OKYANUS ÖTESİNDEN

Ahmed Hulûsi

Soru

− “Amerika Birleşik Devletleri, Nasa için yaptığı harcamaları beynin keşfi için sarfetse insanlık şimdi çok değişik, ileri pozisyonlarda olabilirdi” diyorsunuz. Bunun nasıl olabileceğini anlatır mısınız? Teşekkür ederim…

Üstad

− Beynin, aldığı dalga boylarını ne kadarıyla, nasıl değerlendirdiği; dalga boylarının ihtiva ettiği anlamlar yönünden…

“Tek fıtrat” tanımlamasını ne için kullandığını açıklar mısın …?

Cevap

− Geçen günkü chat’te bireysel fıtratın, bizim anlayışımızdan doğduğunu söylemiştiniz…

Üstad

− Bireyin veya birimin fıtratından söz edilebilir de, “TEK”in yani “FÂTIR”ın fıtratından söz edilemez gibi geliyor bana… Bilmem yanılıyor muyum???

Gelelim, “çok”u algılamamıza…

FÂTIR, beyinlerimizi, “TEK”i çok olarak algılayacak bir özellikle yarattığı içindir ki, biz “TEK”i çok görmeye sonsuza dek devam edeceğiz!..

Ancak, şuurda, bunu aşıp, “TEK”i hissetme” imkânımız da yok değil!..

Soru

− Üstadım… Bir hadiste geçen, Nuh (a.s.)’ın ümmetine yaptığı tebliği; kıyamette ŞAHİT olarak Hz. Muhammed’i ve ÜMMETİNİ göstermektedir… Nuh’dan sonra İbrahim, Musa, İsa vb… Nebilerin gelmesine karşın özellikle Hz. Muhammed ve ÜMMETİnin ŞEHÂDETini nasıl anlamalıyız..? ŞehidAllâhû âyeti ile ilgisi var mı?..

Üstad

− Ümmetçe hakikati kavrama olayı Muhammed Ümmetine nasip olan bir olay olduğu için, daha önceki ümmetlerde açığa çıkmadığı için, bu böyle denilmiştir…

Cevap

− “EZEL”, algılanan boyuta GÖREdir! “MUTLAK”, sözü dahi öyledir…

“AŞK” fıtratından gelen bilinme, bilme muradının şiddetidir… “Hiçbir şeyde zâhir olmadım, “İnsan”da oluşum gibi” sözüyle anlatılmak istenen de bu mânâya gelir. “AŞK”, özden seyredene; seyredenden özedir!

“ŞİRK”, birim adı altındakinden gâfil olmaktır, birim görmekdir… Her şey VAHDET oyunundan ibarettir. Bir yönden seveni, bir yönden sevileni oynar… Birime ve bedene duyulan aşk, aslında ALLÂH’a duyulan aşktır (Allâh’ın İştiyakıdır), âşıkla mâşuk arasında perdedir! Her şeyin mânâ olduğu, somut obje diye bir şeyin var olmadığı, ne algılanıyorsa; yoktan var olduğudur… Kendini, kendinde, kendinden seyredendir diye düşünüyorum…

Üstad

− … geçen oturumdaki Ezel nedir ve aşk konusundaki soruların cevabını verdi… Teşekkür ederim… Feyizlendik inşâAllâh!..

Soru

− Düşünmekten, yaşamaya nasıl geçeceğiz Üstadım?

Üstad

− Önce taklitçi bilgilenmeyi terk edip, tahkikçi idrakı elde etmemiz gerekir ki, bundan sonra, yani idrakın doğal sonucu olarak yaşam açığa çıksın!..

Taklitçilikle yaşam asla oluşmaz…

Taklidi terk etmenin yolu da, kabullenmeyi terkten geçer!.. Sürekli tefekkürle yaşamakla başlar…

“Nasılsın?” sorusuna “iyiyim” veya “iyidir” gibilerden bir cevap bile taklitçiliğin eseridir!..

Oysa taklit, en mükemmeliyle maymuna ait bir özelliktir; insana yakışmaz!..

Demek ki önce yaşamaktan − − > düşünmeye geçmek lazım…

Soru

− Kabullenmek, rıza makâmı mıdır?..

Üstad

− Kabullenme gerekçesine bağlı olarak; kabullenmek, rıza makâmıdır!..

Soru

− Üstadım, tahkik çabası çerçevesinde bazı yanlışlar yapmayı da göze almamız gerekmiyor mu?

Üstad

− Yanlış yapmadan doğru bulunmaz!..

Sorular

− Sıralama; yaşamak−düşünmek−yaşamak şeklinde oluyor sanıyorum… Yanılıyor muyum?

− Düşünmek ve yaşamak iç içe tamamlar gibi anlıyorum, biri diğerini destekliyor gibi…

− Üstadım!.. Amerikalı papaz’ın “Allâh” kitabı ile ilgili konuşmasını video kasetten izledim… Yakup (a.s.)’ın “Rabbimle, pineal denen yerde görüştüm” sözünü, ve beyindeki bu bezle ilgisini vurguladı… Guyton Physyology kitabında pineal gland için “seat of the soul” yani “ÖZ’ün yeri” dendiğini gördüm…

Bu salgı bezi ile vurgulanmak istenen nokta nedir?.. Teşekkür ederim..

Üstad

− Chakralardan yedincisi olan Pineal gland, insanda soyut kavramların başladığı ve değerlendirildiği alandır…

Bunun faaliyeti beyinde düşünsel yaşama boyut atlatmaktadır…

İnsan ezbercilikten ve taklitçilikten çıkmadan düşünerek yaşayamaz… 

Attığın her adımda, o yaptığını niye yapmakta olduğunu düşünmek ve sonuçlarının sana neler getirebileceğini de hesaba katmak zorundasın… Ki, sürekli düşünme melekesi gelişsin…

Aklına estiği gibi, gözlüğünü çıkartıp bir yere bırakıyorsan… Sonra da nerede diye arıyorsan; sonra üstüne oturup kırıyorsan…

Bu, senin tamamıyla güdülerinle yaşadığını; düşünme melekenin gelişmediğini gösterir…

Daha gözlüğü gözünden çıkartırken düşünmeye başlıyorsan, bunu çıkartıp şuraya koyayım… Sonra da şuradan alayım diye… Bu sendeki düşünme melekesinin harekete geçtiğini gösterir; en ilkel hâliyle!..

Yani, bir fiil ortaya çıkmadan evvel, nedenlerini ve sonuçlarının neler olabileceğini düşünemiyorsa birim; o henüz ilkel güdüleriyle yaşamını sürdürüyor, demektir…

Bu da taklitten çıkmak için hayli zor bir pozisyondur!

Bir şeyi, kendinle ilgili yapıyorsun, ama, o şey acaba senin yakın çevreni, arkadaşlarını, anneni-babanı, kardeşlerini veya içinde yaşadığın toplumu nasıl etkiliyor; bunu o işi yapmadan önce düşünemiyorsan; bu senin henüz düşünen insan noktasına ulaşmadığını gösterir!..

Öyle ise “ezberci ve taklitçi yaşam”dan, “her an düşünerek yaşam” boyutuna sıçrama yapmak zorundayız…

Ya da bulunduğumuz düzeyde hâlimizden memnun, devam edip gideceğiz…

Şimdi, “Ölmeyecekmiş gibi dünyaya; yarın ölecekmiş gibi âhirete çalış” sözünü nasıl anlıyoruz acaba?..

Herkese soruyorum… Ve herkesten tek tek cevap bekliyorum..?

Cevaplar

− Her şeyin hakkını vererek…

− Bu boyutun hakkını vererek yaşa, öbür boyutun hakkını almak için ibadet et.

− İlgilenilen şeye bütün dikkatiyle yönelerek bir insanın o şeyin tam olarak hakkını vermeye çalışması olarak anlıyoruz.

− Dünyaya çalışıyormuş gibi görünse de aslında yaptıklarımızın sonucunun neleri etkilediğini fark edebilmek.

− Dünya için çalışmaktan anladığım, her anını değerlendirerek âhiret yaşantısına hazırlanmak.

− Tanrı yokmuş gibi düşün! Varmış gibi yaşa!.. anlamında olarak algılıyorum…

− Bedensel boyutun ve düşünsel boyutun hakkını vererek yaşamak…

− Ölüm ötesi yaşama geçmek, “ölmek” demek olmadığına göre; devamlı surette Dünya’da yaşarken, âhiretimiz için bilincimizi arıtma yolunda çalışmamız gerektiğini ve yaşadığımız bu boyutun da hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum…

− İçinde yaşamış olduğun boyutun hakkını, kendinin sistem içindeki yerini anlamaya çalışarak vermek.

− Dünyasını terk eden Dünya’da rezil, âhiretini terk eden âhirette rezil olmaya mahkûmdur.

− Her iki yaşamın da hak olduğunu bilerek çalış…

− Dünya işlerini boşverirsek âhirete de gerektiği gibi hazırlanamayız. Bu yüzden Dünya’ya çalışmalıyız ama bunun dışında yaşadığımız “Sistem”i çok iyi kavramalıyız. 

− Basılan her basamağın bir sonrakinin altyapısının farkında olmak…

− Hiç mümkün olmayan bir şeyin hakkını ona göre… Çok mümkün olan bir şeyin hakkını da o nispette ver!.. Ölmemek mümkün değil!.. Ama yarın ölmek: Evet!..

− Dünya, âhiretin tarlasıdır ne ekersek onu biçeriz..

− Dünya’da ne için yaşadığını algılamak − değerlendirmek, âhiretin hakkını vermektir.

− Aslında her iki söz de bence âhiret için yapılan çalışmaları kapsıyor; temelde üzerimize aldığımız işi en iyi şekilde yapmayı kapsıyor ama ne için çalışıldığının en az o kadar önemli olduğunu düşünüyorum, ne için, ne yaptığımızı bilerek çalışmayı kastediyorum…

− Her şey bu dünyada, ama gerçekler âhirette; diye düşünürsek ne yapmamız gerektiğini biliriz.

− Ölmeden önce ölünüz hitabını almamışlar için olabilir diye düşünüyorum…

− Âhiret için soyunurken, her zaman giyinik olarak görün…

− Düşünmeye başlarsak, uygulamakla her ikisini devam ettirebiliriz… diye düşünüyorum.

− Bendenize göre, her iki anlayış da bireysellikle ilgilidir…

− Dünya’da ve âhirette yaşayacağımız süreyi dikkate alarak değerlendirmeliyiz…

− Dünya işini yaparken âhireti unutup ibadetten eksik kalmamayı… tamamen ibadete yönelerek dünya çalışmalarını da bırakmamak…

− Efâl’de Hakikati idrak edip marifet ile bu boyutun hakkını vererek yaşamak. “Her nefs ölümü tadacaktır” hükmünce de birimselliğin kalkmadan, âhiret yaşamının şartlarına ubûdiyet idrakınca geçiş…

− Ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışmanın sonucu, âhiret yaşantısını getirmeyeceğinden, yarın ölecekmiş gibi âhiret yaşantısına hazırlanmak gerekir…

− 8 saniyeni öyle bir değerlendir ki sana sonsuzda yarar sağlasın…

1) Bilinçli yaşamak, yaşamın ve boyutların hakkını vermek için bir işarettir…

2) Ölmeden önce ölmüşlerin indînde bu farkın kalmayışına bir işarettir… Kanısındayım.

− Hakk’ı unutmadan yapılan her çalışma, ibadettir…

− Sonuçları düşünülerek yaşanan her an, bir sonraki yaşamın altyapısının kalitesini oluşturacaktır.

− Bütün ilimlerin başı “Allâh”ı bilmektir; “Allâh”ı bilmeyenin ilmi ise boşa emektir!..

− Bu sözü, “hiç ölmeyecekmiş gibi âhirete yarın ölecekmiş gibi dünyaya çalışmak” şeklinde düşünüyorum… Hiçbir hâl ile kayıtlanmayıp, her an yeni şeyler düşün ve gereğini ortaya koy… Bir günün, bir sonrakinin aynı olmasın…

− Dünyanın hakkını verirken diğer boyutları göz önünde bulundurarak ver ki, KİŞİnin dünyası âhiretini oluştursun..

− Âhirete çalışmak tek bu dünyada mümkün olduğu için, yarın ölecekmiş gibi ruhumuzu hazırlamak gerek, her şeyin değerini bilerek…

− Dünya ve âhiret ayrımı, algı yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Hatta, “El an”, tüm boyutları yaşamaktayız! Algılayabildiğin kadar boyutu algıla ve hakkını ver demektir; kanımca… 

− Âhirette (çalışma yapmak için) artık hiçbir şansımız olmayacağına göre; bu dünyada inşâAllâh ölmeden önce ölmeyi Allâh nasip etsin.

− Her şeyin hakkını ver… “Bu dünyada ne hâl ile ölürsen o hâl ile dirilirsin” hükmüne bağlı olarak, bu dünyada her şeyin hakkını ver; ki âhrette de o şekil devam edesin… diye düşünüyorum…

− Her şeyin dünyada kazanıldığını düşünürsek âhiret hayatına kazandıklarımızla devam edeceğiz…

− Ölmeden önce ölmenin tek şansı olan dünya hayatında yapılan çalışmalardaki ümit ve korku dengesini anlatılıyor…

− Atılan her adımda gelecek adımların idrakinde olmaya çalışmak… diye düşünüyorum.

− Dünya yaşamında âhireti düşünmek…

− Birinci bölüme kesinlikle katılmıyorum. Yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışmak gerekiyor. Her ne kadar doğduğumuz anda ve öldüğümüz anda artı−eksi aynı durumda olsak da…

− Üstadım, ayakkabılarımı çıkardım, kutsal vadideyim…

Üstad

− … dikkat et, ayağına çivi batmasın!..

Cevaplar

− Dünyaya ne için geldiğimizi önce düşünelim, ne için var olduğumuzu algılamak bize takdir edildi ise, hakkını vermek de nasip olur inşâAllâh, benim algılamama göre…

− Sistemde “yaptığının karşılığını görme” geçerli olduğuna göre, bilinçli olarak fiiller ortaya koymaktır.

Üstad

− Evet… Bir de şöyle sorayım…

Verdiğiniz cevapların gereğini yaşıyor musunuz?.. Ne kadar?..

Cevap

− Cevaplarımız, yaşantımızın ürünüdür.

Üstad

− Yani herkes yazdığının gereğini de tam olarak yaşıyor kanaatindesin… Acaba gerçekten öyle mi; yoksa temennin mi?..

Cevaplar

− Hayır… Dünyayı ihmâl ediyorum…

− Etrafını yeni fark etmeye başlayan bir bebek kadar…

− Nasibimiz kadarını…

− Takdir ALLÂH’a aittir.

Üstad

− Evet, twist’siz cevaplar bekliyorum..?

Cevap

− Galiba henüz taklit aşamasındayız; inşâAllâh tahkik aşamasına geçebiliriz…

Üstad

− Ahmet ile Mehmet’in hikâyesini okumuş muydun?..

Cevaplar

− Evet Üstadım, yaşıyorum bile.

− Bütün amaç gereğini yaşayabilmekte zaten, çabalıyoruz…

− Düşüncemde evet, fakat fiillerde tam değil…

− Gereğini yaşayamadığımı ve aldığım yol var ise bunun da aslında ne kadar geride olduğunu fark etmek olduğunu söyleyebilirim, ama bu bile çabaları teşvik ediyor.

Üstad

− …’den de cevap gelmedi?..

Cevaplar

− Üstadım, sözün ilk kısmına katılmadığım için seyretmekle yetindim…

− Emeğimizin boşa gitmeyeceğini umuyoruz…

− Ben herkesin “inancı” oranında yaşadığını düşünüyorum, kendim dâhil. Elimizi ateşe soktuğumuzda yanacağını biliyoruz ve asla bunu bilerek yapmıyoruz. Âhirette başımıza gelecek şeyleri biliyor olmamıza rağmen durumun aciliyetine uygun fiiller ortaya koyamıyoruz. Demek ki aslında tam olarak inanmıyoruz. Bu perdeleri kaldırmak için nasıl bir yol izlemek gerektiğini de ne yazık ki bilemiyorum…

− Dünyayı seyrediyorum; Âhiret için çalışıyorum…

− Kendini bilme yolundaki bir mahal için, Dünya ve Âhiret kavramları ile ilgili bir yaşantının yaşamımızda yeri olmaması gerekir diye düşünüyorum.

Üstad

− Dünya’da mı yaşıyoruz; dünyaMIZda mı?..

Cevaplar

− MIZda…

− Dünya yaşamının TAKLİDÎ, âhiret yaşamının da TAHKİKÎ olması gerektiğini düşünüyorum…

− MIZda…

− Dünya’da yaşanılmasına karşın her birimin kendine ait bir dünyası vardır…

− Fiziki olarak Dünya’da yaşıyor olmamıza rağmen, algılama ve bilinç açısından dünyamızda yaşıyoruz.

− DünyaNIZdaki DünyaMIZda…

− Dünyamızda…

− MIZlarımızda…

− KozaMIZda yaşıyoruz…

− DünyaMIZda Üstadım…

− Algılama kapasitemiz açısından Dünyamızda.

− Dünya’da dünyamızı yaşıyoruz.

− Dünya’da Chatte kalmayı yaşamaya çalışıyoruz… 

Üstad

− Öyle ise, “MIZ” olan dünyaya göre “Âhiret” neresidir?.. Ne zaman dünya“MIZ” bitip, “Âhiret”e geçebileceğiz?..

Cevaplar

− Taklitten Tahkike geçebildiğimiz zaman…

− Amacımız Âhireti Dünya’da yaşarken algılayarak gereğini yaşamak olmalı diye düşünüyorum…

− Ölmeden evvel ölerek…

− AhiretleriMİZe…

− Benliğimizi kaldırdığımız zaman…

− İçinde bulunduğumuz AN’ı yaşayabildiğimiz de…

− Benliğimizden kurtulabildiğimiz zaman.

− Beden kabrimizden kurtulunca…

− Tek’liği kavradığımızda…

− Algılama araçlarımızın dışı Âhirettir!

− DümyaMızdaki iyi şeyler ile Dünya’daki kötü şeyler aynı seviyeye geldiği zaman…

− Ölünce uyandığımızda…

− Varoluş gayesine erildiğinde, âhiret boyutuna geçmek salondan odaya geçmek gibi bir şeydir, salonda üzerinde hangi kıyafetler varsa tabii ki onunla…

− Bilincimizin daima şu veya bu bilinç düzeyinde “Dünyamızda”, bilincin kullandığı bedenimizin de o günkü fiziksel koşullara uygun ortamlarda yaşayacağını düşünüyorum. Daima bir âhiret olacak sanıyorum.

− Dünyamızdan âhiretimize geçeceğiz diye düşünüyorum…

− Kıyamet koptuğunda (bireysel anlamdaki) âhirete geçmiş oluruz…

− Gerek genel anlamda ve gerekse de özel anlamda ölümü tadınca veya ölünce…

− Dünyamızla âhiretimize geçeceğiz.

− DünyaMIZA göre de âhiretiMİZ mevcut, mukallit olduğumuz için. Vehmimizden kurtulduğumuz zaman gerçekleri yaşayacağız takdir olundu ise…

− Her birim algılama kapasitesine ve idrakına göre kendi oluşturduğu dünyasında… Beş duyu kaydından, göresel değerlerden kurtulunarak geçilen boyuttur âhiret… Ölmeden önce ölmek ile…

− Âhiretin mânâsını hakkıyla idrak ettiğimiz zaman…

− Ne hâl ile ölürsek o hâl ile dünyamızdan âhiretimize geçeceğiz.

Üstad

− “Âhiret” ne anlamlara geliyor acaba?.. 

Cevap

− Dünya’da yaşadıklarımızın karşılığını alma…

Üstad

− Şu anda “âhiret”te olan var mı aramızda?..

Cevaplar

− Âhir, sonraki demekse!.. Bir an sonrası bu anın âhireti oluyor. Eğer MIZdan kurtulamazsak, ÂHİRETi DEĞİL, ÂhiretiMİZİ YAŞARIZ.

− Dünya yaşamının devamı olan, ancak değerleri itibarıyla dünyada olmayan bir boyuttur…

− Varım Üstadım…

− Herkes… çünkü yaşadığımız anın sonrası olarak algılıyorum âhireti…

− Ölmeye kim hazır ise o birim âhiret yaşamını da yaşıyordur…

− Bugün her birim dünün âhiretini yaşıyor.

− Dünya’da iken yaptıklarımız ve düşündüklerimizden oluşturduğumuz esas dünyaMIZ…

− Kozamızın dışı…

− Algıladığımız boyutun, bir üst boyutu olarak düşünüyoruz.

− Evet, kesitsel algılama araçlarının dışına çıkmış, beden kaydından çıkmış olanlar âhiret ve dünyayı bir arada yaşamaktadırlar.

− Âhirette değiliz.

− Şu andan sonraki ve içinde “sonsuz sonralar barındıran” süreç. Bu anlamdaki âhirette olunabilir mi bilmiyorum.

− Bir bilinç titreşimi olmamıza rağmen, beş duyu kaydında olarak dünyaMIZda yaşıyoruz…

− Vardır Üstadım…

− Âhir bir sonraki an demek; takip eden an anlamında; dolayısı ile içinde bulunduğumuz idrak ve yaşantı olarak anlattığımız dünyamızın getirisi olacak olan bir sonraki aşamayı hesaplamak ve neticelerini tespit etmek, o hâlimizin âhiridir… Âhiret de işleyen bu sisteme verilen genel bir adlandırmadır…

− Vardır; Üstadım!..

− Âhir, en son gelinen nokta olarak düşünülürse, bu noktaya gelebilmenin kolay olmadığını düşünüyoruz Üstadım.

− Sistem önceki = sonraki.

− Hiç var olmadığımızı, var olanın O olduğunu, O’nun kendi kendini seyretmekte olduğunu, bilinç, Allâh’ın dilemesiyle algılarsa, birimsel kıyameti kopmuştur, kanaatindeyim…

Üstad

− Peki, “Âhiret” kelimesini boyutsal olarak da düşünebilir miyiz acaba?.. Bu takdirde nasıl anlamamız gerekir?..

Cevap

− Mekân ve zaman kavramının olmadığı yer, Boyutsaldır. Âhiret bu boyutu kapsar…

Üstad

− Dünyayı “mız” olarak algılarsak, otomatikman “âhiret”i de aynı seviyeden boyutsal olarak değerlendirmek gerekmez mi?..

Cevaplar

− Amerika’ya giderken havaalanında “herkes sanıyor ki dünya ve âhiret diye iki farklı yer var, oysa ki fark yok; buraya kadar dünya, buradan sonrası da âhiret” diyerek elinizdeki şemsiyeyi ortasından tutup iki yarısını göstermiştiniz Üstadım.

− Boyutsallık ne demektir Üstadım?

− “AN”ını yaşayan Âhiretini yaşamaktadır… diye düşünüyorum…

− Âhiret, boyutsal bir yaşam biçimi…

− Âhiretimiz, üretmekte olduğumuz “ışınsal bedenimiz”dir diye düşünüyorum…

Soru

− Boyutlar sanki bir anlamda da mertebeleri içeriyor, âhirette herkes Dünya’daki çalışmalarının sonucu olarak farklı mertebelerde olacaksa, algılayabildikleri boyutlar çerçevesinde cenneti ve iletişimi, paylaşımı yaşamayacaklar mı? (mıyız?)…

Üstad

− İnsanlar şu anda bedenleri itibarıyla Dünya’da; bilinçleri itibarıyla da Âhiret’te yani cennet veya cehennemde yaşamaktadırlar da diyebilir miyiz? Bedensel ortaya koyduğumuzun âhiretini bir an sonra bilincimizde yaşamaktayız; olabilir mi?

Fizik ölümle bu rüya bitip, beraber olduğumuz her şeyi terk ederek yeni dünyamıza geçeceğimize göre…

O dünyada, bu dünya bir rüya hükmünde olacağına göre…

Mahşer ortamına kadar devam edecek o dünya dahi, sonraki evreye göre rüya hükmünde olacağına göre…

“MIZ” olan dünyadan çıkıp “âhiret”e intikâl edemezsek… ölüm=uyanma bizim için gerçekleşmeyecek demektir…

Bu durumda, uyanmak için, şu ana dek yaptıklarımız yeterli midir sizce?..

Tatmin ediyor mu sizleri yapagelmekte olduklarınız?..

Yarın aniden fiziki ölümle ayrılsak bu dünyadan, “MIZ”dan ayrılamayacağımıza göre, nasıl bir yaşantı içine gireceğiz?..

Cevaplar

− Maalesef!.. Ama iyi yoldayız galiba!..

− Fizik bedenimiz beş duyu boyutu olan Dünya’dan ölümü tadarak ölüm ötesi boyuta yani bir anlamdaki âhirete geçecek. Ancak bilicimiz yeterli gelişimi gösterirse ölümü tatmadan da o boyutta yer alabilir… Bedenin âhireti ile bilincin âhireti her zaman senkronize olarak ilerlemeyebilir. Son sorunuzun cevabını daha önce verdiğim için tekrar edip işgal etmiyorum.

− Evet… doğru yerde, doğru zamanda, doğru ZÂT’la aynı chatteyiz…

Üstad

− Sizleri daha fazla uykusuz bırakmak istemiyorum… Hepinize iyi uykular, hayırlı geceler… Allâh rahatlık versin…