OL emri

Kendindeki hangi isimler vasıtasıyla oluşacak mânâyı seyretmeyi dilediyse, bu irade edişi o şeyin olması demektir!.

“Biz, her hangi bir şeyin olmasını dilersek, “OL” deriz, olur”!.

Yani, o şeyin olmasını düşünmesi, zaten o şeyin olması demektir!.. O şey düşünüldüğünde, zaten o şey olmuştur!… Olmuş ve bitmiştir; olacaktır değil!.

Allah için, geçmiş ve gelecek gibi bir kavram sözkonusu değildir!

Kendindeki hangi mânâyı oluşturmayı dilediyse, o mânâya uygun sûreti dilediği boyutta oluşturmuş ve o sûrette o mânâyı yaşamıştır…

Nerede?…

Ne içinde, ne dışında!..

O sûretin oluşması, dilenilen mânâyı yaşaması, o sûretin kendi mânâlarını ortaya koyması ile meydana gelmiştir. Ve, o mânâlar, ortaya koyabileceği mânâların ve şartların oluşmasıyla meydana gelmiştir. O sûretin o mânâyı yaşaması, onu oluşturacak ortam, şartlar ve olaylar neticesinde oluşmuştur.

Ve bütün bunlar, “ilminde” YARATILMIŞTIR!.

Gerçekte, var olan tüm varlıklar, ancak ve sadece, ilim boyutunda ve “İSMEN” vardır.

Bunun dışındaki varlıkları ise, “yok“tan ve “hayâl“den ibârettir!.

İlim boyutunda varlarsa, bu da “var kabul edilişleri” itibariyledir!.

Yani, varlıkları emanettir!. Konulan isimler dolayısıyla, onların Allah dışında bir varlıkları varmış gibi kabul edilirler.

Oysa gerçekte sadece Allah vardır!..

  • DATA” diledi… (Bir şeyin olmasını irade ettiğimizde “OL” hükmünü “OLUŞ” takip eder “AN” içinde.)
  • Fakr hâlindekinin duası, hakikatından gelişi dolayısıyla, “OL !” emri gibidir!..
  • “O BİR ŞEYİN OLMASINI DİLERSE, OL DER, VE O ŞEY OLUR”.
  • “BİZ BİR ŞEYİN OLMASINI İSTERSEK; -OL- DERİZ VE O ŞEY OLUR”
  • DİLEDİĞİMİ YAPARIM!.. Bağışım bir sözdür. Azâb’ım bir sözdür. Bir şeyin olmasını istersem emrederim, “OL” derim; ve o şey olur!..”
  • Şehid”lik iki anlamdadır İslâm’da…

    Bedensel şehidlik.

    Şuursal şehidlik.

    Bedensel şehitlik”, kişinin, “Allah” için bedeninden vazgeçerek, bir şekilde öldürülmek suretiyle, bedensiz kalarak ruh boyutunda yaşamaya başlamasıdır.

    Bunlar, aramızdan kaybolmaları ve bedenlerinin kullanılmaz hâle gelmesi itibariyle “ölü” hükmünü alırsa da bizler tarafından; gerçekte onlar “ölü” değil, ruh bedenle serbest bir şekilde o boyutta yaşamaktadırlar. Kabir âleminde değil, “berzah” yâni geçiş boyutundadırlar.

    Dünyada olup bitenlere de vâkıf oldukları söylenmektedir. Bunların öldüklerini bile başlangıçta fark etmedikleri anlatılmaktadır. Bu yüksek bir mertebe olmasına rağmen “velâyet” mertebesinin altındadır; çünkü bu kişide “şuursal şehidlik” oluşmamıştır; yâni, “ene” ortadan kalkmamıştır!.

    Oysa esas hedef hayatta, dünyada iken “ene”yi terktir! Ki, gerçek “BEN” diyen açığa çıksın… “OL” dediğinde “olsun”!.

    Şuursal şehitlik” ise, “Zen”de, “ölürsen ölmeden, ölünce ölmezsin” cümlesiyle ifade edilen; bizim kaynağımızda “ölmeden önce öl” şeklinde ifadesini bulan; “kendini şuur boyutunda tanımak ve gereğini yaşamak” diye açıklık getirebileceğimiz olaydır. Buna “velâyet” mertebesi; yani, “Velisi “Allah” olan; yâni, hakikatinin gerektirdiği şekilde yaşayan da denir.

  • “ALLAH“, “öncelik ve sonralık” gibi zaman kavramı olmaksızın; ilmiyle, ilminde mevcut olan sonsuz mânâları seyretmeyi dilemiş; “ MÜRÎD olması dolayısıyla, kendindeki sonsuz mânâları seyretmeyi “murad etmiş”; bu murad ediş ile birlikte, “ol dediği şey, anında olur“, âyetinde işaret edilen bir biçimde bu mânâların seyri başlamıştır.

    İşte “ALLAH”ın “ol” hükmüyle, yani “MÜRÎD” ismi ile işaret edilen bir biçimde ilmindeki manaları seyretmeyi murad etmesi; evren ismi altında olan tüm isimlerle işaret edilen varlıkların meydana gelmesini oluşturmuştur!. Bunların “yok“tan varolmasını murad etmesi hükümdür!.

    Bütün bunların varolmasını murad etmiş, hüküm vermiştir ki, bu hükümALLAH”ın “Kazası”dır!.

    Kaza”, işte bu “hüküm”dür!.

    “Kazası“, yani varetme “hükmü” sonucunda; o isimlerin mânâlarının nasıl ve ne şekilde açığa çıkmasını murad etmeside “O”nun takdiridir.

    Bu takdir gereğidir ki, çeşitli ilâhi isimlerin mânâları, sayısız çeşitli bileşimler-terkipler şeklinde belirli anlam sûretlerini meydana getirmiştir.

    “Anlam sûretlerini” diyorum, dikkat edin; henüz bu boyutta varlıkların vücudu yok!.

    Yani, hüküm verdi!.

    Hüküm, “ol” emri ile oldu; bu oluşun neticesinde çeşitli esmâ mânâları seyredilmeğe başlandı…

    Çeşitli ALLAH isimlerinin mânâlarının seyri takdir edildi!..

    Bu esmâ mânâlarının seyrinin takdiri ile birlikte, “ayânı sâbite” denilen, varlıkların orijinleri, varlıkların orijin ve aslını meydana getiren, ana mânâ gurupları meydana geldi…

    Ancak dikkatinizi çekerim…

    Ben bunları anlatırken elbette bir sıralamadan, bir zamandan bahsediyorum… Oysa gerçekte böyle bir zamanlama ya da süreç sözkonusu değil!.

    Bunların hepsi, bir “an”da olup biten bir şey!..

    Ol dedi ve oldu

    anlamında târif edildiği bir biçimde!.

    Bu yüzdendir ki, benim bu anlatışım içindeki zamanlama tabirleri, sizi asla bir zaman kavramına sokmasın!.. Gerçekte, burada zaman diye bir olay yok!.

    İşte bu mânâların, mânâ gruplarının meydana gelişi, “Takdiri ilâhi”dir!.

    Esasen;

    “ALLAH MAHLÛKATIN KADERLERİNİ GÖKLERİ VE YERİ YARATMAZDAN ELLİ BİN SENE EVVEL YAZMIŞTIR, TAKDİR ETMİŞTİR.”

    Şeklindeki Rasûlullah açıklamasında bahsedilmekte olan gerçek işte bu boyuttur.

    Bu boyutta, henüz bildiğimiz anlamda varlık sûretleri olmadığı gibi, bu varlık suretlerini meydana getiren esmâ terkipleri -isimler bileşimleri- de yok daha!. Bunların asli vücudu yok!…

    Bu yüzdendir ki, “Âyânı Sâbite vücûd kokusu almamıştır” denerek, bu takdir safhasına işaret edilir.

    Yani, ALLAH`ın ilminde kendi mânâlarını seyretmesi, seyretmeyi hükmetmesi “Kaza”dır…

    Bu mânâ seyredilir hale gelmesini düzenlemesi de mutlak mânâda “Kader”dir..

    Burada açıklamakta olduğum “kaza ve kader”, halkın anladığı, kitapların yazdığı “kaza ve kader” kavramı olmayıp; bâtıni mânâda, gerçek mânâda, öz mânâda “kaza ve kader” kavramıdır.

    Şimdi bu kavramların bir de ikinci bölümü var ki; halkın, herkesin anladığı mânâdaki “kaza ve kader” kavramlarıdır onlar.

    Zaten bizim bildiğimiz; üzerinde konuştuğumuz; “kader ne kadardır, eni nedir, boyu nedir, ne kadarı bizde var, ne kadarı da onda var; küllü nedir, cüzü ne kadardır” gibi kavramlar, hep bu ikinci bölümde konuşulan kaza ve kader ile ilgili kavramlardır.

    Şu ana kadar bahsetmiş olduğum boyuttaki “KAZA” ve “KADER” ile ilgili değildir!..

  • DUA`nın gerçekleşmesinde en önemli faktör, kişinin kendisini aradan çıkartarak; dilinde DUA`yı okuyan, beyninde o talebi oluşturan olarak HAK`kın kalmasıdır. Bu takdirde;

    “O BİR ŞEYİN OLMASINI DİLERSE, OL DER, VE O ŞEY OLUR”.

    DUA`da en önemli yardımcı faktörlerden biri de istenilen şey hususunda ısrarlı olmaktır. Herhangi bir konuda bir iki defa dua edip arkasını bırakmak son derece yanlıştır.

    DUA edilecek konuda mutlaka ısrarlı olunmalı ve istenilen şeyin olabildiğince ölümötesi hayatımıza dönük ve yararlı olmasına özellikle dikkat edilmelidir. Zira, yanlış bir istek ile kendi kendimizi büyük ölçüde yaralamış olabiliriz. Elektriği, çok yararlı şekilde kullanabildiğimiz gibi, kendimizi yaralamak ve hatta öldürmek içinde yanlış bir şekilde kullanmak mümkündür.

    DUA, varlığındaki, benliğindeki, NEFS`indeki ALLAH`a AİT GÜÇ ile tahakkuk yoludur, demiştik. Öyle ise, bu silâhı ne derece bilinçli olarak ve yerinde kullanma imkânına sahip olursak, o derece düşmanlarımızdan korunabilir; isteklerimizi gerçekleştirebilir; ve dahi ALLAH`a yakîn elde edebiliriz.

  • “Ve dedi ki bana:

    -Yâ Gavs-ı Â`zâm. Benim indimde fakîr, hiçbir şeyi olmayan değildir!.. Belki fakîrler onlardır ki, emirleri her şeyde geçer!.. Bir şeye “ol” derler ise, o şey olur!..”

    Halkın genelde anladığı mânâda fakîr malı, mülkü, parası pulu, evi barkı, eşyası olmayan kişidir.

    Oysa yukarıdaki açıklamada, “fakîr” kelimesiyle kastedilen gerçek mânânın bu olmadığı vurgulanmaktadır.

    “FAKR” hâliyle hallenmiş kişi anlamında “fakîr” kelimesinin kullanılması gerekliliğine işaret eden bu açıklama aynı zamanda “FAKR” hâlini yaşamakta olanın çok önemli bir vasfına işaret çekmektedir:

    “Emirleri her şeyde geçer. Bir şeye ol derlerse, o şey olur”

    Bu husus, gerçekten son derece önemli ve bir o kadar da iyi anlaşılması gerekli bir husustur.

    “BİZ BİR ŞEYİN OLMASINI İSTERSEK; -OL- DERİZ VE O ŞEY OLUR”

    Dileme ve “ol” hükmünü verme burada “fakîr”e izâfe edilmektedir.

    Diğer bir ifade şekliyle, “fakîr”in dilemesi ve “ol” hükmünü vermesi, Hak tarafından kendi nefsine bağlanmaktadır.

    Gerçek şudur ki;

    Dileyen ve “ol” hükmü ile istediği şeyi olduran TEK`dir!..

    Öz`den bakan için. dileyen ve hükmü yerine gelen Allah`tır!..

    Kesretten vehim hükmü altında bakan için ise, dileyen ve “ol” hükmü veren gene Allah`tır; ancak bu durum izâfeten ve ikrâmen kuldan izhar olmaktadır.

    “Bir kul yararlı çalışmalar ile bana yakîn elde eder. Artık ben o kulumun görür gözü, işitir kulağı, söyleyen dili, tutan eli yürüyen ayağı olurum.”

    şeklindeki hadîs-i kudsi çok meşhurdur. Burada anlatılmak istenen mânânın bir açıklaması gibidir Gavs-ı Â`zâm Abdülkâdir Geylânî`nin bu beyânı.

    Bir kul yararlı çalışmalar ile kendi varlığının varolmayışını idrâk ederek, Allah yanında vehmî benliğinin “yok”luğunu yaşadığı zaman, artık ondan ikram yollu Hakkanî sıfatlar zâhir olmaya başlar.

    Hakkanî sıfatla görür, hakkanî sıfatla işitir ve hakkanî sıfatla söyler. Ol der ve o şey de olur!.. Elbette, hakkın emri nasıl olur da yerine gelmez?..

    Demek ki, “fakîr”den zâhir olan Hak`tır ve elbette ki onun emri de yerine gelen bir emirdir.

  • Niçin “rükû“; nedir “rükû“?…

    Rükû” hareketinde bele kadar olan bölüm dik dururken, belden başa kadar olan üst bölüm ise 90 derece eğilerek yere paralel bir hâle gelir… Bunun anlamı nedir?

    Kıyâm” hâli, kişinin tüm benliğiyle, ben kendi kendime varım; anlamına gelir!. Okunan besmele ve Fâtiha ise ayakta duruşun Allah halifeliği dolayısıyla yapılmasının itirafı anlamınadır.. Okunmazsa bunlar, o takdirde kişi varlığını Allah`a şirk koşmuş olur!

    “Secde” ise ben “yok“tan varolmuş “yok“um, sadece sen varsın; mânâsı taşır.

    “Rükû” ise biliyorum ki ben yokum, sen varsın; ama bu bilgi varlığımı ortadan kaldırmaya yetmiyor; sen bundan dolayı beni bağışla; anlamı taşır!.

    Zîrâ, daha evvelki ümmetlere verilmemiş olan “VAHDET” irfanı ve ilmi Muhammed Ümmetine bahşedilmişti; buna karşın, Ümmetin tamamının secdeyi gerçekleştiremiyeceği de bilinmekteydi.. Bu yüzdendir ki, secdeyi başaramayan hiç olmazsa “rükû” yapabilsin, istenildi… Ve bir rahmet olarak onların namazına “rükû” ilâve edildi.. Ki bunun anlamını da yukarıda açıkladık.

    Evet, orada ilâhi sıfatların tahakkuk etmesiyle de, o dileme, Allah`ın dilemesi olur!.

    “Eğer biz, bir şeyin olmasını irade edersek, o şeye “ol” deriz, olur.” (16-40)

    İşte “secde”deki dua ederse, yani bir şeyin olmasını dilerse, elbette ki Allah, o şeyi oldurur.

  • “Dehr`e sövmeyin!. Dehr, Allah`dır” !.

    diyor Rasûlullah Aleyhisselâm.

    Dehr – An – Sınırsız-sonsuz-zaman kavramsız An !.

    Kendindeki hangi isimler vasıtasıyla oluşacak mânâyı seyretmeyi dilediyse, bu irade edişi o şeyin olması demektir!.

    “Biz, her hangi bir şeyin olmasını dilersek, “OL” deriz, olur”!.

    Yani, o şeyin olmasını düşünmesi, zaten o şeyin olması demektir!.. O şey düşünüldüğünde, zaten o şey olmuştur!… Olmuş ve bitmiştir; olacaktır değil!.

    Allah için, geçmiş ve gelecek gibi bir kavram sözkonusu değildir!

    Kendindeki hangi mânâyı oluşturmayı dilediyse, o mânâya uygun sûreti dilediği boyutta oluşturmuş ve o sûrette o mânâyı yaşamıştır…

    Nerede?…

    Ne içinde, ne dışında!..

    O sûretin oluşması, dilenilen mânâyı yaşaması, o sûretin kendi mânâlarını ortaya koyması ile meydana gelmiştir. Ve, o mânâlar, ortaya koyabileceği mânâların ve şartların oluşmasıyla meydana gelmiştir. O sûretin o mânâyı yaşaması, onu oluşturacak ortam, şartlar ve olaylar neticesinde oluşmuştur.

    Ve bütün bunlar, “ilminde” YARATILMIŞTIR!.

  • Hatırlayın şu uyarıyı:

    “Nefsinizde olanı (DÜŞÜNDÜĞÜNÜZÜ) açıklasanız da, açıklamasanız da, varlığınızdaki Allah size muhasebesini (sonuçlarını) yaşatır!”

    Şimdi isyana kalkabilirsiniz, “iyi ama ben nasıl düşünceme hâkim olabilirim” diyerekten… Bu hüküm veya oluş, açıklandığı zaman, bazıları da bunu yapmışlardı… Ama bir şey değişmedi!…

    “Ve len tecide lisünnetillahi tebdila”

    “Allah’ın sünneti (SİSTEMİ) kesinlikle değişmez!”

    Unutmayın ki, Allah’ın ezelde yaratmış olduğu SİSTEMİ açıklayan Allah Rasûlü, bu itirazlara karşı, bu sistemin işlemeyeceği yolunda bir açıklama getirmedi!.

    Atılan bir okun, havada giderken kendi kendine bir anda istikamet değiştirip başka bir yöne gittiğini gördünüz mü hiç?

    Fikir, beyinden atılan ok gibidir!. Düşünüldüğü anda işlevini yerine getirmeğe başlar!. Fikrin yaratıcısı Allah’tır!.

    “Attığın zaman sen atmadın Atan Allah’tı!.”

    “Seni de, fiîilerini de Allah yarattı!.”

    ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”i gökte bir “TANRI” gibi anlarsan, elbette bu muammayı çözemez; sayısız açmazla karşı karşıya kalırsın!…

    Bir de, “ALLAH İsmiyle İşaret Edilen”in, kendi varlığında gerçekte mevcut olan BÂKÎ olduğunu anlayabilsen… İşte o zaman muamma çözülmeye başlayacak!.

    “Sizde istek oluşmaz Allah istemedikçe!.”

    Biraz daha çözüldü değil mi olay şimdi; eğer isteyenin gerçek kimliğini fark edebildiysek..

    Sen, “fâni”sin ezelden ebede… Allah, “Bâkî” ezelden ebede!.

    Yok”tan ne var olur ki?… “Yok”!

    Öyle ise var sanılan türlü görüntündeki, “Bâki”, AHAD!.

    Ben gâfil, sanırım ki, “ben diledim”; oysa tüm melekler ve rasihûn şehâdet eder ki dileyen yalnızca “Bâkî”!.

    O zaman hemen bir ampul yanar ârifânın beyninde!…

    “Hükmettiğimiz bir şeyin olmasını dilersek ol deriz; ve olur”!.

    Yukarıdaki mi dileyen; yukarıda, gökte bir yerlerde mi?…

    Yoksa, algıladığın veya algılayamadığın her şeyin hakikati olup; tümünden de “Ganî” olan; “Bâkî” mi?

    Senden, senin takdirini açığa çıkaranı tenzih ederim!.

    Hükmü veriyorsun; beyninle açığa çıkarıp, dilinle ortaya atıyorsun!… Sonra da, verdiğin hükmün sonuçlarını yaşayınca, şaşırıp kalıyorsun; “ben böyle olmasını istememiştim”, diye!.

  • Secdedesin ve secde hâlinde iken bu hâlinle sen diyorsun ki;

    “Ey Rabbim!… Var olan gerçek varlık sen imişsin, meğer ben yokmuşum!…”

    Tabii bunu diyebilmek için, Allah`ın “Ahadiyet“ini, “Vahîdiyet“ini, “Vahdet” ve “Vahdâniyet“ini anlamış olmak lazım…

    Yani kısacası, Allah`ın TEK`liğini kavramış olmak lazım!…

    Bahsettiğim konular, “ALLAH” kitabında açıklamaya çalıştığımız “İhlâsSûresi`nin mânâsının bize açılması, onu hissetmemizden sonra yaşanacak bir olay!…

    İşte, secdeye vardığın anda, “varlığımda var olan mutlak gerçek varlık Sen’sin” idrakı içinde, kendi varlığın yok oluyor!. Ve o anda Sen`den meydana gelen dua, Allah`ın isteği olarak ortaya çıkıyor!…

    Allah`ın “ol” dediği de olur elbette!..

    Secde edenin alnı, Allah’tan gayrına değmez!

    İşte, bu “secde hâli“ne en yakın bir hâl “Kadir” hâlidir!.

    Secde hâli, hakiki mânâsı ile, herkeste kolay kolay oluşmaz!… Çok uzun çalışmalara bağlı… Yani, kişinin varlığındaki bir takım şeylerden, hattâ tüm varlığından arınmasına bağlı, secdenin tam tahakkuk edebilmesi!.. Her namaz kılan “secde” edemez!.. Bu, kişinin özel gayretine ve çalışmasına bağlıdır.

    Fakat, “Kadir” süreci, öyle bir an ki, herkese ortak olarak sunulan bir an!… O anda uyanık olup, o anı değerlendirebilen bir kişi, uzun uzun arınmalardan geçmese bile, o anın getirdiği yüksek potansiyelle, beyninde çok yüksek bir güce erişebilir!…

  • -Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;

    Allah azze ve celle şöyle diyor:

    “EY kullarım. Hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidâyet ettiklerim hâriç. Benden isteyiniz ki sizi hidâyete erdireyim. Hepiniz fakirsiniz, ancak benim zengin ettiğim hariç; benden isteyiniz ki size rızık ihsân edeyim.

    Hepiniz günâhkârsınız, ancak benim mağfiret verdiklerim müstesnâdır; içinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse, aldırış etmeden (günâhlarının büyüklüğüne) bağışlarım!..

    Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvâlısı kalbi gibi olsalar, bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez!..

    Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz en şakî kulun kalbi gibi olsalar (yani hepsi inkârda olsalar), bu durum benim mülkümden bir sivri sineğin kanadı kadar eksiltmez!..

    Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içlerinden her insan ümitleri yettiği kadar istese, her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa. Kesinlikle bilin ki BEN sınırsız ihsan ediciyim, varlığın sahibiyim, yüceyim.

    DİLEDİĞİMİ YAPARIM!..

    Bağışım bir sözdür. Azâb’ım bir sözdür.

    Bir şeyin olmasını istersem emrederim, “OL” derim; ve o şey olur!..”

    Nasıl..? Bir şeyler anlatabiliyor mu, bizim yerimiz, haddimiz, gücümüz, irademiz, kudretimiz hakkında bu hadîsi kudsî?..

BAKARA 117-) Bediy`üs Semâvâti vel Ard* ve izâ kada emran feinnemâ yekulü lehû kün feyekün;
Semâların ve arzın Bediy`idir (örneği benzeri olmadan icat edendir)… Bir işin olmasını dilerse “ol” der ve olur! 

AL-U İMRAN 47-) Kalet Rabbi enna yekûnu liy veledün ve lem yemsesniy beşer* kale kezalikillahu yahlüku ma yeşa`* izâ kada emren feinnema yekulü lehu kün feyekûn;
(Meryem) sordu: “Rabbim, bana bir erkek dokunmadığı hâlde benim nasıl bir çocuğum olur?”… Buyurdu ki: “İşte öylece!.. Allâh dilediğini yaratır! O bir işin olmasına hükmederse, sadece `OL` der ve o iş oluşur.” 

AL-U İMRAN 59-) İnne mesele `Iysa indAllâhi kemeseli Adem* halekahu min turabin sümme kale lehu kün feyekûn;
Muhakkak ki, Allâh indînde İsa`nın oluşumu Âdem`in oluşumu gibidir (İsa`nın oluşumu Adem`in oluşumu gibiyse, Adem`in oluşumu da İsa`nın oluşumu gibidir. Buna göre düşünülmeli bu konu. A.H.). Onu topraktan yarattı, sonra “Ol” dedi ve oldu (topraktan – moleküler yapıdan meydana gelene ruhun nefh olmasıyla{Esmâ kuvveleri farkındalığıyla} insan hâline gelmesi ile; ana rahminde moleküler yapıdan meydana gelene ruh nefh olması suretiyle insanın meydana gelmesi aynı şeydir).

EN’AM 59-) İnne mesele `Iysa indAllâhi kemeseli Adem* halekahu min turabin sümme kale lehu kün feyekûn;
Muhakkak ki, Allâh indînde İsa`nın oluşumu Âdem`in oluşumu gibidir (İsa`nın oluşumu Adem`in oluşumu gibiyse, Adem`in oluşumu da İsa`nın oluşumu gibidir. Buna göre düşünülmeli bu konu. A.H.). Onu topraktan yarattı, sonra “Ol” dedi ve oldu (topraktan – moleküler yapıdan meydana gelene ruhun nefh olmasıyla{Esmâ kuvveleri farkındalığıyla} insan hâline gelmesi ile; ana rahminde moleküler yapıdan meydana gelene ruh nefh olması suretiyle insanın meydana gelmesi aynı şeydir).

NAHL 40-) İnnema kavlüna lişey`in izâ eradnahu en nekule lehu kün feyekûn;
Bir şeyi (olmasını) irade ettiğimizde kavlimiz ona yalnızca: “Ol” dememizdir… (Artık) o olur! 

MERYEM 35-) Ma kâne Lillâhi en yettehıze min veledin subhaneHU, izâ kada emren feinnema yekulü lehu kün feyekûn;
Çocuk edinmesi (kendinden gayrı mevcut olmayan El EHAD-üs Samed) Allâh için olacak şey değildir; O, Subhan`dır! Bir işin olmasını hükmederse onun için yalnızca “Ol” der; o olur. 

ZÜMER 82-) İnnema emruhû izâ erade şey`en en yekule lehu kün feyekûn;
Bir şeyi irade ettiğinde, O`nun hükmü, ona “Kün = Ol!”dan (olmasını istemesinden) ibarettir!.. (O şey kolaylıkla) olur.

 MÜ’MİN 68-) “HU”velleziy yuhyiy ve yümiyt* feizâ kadâ emran feinnema yekulü lehu kün feyekûn;

“HÛ” odur ki; diriltir ve öldürür! Hüküm verdiğinde yalnızca “Ol” der (olmasını irade eder); o, olur!

 

FECR SÛRESİ

27-) Ya eyyetühen Nefsül Mutmainneh;
“Ey Nefs-i Mutmainne (Hakikati yaşamakta tatmine ulaşmış bilinç)!”

28-) İrci`ıy ila Rabbiki radıyeten mardıyyeten;
“Radiye olarak, Mardiye olarak (Seyir ve tasarruf kemâlâtını yaşayan olarak) Rabbine (Esmâ hakikatine) dön (şuur olarak)!

29-) Fedhuliy fiy `ıbadİY;
“Kullarımın (`sanı varlığı` `yok`luğa dönüşmüş olarak işlevlerine devam edenler) içine dâhil ol!”

30-) Vedhuliy cennetİY;
“Cennetim`e dâhil ol!”

-Rasûlullah salla’llahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu;

Allah azze ve celle şöyle diyor:

“EY kullarım. Hepiniz delâlettesiniz ancak benim hidâyet ettiklerim hâriç. Benden isteyiniz ki sizi hidâyete erdireyim. Hepiniz fakirsiniz, ancak benim zengin ettiğim hariç; benden isteyiniz ki size rızık ihsân edeyim.

Hepiniz günâhkârsınız, ancak benim mağfiret verdiklerim müstesnâdır; içinizden her kim benim bağışlayıcı olduğumu bilir de benden mağfiret dilerse, aldırış etmeden (günâhlarının büyüklüğüne) bağışlarım!..

Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz kullarımdan en takvâlısı kalbi gibi olsalar, bu durum benim mülkümde bir sivrisineğin kanadı kadar artış meydana getirmez!..

Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz, yaşınız ve kurunuz en şakî kulun kalbi gibi olsalar (yani hepsi inkârda olsalar), bu durum benim mülkümden bir sivri sineğin kanadı kadar eksiltmez!..

Sizin evveliniz ve âhiriniz, diriniz ve ölünüz yaşınız ve kurunuz, bir sahada toplansa ve içlerinden her insan ümitleri yettiği kadar istese, her isteyenin istediklerini veririm ve bu benim mülkümden hiçbir şey eksiltmez. Öyle ki içinizden biri denize uğrayıp iğneyi suya daldırıp alsa. Kesinlikle bilin ki BEN sınırsız ihsan ediciyim, varlığın sahibiyim, yüceyim.

DİLEDİĞİMİ YAPARIM!..

Bağışım bir sözdür. Azâb’ım bir sözdür.

Bir şeyin olmasını istersem emrederim, “OL” derim; ve o şey olur!..”

Nasıl..? Bir şeyler anlatabiliyor mu, bizim yerimiz, haddimiz, gücümüz, irademiz, kudretimiz hakkında bu hadîsi kudsî?..

**

 

Kün

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Amaç

Amacımız Ne? Hedefe ulaşmak. Hilâfetini yaşayabilmek. “Hilâfet sırrı”na ermek. Hakikata ulaşmak. Allah`ı bâtınında müşahede etmek. Hiçliği Yaşamak. Şuur boyutun…

Oku »

Sâlih Amel

Anlamı Amel-i Sâlih. İman edip gereğini uygulamak. İmanın gereği olan fiillere Dinî terminolojide “amel-i sâlih” adı verilir. Detaylı Bilgiler Cennete gidiş ola…

Oku »

Arınmışlar

Kur’ân-ı Kerîm’i anlamak için önce “tâhir’ olmak, yani -arınmış” olmak gerekir. Çünki, “Arınmamış olanlar dokunmasınlar” deniliyor. Bu âyeti mâalesef yanlış anl…

Oku »