MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

Nihayet birisi bir teklif attı ortaya: 

− İçimizden ikisi Yesrib’e gidip oradaki Yahudi âlimlerinden akıl alsın! Onların vereceği akla göre biz de burada O’na karşı davranışımızı düzenleyelim… Zira, onlar bu işleri bizden daha iyi bilirler… 

Bu teklif hepsinin hoşuna gitmişti… Nihayet içlerinden Nadr bin Haris ile Ukbe bin Muayt’ın Yesrib’e (Medine) gitmesine karar verildi… Bunun üzerine ikisi yola çıktılar ve Yesrib’e vardılar… Burada, zamanın en ileri gelen Yahudi âlimini bulup yanına vardılar… Efendimiz AleyhisSelâm’ın hâllerinden bir kısmını bu Yahudi âlimine anlattılar ve sonra sordular: 

− Sizin elinizde Tevrat var… Bu adam hakkında hiç şüphesiz ki bilgi sahibisinizdir… Bize bu mesele de yardımcı olur musunuz? 

Bunun üzerine Yahudi âlimi bir zaman durdu, düşündü, bazı kitapları karıştırdı ve ondan sonra Nadr bin Haris ile Ukbe bin Ebu Muayt’a şöyle cevap verdi: 

− Size öğreteceğim üç suali sorunuz… Eğer bu üç sualin cevabını gerektiği gibi verebilirse, O AllâhRasûlüdür! Yok eğer cevap veremezse; yalancı, lafazan bir adamdır! Dilediğinizi yapın… 

Kureyşli müşrikler bu teklifi kabul ettiler ve suallerin ne olduğunu öğrenmek istediler… Yahudi âlim de sualleri sıraladı: 

1. Geçmişteki Ashab-ı Kehf’in macerasını sorun 

2. Yeryüzünün doğusunu ve batısını dolaşan, her bir bucağını gören zâtın hikâyesi nedir? 

3. Ruhun mahiyeti nedir? 

Eğer O size bu üç sualin ikisinin cevabını tam olarak bildirir, üçünçü sualin cevabını açık olarak vermez ise; biliniz ki O Allâh’ın Rasûlüdür… Yok eğer başka bir soruyu cevaplandıramaz, yahut hepsini de geniş olarak cevaplandırırsa, biliniz ki O bir gevezeden, istismarcıdan başka bir şey değildir… 

Bundan sonra Nadr ile Ukbe Yesrib’den ayrılıp Mekke’ye döndüler… Kavimlerine döndüklerinde de onlara müjdeyi verdiler. Alacağımız cevaplar O’nun kimliğini bize bildirecektir… 

− Ey kardeşlerimiz, biz Muhammed’in ne olduğunu bize anlatacak şeyin ne olduğunu öğrendik… Şimdi gidip o suallerin ne olduğunu O’na soracağız… Alacağımız cevaplar, O’nun kim olduğunu anlatacak.

Bu kararla, beraberce doğruca Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanına vardılar… Ve şöyle konuştular: 

− Yâ Muhammed, şimdi sana bir Yahudi bilgininden öğrendiğimiz üç suali soracağız… Eğer bu suallerin cevabını verebilirsen, ne âlâ… Yok eğer veremezsen, senin bir palavracı, geveze birinden başkası olmadığına şüphesiz inanacağız… Ve bundan sonra sualleri sıraladılar: 

1. Geçmiş devirdeki Ashab-ı Kehf’in macerasını bize anlat… 

2. Yeryüzünün doğusunu, batısını dolaşan o zâtın hikâyesini bize bildir… 

3. Ruhun mahiyetini bize bildir… 

Efendimiz AleyhisSelâm bu sualleri sükûnetle dinledikten sonra onlara cevap buyurdu: 

− Sorduğunuz şeylerin cevabını yarın size söylerim! 

Ancak Efendimiz AleyhisSelâm bu cevabı verirken İnşâAllâh, Allâh dilerse” demeyi unutmuştu… Böylece on beş gün beklemesine rağmen ne Cibrîl AleyhisSelâm göründü ne de bu mevzuda bir vahiy geldi… 

Bunun üzerine müşrikler şımarmaya ve yaygaraya başladılar… 

− Bize yarın demişti, hâlbuki on beş gün oldu cevap veremedi… Demek ki O’na haber Rabbinden değil, başka birisinden geliyormuş… O da cevap veremedi işte bu suale… 

Bu durum Efendimiz AleyhisSelâm’ı çok, çok üzmüştü… Hiç kimseyle bir şey konuşmuyor; hiçbir şey yiyip içmiyordu… Nihayet Cibrîl AleyhisSelâm Kehf Sûresini Efendimiz AleyhisSelâm’a tebliğ etti… Cibrîl AleyhisSelâm geldiği zaman Efendimiz sordu: 

− Yâ Cibrîl, bizi sık sık ziyaret ederken, birdenbire ara açıldı… Müşrikler hakkımızda kötü zannakapıldılar… Bu ayrılığın sebebi neydi acaba? 

Bu suale Cibrîl, Meryem Sûresinin 64. âyeti ile cevap verdi: 

“Biz sadece Rabbinin hükmüyle tenezzül ederiz (boyutsal geçiş)! Bilgimiz dâhilinde olan ve olmayan ve bunların ötesindeki her şey O’na aittir! Rabbin için unutma kavramı geçersizdir!”(19.Meryem: 64)

Bu âyeti kerîme’den sonra da Kehf Sûresinin 23 ve 24. âyeti kerîmelerini okudu Cibrîl AleyhisSelâm: 

Hiçbir şey için “Onu yarın kesinlikle yapacağım” deme (çünkü Allâh’ın onu inşa edip etmeyeceğini bilemezsin)! Sadece “İnşâ Allâh = Allâh inşa ederse” kaydıyla demen, müstesna! Unuttuğunda Rabbini(hakikatin olan Esmâ mertebesini) zikret (hatırla)! Ve de ki: “Umarım Rabbim beni kurbunda (mâiyet sırrının yaşandığı Tecelli-i Sıfat mertebesi. {İnsan-ı Kâmil, Sıfatların tecellisi bahsi; Abdülkerîm Ciylî. A.H.}) olgunluğa erdirir.”(18.Kehf: 23-24)

Cibrîl AleyhisSelâm bunları tebliğ ettikten sonra da sorulan suallerin cevabını belirten âyetleri tebliğ etmeye başladı… İlk cevap Ashab-ı Kehf ile alâkalıydı: 

Yoksa bizim işaretlerimizden (sadece) Ashab-ı Kehf (mağara arkadaşları) ve Rakîm’in (bilgi yazılı taş levha)bilgisinin mi şaşılacak şey olduklarını sandın?

Hani o delikanlılar, o mağaraya sığınmışlar ve ‘Rabbimiz (hakikatimiz olan Esmâ bileşimimiz) bize ledünnünden (aslın olan mutlak El Esmâ mertebesinden açığa çıkan özel bir kuvve ile) bir rahmet (lütfunla oluşacak bir nimet) ver ve bize (bu) işte bir kemâl hâli oluştur demişlerdi.

Bu sebeple uzun yıllar o mağarada onların kulakları üzerine vurduk (algılamalarını dünyaya kapadık, uyuttuk).”

Sonra onları bâ’settik, iki grubun hangisinin, kaldıkları süreyi daha iyi tahmin edeceğini bilelim (daha iyi hesap edeceği ortaya çıksın) diye.” (Burada bilelim demek, açığa çıkaralım, fiilen tahakkuk ettirelim de kendileri de anlasın demektir. {Elmalılı Tefsir; Cilt:5 Sayfa:3226})

(Rasûlüm) Onların haberlerini Hak olarak sana hikâye ediyoruz… Muhakkak ki onlar Rablerine (Bi-Rabbihim = hakikatleri olan şuurlarında olarak) iman etmiş delikanlılardı… Biz de onların hakikatlerini yaşamalarını kuvvetlendirdik.

Onların kalplerine râbıta koyduk (şuurlarını, müşahede hâlinde devamlı kıldık)! İşte (o delikanlılar) ayağa kalktılar da şöyle dediler: ‘Rabbimiz (aslımız olan El Esmâ mertebesi), semâların ve arzın Rabbidir (varlıkta olan her şeyi El Esmâ’sıyla oluşturandır)! O’nun dûnunda (o kavrama denk olmayan) ilâh (varlıkta tasarruf eden) kabul edemeyiz! Andolsun, bunun aksini dillendirirsek o takdirde akıl ve mantığın alamayacağı kadar saçma bir laf etmiş oluruz.’”

 

İşte şunlar (asılsız zanlarının getirisini ilâh edinenler); şu bizim halkımız, O’nun dûnunda tanrılar edindiler… Bari bu ilâhlarının gücüne dair, açık bir delil gösterebilseler! Bu durumda, Allâh üzerine yalan söyleyerek iftira edenden daha zâlim kim olabilir?

“Mâdemki onlardan ve Allâh’tan ayrı olarak taptıklarından uzaklaştınız, o hâlde o mağaraya sığının ki, Rabbiniz Rahmetinden size yaysın ve yaptığınızda sizin için yararlı bir şey oluştursun.

Güneş doğduğunda, mağaralarının sağından döner… Gurubunda da sol taraflarından geçer… Onlar mağaranın geniş avlusu içindedirler… İşte bu, Allâh’ın işaretlerindendir… Allâh kime hidâyet ederse, işte o hakikate erdirilmiştir… Kimi de saptırmışsa artık onu aydınlatacak bir velî bulamazsın.

“Onlar (ölü gibi) uykuda oldukları hâlde, sen onları ayıktırlar sanırdın… Onları sağlarına sollarına çevirdik… Köpekleri de (mağaranın) önüne iki kolunu uzatıp yaymıştı! Onları o hâlde görseydin, arkanı döner uzaklaşırdın! Onların bu durumundan heyecanlanır ürkerdin!

İşte böylece, onları bâ’s ettik (BÂİS isminin işaret ettiği bir özellik onlarda açığa çıktı) aralarında yaşadıklarını sorgulasınlar, diye… Onlardan biri: Ne kadar kaldınız?’ dedi…(Bazıları): ‘Bir gün veya bir günün bir parçası kaldık’ dediler… (Diğerleri de) şöyle dediler: ‘Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir… Şimdi içinizden birini şu gümüşle (parayla) şehre gönderin de şehrin en temiz yiyeceği hangisiyse bir bakıp, ondan size biraz yaşam gıdası getirsin; çok dikkatli davransın ve sizi kimseye fark ettirmesin.’”

Zira durumunuza vâkıf olurlarsa, (ya) sizi taşlayarak öldürürler ya da kendi inançlarına döndürürler… O zaman sonsuza dek kurtuluş imkânı bulamazsınız!

Böylece onlar hakkında bilgilendirdik ki, Allâh’ın bildiriminin Hak olduğunu (bâ’sı) ve o saatin (ölümün)şüphe götürmez olduğunu bilsinler! Hani onlar, aralarında onların olayını tartışıyorlardı… Şöyle dediler:Onlar üzerine bina yapın; (ne olduklarını) Rableri daha iyi bilir’… Onların hakkında sözü geçenler ise;Elbette biz onların (Ashab-ı Kehf’in) üzerine ibadethâne yapacağız’ dediler.”

“‘Üçtür, dördüncüleri köpekleridir’ diyecekler… ‘Beştir, altıncıları köpekleridir diyecekler… Ki bu gaybı taşlamaktır (bilmedikleri hakkında atıp tutmaktadırlar)! ‘Yedidir, sekizincileri köpekleridir’ derler… De ki: ‘Onların sayısını Rabbim daha iyi bilir… Onları bilen azdır… Onlar hakkında fikir alışverişi haricinde tartışma! Onlar hakkında, onlardan hiç kimseye de bir şey sorma!” (18.Kehf: 9-22)

(Kimileri diyor ki) mağaralarında 300 yıl kaldılar; 9 da eklediler.

“De ki: ‘Ne kadar kaldıklarını Allâh daha iyi bilir… Semâların ve arzın gaybı O’nundur! Görmesi ve işitmesi akılla kavranılamayandır O! Onların, O’nun dûnunda bir Veliyy’i de yoktur! O’nun hükmüne ortak olacak da yoktur!’” (18.Kehf: 25-26)

Evet sorulan birinci suale gelen cevap bu idi… 

Şimdi biz bu âyetin arada belirtilmeyen, bazı hadislerde rastlanan izahını verelim sizlere… 

Ashab-ı Kehf denilen yedi genç bulundukları şehirdeki putperest sultanın zulmünden kaçmak için bir mağaraya kaçmışlar ve bu sırada da mağarada uyuya kalmışlardı… Gençler Hristiyandı… Aradan 309 senelik zaman geçti… Bu zaman zarfında kimse bu mağarayı bulamadı… Kapıda bir de köpekleri vardı… 

Nihayet bu müddetin sonunda delikanlılar uyandılar ve çok kısa bir zaman uyuduklarını sandılar… Karınları acıkmıştı… İçlerinden birini şehre, yiyecek bir şeyler almaya gönderdiler… Yiyecek almaya giden arkadaşları şehre indiği zaman, âdeta yabancı bir yere geldiğini sandı… Çünkü 309 sene zarfında çok şeyler değişmişti… Bu yüzden ilk gördüğü yiyecek satan dükkândan bir şeyler almak ve hemen dönmek istedi… 

Fakat aldığı yiyeceğe karşılık gümüş parayı uzattığı zaman, bakkal bunu derhâl yakalayıverdi… Zira elindeki para bundan 309 sene evveline ait olduğundan, onu define bulmuş yabancı sanmışlardı… Derhâl kendisini sultanın karşısına çıkardılar… Sultanın sualine karşılık, delikanlı başından geçenleri anlattı ve zâlim putperest kralın zulmünden kurtulmak için mağaraya saklandıklarını söyledi… 

Padişah ve şehrin ileri gelenleri de böyle bir şeyi kendilerinden evvelkilerden duymuşlardı. Bunun üzerine hep beraber büyük bir kafile hâlinde mağaraya girildi… Ve orada diğer gençler de görüldü… Bundan sonra gençler bir zaman daha o mağarada yaşayıp, şehre inmediler ve daha sonra da öldüler… Mezarları da o mağara oldu… 

Bu mağaranın bugün Ashab-ı Kehf mağarası diye bilinen Tarsus’taki mağara olduğu söylenegelmiştir… 

Bundan sonra ikinci sualin cevabına sıra geldi. 

Bu sualin cevabı da Kehf Sûresinin 83 ile 99. âyetleri arasında cevaplanıyordu… Şöyle ki: 

“Sana Zül-Karneyn’den soruyorlar… De ki: ‘Ondan size bir zikir (hatırlatma) okuyacağım.’”

“Onu arzda yerleştirdik ve Ona her yolu (dilediğine ulaşmasını) kolaylaştırdık.”

“O da bir yolu kullandı.”

“Tâ Güneş’in battığı yere ulaştığında, onu koyu bir karanlık suda batarken buldu… (Bir de) o bölgede bir toplum buldu! Dedik: ‘Ey Zül-Karneyn! İster (onlara) azap edersin; ister haklarında bir güzellik oluşturursun.’”

(Zül-Karneyn) dedi ki: ‘Zulmedene azap edeceğiz… Sonra Rabbine döndürülecek; böylece (Rabbi) ona tarifi mümkün olmayan bir azap yaşatacak.’”

“Fakat kim (hakikate) iman eder ve imanının gereğini uygularsa; karşılığı onun için en güzelidir… Ona kolaylaştırma yolundaki hükmümüzü uygularız.”

“Sonra (Zül-Karneyn diğer) bir yolu kullandı.”

“Tâ Güneş’in başlangıcının olduğu yere geldi (kuzeyde Güneş’in batmadan en alt noktadan tekrar yükseldiği bölge). Onu öyle bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için ona (Güneş’e) karşı bir örtü oluşturmamıştık (Güneş hiç kaybolmuyordu).”

“İşte böyle… Biz Onu, ondaki ile ihâta etmiştik.”

“Sonra (Zül-Karneyn) bir yolu daha kullandı.”

Nihayet iki sed (set, dağ) arasına ulaştı… Orada neredeyse -hiçbir- uyarıyı değerlendirmeyecek hâlde bir kavim buldu.

Dediler: “Ey Zül-Karneyn! Şüphesiz ki yecüc ve mecüc Arz’da bozgunculuk yapmaktadırlar! Bizimle onlar arasına bir set oluşturman için, sana bir ücret ödeyelim mi?”

(Zül-Karneyn) dedi ki: ‘Rabbimin bende açığa çıkardıkları daha hayırlıdır… Gücünüzle bana yardım edin de, sizinle onlar arasına büyük bir set oluşturayım.’”

Bana demir kütleleri getirin… Nihayet iki taraf arasını eşitleyince: ‘Nefhedin = körükleyin’ dedi… Tâ ki onu (demiri) kor hâline getirince, ‘Getirin bana, üzerine eritilmiş bakır dökeyim’ dedi.”

Artık onu, ne aşmaya muktedir olabildiler ve ne de delebildiler!

(Zül-Karneyn) dedi: ‘Bu Rabbimden bir rahmettir… Dolayısıyla Rabbimin vaadi gelince, onu yerle bir eder… Rabbimin vaadi Hak’tır.’”

O gün onları serbest bırakırız, dalgalar hâlinde (iki tür) birbirlerine girerler! Sur’a da üflenmiştir; artık hepsini cem etmişizdir. (18.Kehf: 83-99)

Bu sualin cevabı da burada tamam oluyor… 

Zülkarneyn’in yapmış olduğu set hakkında Merhum Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirinde şöyle izahat verilmektedir: 

Allâhû âlem Kur’ân-ı Kerîm’in haber verdiği bu redimi Zülkanreynden onun yapılmasını talep eden kavmin bu sayede teşkil ettikleri heyeti içtimaiyyeleri olsa gerektir ki, demir kütleleri gibi salabetli olan unsurlarına akıtılan Feyz’i Rabbanî ile teşekkül etmiş maddi ve manevî bir sed demek olur… 

Eğer bu kavim, müfessirlerin naklettikleri vechile Türk idiyse, burada Zülkarneyn’e kuvvetle yardım eden Türklerin mazide Arzı fesattan kurtarmak için ettikleri hizmetin ehemmiyeti işar edilmiş olduğu gibi; biseti seniyyeden sonra İslâma yapacakları hizmete de işaret edilmiş demektir. 

Ve şu hâlde Türkler’in inkırazı, Yecüc ve Mecüc seddinin yıkılması ve nizamı arzın fesadı demek olacaktır ki, kıyamet alâmetlerindendir.” 

Ve bundan sonra sıra geldi üçüncü sualin cevabına … 

Bu da hatırlanacağı gibi Ruhun mahiyeti ile alâkalı idi… 

Bu sualin cevabı da İsra’ Sûresinin 85. âyetinde veriliyordu: 

(Yahudiler) sana Ruh’tan soruyorlar… De ki: ‘Ruh, Rabbimin hükmündendir. İlimden size pek az verilmiştir (bu soruyu soran Yahudilere cevaptır bu)!’” (17.İsra’: 85)

Böylece yahudi âlimin sorduğu üç sualin cevabı, istenilene uygun bir şekilde verilmiş oldu… Ancak her şeye rağmen; Kureyşli müşrikler bu cevapla tatmin olmadılar. Zira cevabın ertesi günü verileceği söylendiği hâlde on beş gün sonra açıklanmasını bahane ettiler… 

Burada şu nokta çok önemlidir:

Ruh hakkında az bir ilim verilmiştir hitabı görüldüğü üzere Yahudi âlime ve onunla işbirliği yapan şirk ehlinedir.

Şirk ehli ve yahudiler RUH’un mahiyetini elbette bilemez…

Oysa Hz. Muhammed AleyhisSelâm’dan miras kalan ilimle bu ümmetin evliyası RUH hakkında pek çok detaylı bilgi vermişler ve açıklama yapmışlardır.

“RUH” konusunda tafsilâtlı bilgiyi “RUH İNSANCİN” ve İNSAN VE SIRLARI” adlı eserlerimizde bulabilirsiniz.