GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

Ve daha dedi ki:

Yâ Gavs-ı Â’zâm. İttihad öyle bir hâldir ki, onu lisan anlatamaz! Kim ona iman ederse, kabul olur; ve kim reddederse o hâli küfretmiş olur! Kim vusûlden sonra ibadeti beşeriyetiyle irade ederse, Allâh’a şirk koşmuş olur!

 

“İttihad”; genel anlamıyla, iki ayrı şeyin bir olması şeklinde kullanılır. Tasavvufta ise, kişinin Rabbiyle “BİR” olması şeklinde anlaşılır.

Gerçekte ise, “ittihad” iki ayrı varlığın birleşmesi anlamına değil; ikilik anlayışının ortadan kalkarak “TEK”lik anlayışının yaşanmaya başlanmasıdır.

Çünkü tasavvuf çalışmaları sonucunda kişi bilir, görür, idrak eder ve hisseder ki, evvelce sandığı gibi iki ayrı varlık yokmuş, var olan sadece “Allâh” imiş!

İşte kişide kendi varlığının “yok”tan var olmuş bir “yok” olduğu idrakıyla birlikte, sadece Allâh’ın mevcudiyetini hissetme hâli “ittihad” diye tanımlanır.

“Kim ona iman ederse, kabul olur” ifadesinde anlatılmak istenen ise şudur:

“İttihad”ı kabul eden, olayın gerçeğine bu şekilde inandığı için elbette ki, bu yolda birtakım araştırmalar ve çalışmalar yapacak ve bunun sonunda da o gerçeğe, takdirinde var ise, erecektir! Yani böylece kabul olacaktır!

“Kim bunu reddederse, küfretmiş olur” anlatımı ise genel mânâda “küfür”den söz etmiyor!

Burada “küfür” kelimesi, hakikati inkâr anlamında kullanılmıştır. Yani, kim ittihadı inkâr etmek suretiyle hakikate giden yolu kendi kendine kapatırsa, o gerçeği inkâr edenlerden olursa, bu şekilde küfretmiş olur; böylece de öze ermişlerden olamaz.

Evet, bunlardan sonra bu bölümün en can alıcı beyanına geliyoruz:

“Kim vusûlden sonra ibadeti beşeriyetiyle irade ederse, Allâh’a şirk koşmuş olur!”

Bu ifadenin işaret ettiği mânâyı çözebilmek, anlayabilmek için önce birkaç noktayı iyi değerlendirmek gerekir.

Vusûl nedir?..

Yakîn nedir?..

Rü’yet nedir?..

Vusûl; senin ayrı olduğun sevdiğine kavuşman anlamında kullanılır. Allâh için “vuslat”tan söz edildiğinde ise, bunu daha derin düşünerek değerlendirmek zorundayız. Zira, Allâh; “Hz. Muhammed’in açıkladığı ALLÂH” isimli kitabımızda son derece detaylı ve çağdaş bir şekilde izah ettiğimiz üzere, ne TANRIDIR, ne de öteNdedir! Öyle ise, tanrı olmayan, ötende olmayan bir varlıkla vuslat nasıl olacaktır?

Tasavvuf çalışmaları, kesinlikle bir “iyi ahlâk derneği” çalışmaları olmayıp; varlığın ve kişinin hakikatini tanıma, özüne erme, vahdete kavuşma çalışmalarıdır!

Bu sebeple vuslat; her var kabul edilen şeyin özü, aslı, hakikati, orijini olan Allâh’ı önce bilme; sonra bulma; ve sonunda da Allâh’ın BÂKÎ oluşunun mânâsının ortaya çıkışıdır!

Daha basit bir ifadeyle vuslat, senin var zannettiğin vehminden doğan ve beş duyu ile beslenen izafî kişiliğinin “yok”luğunu müşahede ve idrak ederek; varlıkta BÂKΠolanın ALLÂH olduğunu bizâtihi yaşamandır… Böylece sana, “vuslata ermiş” denir.

Bu vuslata erişin ise üç basamağı vardır;

1. İlm-el yakîn,

2. Ayn-el yakîn,

3- Hakk-el yakîn.

Yukarıda yazılı olup, açıklamaya çalıştığımız beyan, esas itibarıyla Kur’ân-ı Kerîm’deki bir âyet ile bağlantılıdır. Hatta, o âyeti kerîmenin açıklaması mahiyetinde söylenilmiştir. O âyet şudur:

“Va’bud Rabbeke hatta ye’tiyekel yekıyn” (15.Hicr: 99)

“Sana yakîn gelene kadar, Rabbine ibadet et.”

Bazıları, üzücüdür ki, burada geçen “yakîn” kelimesini “ölüm” diye anlamış ve dilimize çevirmişlerdir! Ve elbette ki bu yanlış çeviri düşünen beyinleri gerçek hedeften saptırmış ve çıkmaz yollara sokmuştur.

Kur’ân, genel olarak “ölüm” anlamında, daima “mevt” kelimesini kullanmıştır. Burada ise kasıtlı olarak, “mevt” değil “yakîn” kelimesini kullanmıştır. Çünkü burada anlatılmak istenilen şey “ölüm” değil, “yakîn”hâlidir.

“Yakîn” nedir?

“Yakîn”; bir hâlin hakikatini, gerçeğini algılama ve gereğini yaşamadır. Dolayısıyla, “ölüm” de “yakîn” ile erilen hâllerden ancak bir tanesidir.

“Yakîn”, gerçeğe erme olduğuna göre; ölümle de bedensel yaşamın hakikati olan ruhsal yaşama erilir.

Ama “yakîn”, asla ölüm anlamıyla kayıtlanamaz.

“Yakîn”in üç basamağı vardır demiştik…

İlm-el yakîn; Ayn-el yakîn ve Hakk-el yakîn…

İlm-el yakîn; tasavvuftaki anlamıyla, hakikati bilgi yolu ile algılamak, idrak etmek anlamındadır.

Ayn-el yakîn ise; hakikati idrak ettikten sonra onu kendinde hissetmek ve bu istikamette bir müşahede içinde olarak yaşamaktır.

Hakk-el yakîn ise; ilâhî sıfatlarla, ikrâmı ilâhî neticesi tahakkuk etmektir.

“Yakîn” kelimesini de böylece kısaca izah ettikten sonra gelelim “RÜ’YET” kelimesinin anlamına.

“Rü’yet” görüş anlamındadır. Rüya dahi, görülen şeyler şeklinde anlaşılabilir!

Sûret sahibi, şekli olan varlıklar için görüş mânâsında kullanılabilen “Rü’yet” kelimesi, Allâh için kullanıldığında ise “İLİM” anlamında anlaşılır.

Nitekim daha ileride geleceğiz… Gavs-ı Â’zâm Abdülkâdir Geylânî hazretleri, Allâh’ı rü’yet konusunda şöyle der:

“KİM Kİ RÜ’YETİ, İLMİN GAYRI ZANNEDERSE, O GÜVENİLMEYECEK ZANNA ALDANIP, MAĞRURLARDAN OLUR.”

“KİM Kİ İLİMDEN SONRA HÂLÂ RÜ’YET İSTERSE, O PERDELİLERDENDİR.”

Evet, Allâh’ı rü’yet, Allâh ilmiyle donanmış olmaktır… Çünkü Allâh, madde gözle görülmekten münezzehtir.

Esasen “görüş” denen şey, gerçeği itibarıyla bir konuda ilim sahibi olmaktır! Çünkü gerçekte beyin, kendisine gelen görüntü sinyallerini değerlendirerek ilim sahibi olan bir merkezdir. Bu konu “TEK’İN SEYRİ” isimli kitabımızda detaylı olarak incelenmektedir. Arzu edenler oradan konuya daha geniş bir biçimde eğilebilirler.

Evet, bütün bunları anladıktan sonra, şimdi aşağıdaki cümlenin neyi anlatmak istediğini deşifre edelim;

“Vuslattan sonra ibadeti beşeriyetiyle irade edenler”…

Vuslattan sonra, sen, “yok”tan var olmuş bir “yok” olduğunu idrak ettikten ve var olan yegâne varlığın Allâh’ın Esmâ ve Sıfatlarının zuhuru olduğunu müşahede ettikten sonra, benlik varsayımından kurtulursun. Böylece, “yok”tan var olmuş olan sen, “yok”a döner ve Allâh Bâkî kalır!.. Böylece de vuslat tamam olur. 

Bu durumda sen “yok” olunca, “sen”e dönük bütün istek, arzu, hırs ve ihtiraslar da ortadan kalkar. Ne maddi ne de manevî anlamda. İşte bu durumda sen ortadan kalktığın için, senden ibadet istek ve arzusu da oluşmaz!

“Beşeriyetiyle” demek, kendini var kabul eden, tanrının bir kulu olarak varlığını görmekte devam eden anlamındadır.

Yukarıdaki bitişik anlamı ise; işin hakikatini anladıktan sonra, benliğinde bir kuvvet, kudret görüp, fâili kendisine mâl eden şeklindedir.

Yani, fâili hakikinin Allâh olduğunu fark ettiği hâlde; kendinde güç, kuvvet görüp; olayı, kendi vehmî benliğine bağlamak suretiyle Allâh’a şirk koşmuştur; velev ki isteği ibadet bile olsa, denilmektedir.

Dolayısıyla kişi, vuslata erene kadar, yani yakîn gelene kadar, varsandığı vehminden doğan benliğiyle hareket edecek ve ibadet edecektir.

Peki ya yakîne erdikten sonra, “hakikati” yaşadıktan sonra ne olacaktır? İbadet bitecek midir?

Yakîne erenin ibadeti biter! Ancak, ubûdeti devam eder!

Yakîne erenin ibadetinin bitmesi ne demektir?.. İbadet nasıl biter?.. Sonra ne olur?..

Fiil, kula bağlandığı zaman ibadet adını alır. Fâili hakiki ortaya çıkıp, kuldan sâdır olan fiillerin Allâh’a ait olduğunda ise ubûdet denilen yaşam başlar!

Hemen şu âyeti kerîmeyi hatırlayalım:

“…(OKU) ATTIĞINDA SEN ATMADIN, ATAN ALLÂH’TI!..” (8.Enfâl: 17)

Atma fiili senden çıktı ama sanma ki sen varsın da o atma fiilini sen meydana getirdin; atma fiilinin hakiki fâili Allâh’tı.