İNSAN VE DİN

Ahmed Hulûsi

Amerika’daki köyümden çıkıp, Londra, Paris, Berlin, Hamburg, Gelsenkirshen, Düsseldorf, Amsterdam turundan ve orada yapılan sohbetlerden sonra, Ramazan’ı geçirmek ve biraz da dinlenmek için geldiğim Türkiye’de, hasbelkader açılan bu pencereden sizlerle beraber olmak benim için ummadığım bir nimet oldu. Şükrederim sizlerle bu samimi beraberliği ve bilgi paylaşımını nasip edene…

Yarın sonuncusu olacak bu sohbetlerden amacım, sizlere akıl öğretmek hiç değil… Zira içinizde benden çok daha akıllılar, konularında benden çok daha bilgililer muhakkak ki vardır…Benim amacım yalnızca, bugüne kadar baktığınızdan daha değişik pencereler de olabileceğini, eldeki seçeneklerle sınırlı olmadığınızı fark ettirmek…

Bu yüzdendir ki, çeşitli konularda, kısa kısa, değişik bakış açılarını paylaştım sizlerle.

Bugün de sizlerle Kurân’dan bazı âyetlerin anladığım kadarıyla anlamlarını paylaşmak istiyorum…

Kur’ân “OKU”mak nasıl olur?

Öncelikle, Kurân’ın, yukarıdaki tahtından Dünya üstünde Mekke’deki insanlara odaklanmış, derdi onlar olup, değişen şartlara göre sürekli buyruklar yollayan bir tanrının hükümleri olmadığını çok iyi anlamak gerekir.

Kurân’ı ciddi, tutarlı, mantıksal bütünlük içinde bir bilgi ve sırlar hazinesi olarak anlamak istiyorsak, bunun için bizim de tutarlı, mantıksal bütünlük içindeo bilgiyi değerlendirmemiz zorunludur.

Bu yüzden de Kurân’ın tümüyle mantıksal bütünlük içinde inzâl olmuş vahiylerden meydana gelmiş olduğunu fark etmek zorundayız.

Kurân’da çelişki görürsek, bu onda çelişki olmasından değil, bizim Kurân’ın RUHUNU ve bütünselliğini anlayamamamızdan kaynaklanır.

Kurân’ı anlamanın yolu; onu temelinden anlayıp her bilgiyi daha sonra bu temel fikirlere göre değerlendirmekten geçer.

Misal vereyim… İhlâs Sûresi “ismi ALLÂH olanın” mutlak tekilliğini ve gayrının olmadığını vurgularken, siz kalkıp bir başka âyetteki anlatıma göre olayda kul-tanrı düalizmi algılıyorsanız, bu sizin, olayda mantıksal bütünlük ve derinlikli ve kapsamlı bakışa sahip olmadığınızı gösterir.

Kurân’da yazılı olanların da neye işaret ettiğini anlamak için, O Kitabın ÖNCELİKLE neyi anlatmak istediğini kavramalısınız!..

Geçmiş hikâyeleri, olayları değil; bir düşünce, bir bakış açısını, bir değerlendirme sistemini açıkladığını fark edip kavramalısınız! Bundan sonradır ki, anlatılan bütün olayların neyi fark ettirmek istediğini kavrayabilesiniz!

Bilir misiniz Kurân’ın en çok sevdiğim bölümleri nereleridir?..

Elime aldığım anda aklıma, mantığıma ters gelen, yanlış gördüğüm bölümleri! İşte bütün sırlar o bölümlerdedir!

Sınırlı ve şartlanmış göreli mantığım, ne zaman nereyi kendine uyduramasa, tecrübemle hemen anlarım ki orada sırlar gizli!.. Bilirim orada bir “GİZ”li GÜLŞEN olduğunu ve dalarım içine!

İnsanlar çoğunlukla, düşünmeden kabul ettiklerini tasdik ettirmek amacıyla bakarlar Kur’ân meâllerine! Ben ise her defasında, fark etmemiş olduğum bir başka GERÇEĞİ okumak amacıyla önyargısız elime alırım Kurân’ı…

Önyargılı yaklaşıp, duyduğunu tasdik ettirmek için meâllere bakanlar, beyinlerine tek kelime girmeden kapatıp koyarlar kitabı daha sonra da bir yana!

Kur’ân okumanın edebi, her eline alışta, ilk defa açıyormuşcasına içine girip, defalarca okumuş bile olsan, hiçbir şey bilmiyormuşcasına orada yazılı olanı okuyup ne dediğini, neye işaret ettiğini anlamaya çalışmaktır!

Bu yüzdendir ki Kurân’ı anlamak için önce temel âyetlere göre olayın ana çelik karkasını inşa edecek, sonra da bu ana yapıya göre diğer konuları yerleştireceksiniz… Ki konu tam bir bütünsellik içinde algılanabilsin. Aksi takdirde, Kurân’ı bir bütünsel bilgi kitabı olarak değilkopuk kopuk anlayışa göre farklılıklar gösteren çelişkili bir düzenleme olarak kabul noktasına gelirsiniz. Ya da hiç düşünmeden, taklit yollu “bu tanrımızdandır, hepsi doğrudur” deyip hiç düşünmeden kabullenmek noktasında yaşarsınız.

Oysa sizden Kurân’ı aklınızla değerlendirmeniz, üzerinde fikir yürütüp işaret yollu anlatılanların neyi göstermek istediğini fark etmeniz istenmektedir. Zira Kur’ân, size dışardan empoze edilen bir şey değil, varlığınızdaki bir hakikatin size dışardan hatırlatılmasıdır.

Özünüzdekinin size seslenişidir!

Bu arada bir önemli konuya da değinmeden geçemeyeceğim…

Birileri çıkıp Kur’ân latince harflerle okunamaz diyerek, Arapça harflerle yazılmışı okumasını bilmeyenlere bu yolu kapamaktadır!

Taklit ehli olanlar da hemen bu fetvayı tekrar etmeye başlıyorlar.

Anlatayım efendim… Önce bir Türk’ün hele 30’undan 40’ından sonra, ayın çatlatarak, gayın gatlatarak Kur’ân okuması kolay kolay mümkün değildir. Tıpkı bir Fransız gibi Fransızcayı telaffuz edemeyeceğimiz gibi… Sizi bilmem ama ben küçük yaşta Amerika’da yetişmediğim için İngilizceyi de ana dili “Amerikanca” olan Amerikalı gibi konuşamam. Arap gibi harfleri çatlatamam. Bu bir…

İkincisi ve esas önemli yanı…

Kelimeler beyinde tekrarlanır ve sonra dile düşer! Bunu lütfen iyi anlayın!

Göz harf şekillerini beyne ulaştırır bir elektrik sinyali olarak, belli dalga boyu olarak. Beyin o dalgayı deşifre ederek veritabanındaki harflere benzetir ve hayal merkezinde Musavvir ismi mânâsınca sûretlendirir, görüntüye dönüştürür ve sonra da dile yollar gırtlaktan geçirerek! 

Dil, olayın en son safhasıdır. Önemli olan beynin, o kendisine gelen mesajı şekillendirmesi değil, oradaki anlamı deşifre etmesidir.Buraya kadar olan işlem dünyanın her yerindeki insanda ortak işlem iken, gırtlaktan dile uzanan kısım yöreye göre değişkendir.

Önemli olan beyne ulaşanın anlamıdır düşünen beyinler için. Olayın anlamsal derinliğine giremeyenlerise dile veya göze dayalı materyalist bakışla konuları değerlendirirler dini anlarken!

Dolayısıyla siz, Kur’ân kelimelerini kolayınıza gelen kelimeler hangi harfle yazılmış olursa olsun, okuyunuz ve esas önemli olan yanı, o kelimelerin anlamlarını değerlendirmeye çalışınız. Bizim kırk küsur yıllık incelemelerimizin bizde oluşturduğu kanaat budur.

Evet, İhlâs Sûresi’nin vurguladığı TEKillik açısından ve Hz. Âli’nin açıkladığı “B” sırrı anahtarı ışığında, Kurân’ın satır aralarında gizli kalmış, fark edilmeyen bazı âyetlerine eğilelim şimdi de vaktimiz elverdiğince…

Fâtiha’dan sonra yer alan Bakara Sûresinin ilk âyetleriyle başlayalım konumuza…

“Eliif, Lâââm, Miiim. Zâlikel Kitâb’u lâ raybe fiyhi hüden lil muttekıyn” (2.Bakara: 1-2)

Daha önce de belirttiğim gibi Arapça’daki Kitap kelimesinin dilimizdeki işaret karşılığı BİLGİ demektir.

Yani âyetin anlamı;

“Hakkında şüphe edilmesi mümkün olmayan o Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsi (KİTAP), korunmak isteyenlere gerçeği idrak etme kaynağıdır” demektir.

“Elleziyne yu’minûne Bil ğaybi ve yukiymûnas salâte ve mimma rezaknahum yünfikun” (2.Bakara: 3)

“İşte onlar gayblarındaki (algılayamadıkları) hakikate (Nefslerinin Allâh Esmâ’sının anlamlarının bir terkip – bileşimi şeklinde meydana geldiğine) iman ederler, salâtı ikame ederler (fiilen edâ yanı sıra anlamını yaşarlar) ve kendilerine verdiğimiz maddi – manevî yaşam gıdasından Allâh adına karşılıksız paylaşırlar.”

“Velleziyne yu’minune Bi ma ünzile ileyKE ve ma ünzile min kabliK(E), ve Bil ahireti hum yûkınûn” (2.Bakara: 4)

“Onlar hakikatinden sana (boyutsal geçişle) inzâl olunana ve öncekilere inzâl olmuşlara iman ederler; geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine de ikân (kesin idrakten kaynaklanan kabul) hâlindedirler.”

“Ülâike alâ hüden min Rabbihim ve ülâike humul muflihûn” (2.Bakara: 5)

“İşte onlar, Rablerinden (nefslerini oluşturan Esmâ bileşiminden kaynaklanan) HÜDA (hakikati idrak)hâlindedirler ve onlar kurtuluşa ermişlerdir.”

Gelin şimdi bir de çoğunuzun duymuş olduğu, korunmak için okuduğunuz Âyet’el Kürsî’nin anlamına bakalım bizim pencereden…

Burada çok önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum… Âyet’el Kürsî, insan adı altında açığa çıkan ALLÂH isim ve sıfatlarının mertebelerini bize fark ettirmeye çalışmaktadır anlayışıma göre… Tâ insanın hakikati olan Ahadiyetteki Hüviyet mertebesinden başlayarak beden mertebesine kadar…

“Allâhu lâ ilâhe illâ HÛ*”

 “Allâh O, tanrı yoktur sadece HÛ!”

“ElHayy’ül Kayyûm*”

“Hayy ve Kayyum (yegâne hayat olan ve her şeyi kendi isimlerinin anlamı ile ilminde oluşturan – devam ettiren)

“Lâ te’huzuHÛ sinetün vela nevm*”

“O’nda ne uyuklama (âlemlerden bir an için olsun ayrılık), ne de uyku (yaratılmışları kendi hâline bırakıp kendi Zâtî dünyasına çekilme) söz konusudur.”

“LeHÛ mâ fiys Semâvâti ve mâ fiyl Ard*”

“Semâlarda ve arzda (âlemlerdeki tümel ilim ve fiiller boyutunda) ne varsa hepsi O’nundur.”

“Men zelleziy yeşfe’u ‘ındeHÛ illâ Biiznih*”

“Nefsinin hakikati olan Esmâ mertebesinden açığa çıkan kuvve olmaksızın (Bi-iznihi) O’nun indînde kim şefaat edebilir…”

“Ya’lemu ma beyne eydiyhim ve ma halfehüm*”

“Bilir onların yaşadıkları boyutu ve algılayamadıkları âlemleri…”

“Ve lâ yuhıytûne Bi şey’in min ‘ılmiHİ illâ Bi ma şâ’*”

“O’nun dilemesi (elvermiş olması) olmadıkça ilminden bir şey ihâta edilemez.”

“Vesi’a Kürsiyyühüs Semâvâti vel Ard*”

“Kürsüsü (hükümranlık ve tasarrufu {rubûbiyeti}) semâları ve arzı kapsamıştır.”

“Ve lâ yeûduhu hıfzuhümâ*”

“Onları muhafaza etmek O’na ağır gelmez.”

“Ve HUvel Aliyy’ül Azıym”

“O Alîy (sınırsız yüce) ve Aziym’dir (sonsuz azamet sahibi).” (2.Bakara: 255)

İşte bu da bizim anlayabildiğimiz kadarıyla Âyet’el Kürsî’nin bireydeki zuhurla ilgili anlamı… Ayrıca aynı olayı evrensel boyut itibarıyla da değerlendirmek gereklidir. Zira her âyetin zâhiri vardır bâtını vardır, matlaı vardır Allâh Rasûlüne göre. Elbette siz çeşitli meâl ve yorumları araştırabilirsiniz, anlayışını paylaştığınız kişilerde…

 

Ekim 2005
(Expo Channel sohbetleri)