MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

Bundan sonra Ömer, kardeşinin evinden Efendimiz AleyhisSelâm’ın bulunduğu yere doğru gitti… Hızlı adımlarından dolayı belindeki kılıcı da sallanıp duruyordu. Kapının önüne gelince, vurdu kapıya… Soruldu: 

− Kimsin?.. 

− Hattaboğlu Ömer! 

İçerdekiler, Ömer’in Efendimiz AleyhisSelâm’a ve İslâm’a karşı olan tutumunu bildikleri için kapıyı açmaya cesaret edemediler… 

Bu arada Ömer’in sesini işiten Bilali Habeşi yerinden fırlamış ve kapı deliğinden dışarıya bakmıştı… Kapının ardında Ömer, belinde uzun kılıcı, dimdik duruyordu… Koşa koşa içeri girdi ve: 

− Yâ Rasûlullâh, Ömer bin Hattab, belinde de kocaman kılıcıyla duruyor!.. 

İçeride bulunan Hazreti Hamza söze karıştı: 

− Bırakın gelsin! Eğer hayırlı bir iş için geldiyse başımızın üzerinde yeri var! Yok eğer kötü bir iş için geldiyse, elbette elimizden çekeceği olur! 

Bu arada Efendimiz AleyhisSelâm da buyurdu: 

− Kapıyı açın buyurun gelsin! Eğer Allâh onun hayrını dilemişse, elbette hakikata kavuşturur! 

Bilali Habeşi koştu, kapıyı açtı… 

Efendimiz AleyhisSelâm ayağa kalktı ve Ömer yanına gelinceye kadar bekledi… İçerdekilerin her biri olacakları heyecanla bekliyordu… Acaba Ömer ne niyetle gelmişti? 

Efendimiz AleyhisSelâm iyice yanına yaklaşmasını bekledikten sonra, ellerini ona uzattı ve bir eliyle omzundan, bir eliyle de kılıcını tutarak son derece heybetli bir ses ve tavırla hitap etti: 

− Yâ Ömer! Ne için buraya geldin?… Vallâhi Velid Bin Mugıyreye olduğu gibi, senin de hakkında Allâh’ın rezil ve rüsva edici olan âyetleriyle karşılaşmak istemem! Sen sonuna kadar bu hâlinle devam edecek misin?.. 

Ömer olduğu yerde ufalanmış, ufalanmış su görmüş şeker misali olmuştu… 

Efendimiz AleyhisSelâm sözlerine şu dua ile tamamladı: 

− Allâhım, bu Hattaboğlu Ömeri, İslâm ile şereflendir… İslâm Dininin Ömer ile daha da kuvvetli olmasını nasip et! 

Ömer gayrı ihtiyarî iki dizi üzerine çökmüştü… 

Son derece alçak ve yumuşak bir şekilde cevap verdi: 

− Yâ Rasûlullâh! Ben Allâh’a ve Rasûlü’ne iman etmek için buraya geldim! 

Ve arkasından devam etti Ömer: 

− Şehâdet ederim ki yalnızca Allâh; tanrı yoktur; ve sen de Allâh’ın Rasûlüsün! 

Efendimiz AleyhisSelâm bu durum karşısında tekbir getirdi: 

− Allâhu Ekber!.. Allâhu Ekber!.. 

Orada bulunanlar sevinç içinde bu tekbire katıldılar: 

− Allâhu Ekber… Lâ ilâhe illâllâh! Vallâhu Ekber… Ve Lillâhil Hamd! 

Sesleri öylesine gür çıkıyordu ki, bütün Mekke sokaklarından işitilmişti âdeta… 

Böylece Kureyş’in atak ve samimi çocuğu Ömer de artık İslâm camiasınca Hazret hitabına lâyık olacak bir seviyeye gelmişti… Hazreti Ömer, İslâm Dini’ne girdikten sonra o gece evine gitti… Heyecanından, sevincinden içi içine sığmıyordu… 

Yatağına uzandığı zaman düşündü: 

− Acaba şu anda İslâmiyet’e, Rasûlullâh’a en çok düşman olan kim ki?.. 

Gidip ona ben de müslüman oldum diyeyim..? 

Sonra da bu sorunun cevabını buldu: 

− En büyük düşman, muhakkak ki Ebu Cehil’dir! Ben de ona gidip haber vereyim… 

Ertesi sabah doğruca Ebu Cehil’in evine yollandı Hazreti Ömer… 

Kapıyı çaldığı zaman Ebu Cehil açtı: 

− Ehlen ve sehlen ey kız kardeşimin oğlu! Hayrola bir şeyler mi var?.. 

Hazreti Ömer mütebessim ve rahat bir şekilde Ebu Cehil’in bu sualini cevaplandırdı: 

− Allâh ve Rasûlü’ne iman, kendisine gelenleri de tasdik ettiğimi haber vermek üzere geldim sana! 

Ebu Cehil birdenbire karşılaştığı bu sözler karşısında aptallaşıp kalmıştı. Âdeta bir şok geçirmişti… Olanca hızıyla kapıyı Hazreti Ömer’in yüzüne çarparcasına kapatırken bağırdı: 

− Allâh senin de belânı versin, getirdiğin haberin de! 

Hz. Ömer bundan sonra biraz Mescidi Haram’da oyalandı… Sonra da doğruca Efendimiz AleyhisSelâm’ın huzuruna gitti… İçerde ashabın bir çoğu toplanmıştı… Öğle vaktine kadar orada oturuldu, konuşuldu… Öğle vakti gelmişti ki, Hazreti Ömer, Efendimiz AleyhisSelâm’a sordu: 

− Yâ Rasûlullâh, biz ölsek de, sağ kalsak da Hak Dini üzere değil miyiz?.. 

Efendimiz AleyhisSelâm her zaman olduğu gibi kesin bir şekilde cevap verdi: 

− Evet! Varlığım Kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, ister sağ, ister ölmüş olun her hâlükârda Hak Dini üzeresiniz! 

Bu cevabı nebevi üzerine Hazreti Ömer sordu: 

− Öyle ise ne diye gizleniyoruz biz?.. Seni Hak Dini ile bize gönderen Allâh’a yemin ederim ki, bundan sonra çekinerek yahut korkarak oturacağım bir tek meclis olmayacaktır! Ve bundan sonra da İslâmiyeti aşikâre vuracağız! 

Hazreti Ömer’in bu teklifi Efendimiz AleyhisSelâm tarafından da kabul edildi. Bunun üzerine Müslümanlar iki saf hâlinde Erkam’ın evinden çıktı ve Mescidi Haram’a doğru yürüdü. 

Safların birinin başında Hazreti Ömer, diğerinde de Hazreti Hamza bulunuyordu… Her ikisinin de ellerinde yalın kılıçları vardı… Onların bu gidişlerini gören müşrikler hayretle onları seyrediyorlardı… 

Bazıları Hazreti Ömer’e yaklaşıp, sordular: 

− Yâ Ömer bu ne hâldir?.. 

Hazreti Ömer bağırdı: 

− Bilin ki artık bende müslümanım! Kim karşı çıkarsa bize, kılıcımı karşısında, başında bulur!.. 

Bundan sonra Rasûlullâh ve ashabı toplu hâlde Kâbe’yi tavaf ettiler… Ardından da gene toplu hâlde öğle namazı kılındı… Bu duruma getiren Allâh’a şükredildi… 

Artık İslâmiyet resmen açığa çıkmış, bu dinin mensupları ilk defa olarak Kâbe önünde resmen ibadet edebilmişlerdi… 

Bu, Allâh’ın Hazreti Ömer’e ve İslâm’a büyük bir lütfu idi… 

Müslümanların Habeşistan’da rahat ve huzur içinde yaşaması üzerine, Mekkeli müşrikler, onların bu rahatını hazmedemeyip, Habeş ülkesine iki elçi göndermeye ve onları geri istemeye karar verdiler… Bu sebeple de el birliği ile gayet değerli hediyeler toplayıp, Habeş Necaşisi ile diğer devlet ileri gelenlerine yolladılar. Bir nevi rüşvetti bu… 

Habeş’e gitmek üzere yola çıkan iki Kureyşli müşrik Abdullah bin Ebi Rabia ile Amr bin As idi… 

Müşriklerin bu hazırlıkları ise derhâl Efendimiz AleyhisSelâm’a ve amcası Ebu Talib’e erişmişti… Ebu Talib bunun üzerine gayet tafsilâtlı bir mektup yazarak Necaşi’ye gönderdi… Ebu Talib bu mektubunda Necaşi’yi övüyor ve oraya hicret eden müslümanların iyiliklerinden bahsederek, müşriklerin onları çağırmaya hakkı olmadığını belirtiyordu. 

Habeş’e gelen müşriklerin elçileri Abdullah ile Amr, Necaşi’nin huzuruna çıkmadan evvel bütün devlet ileri gelenleri ile görüşüp, onlara hediyelerini takdim ettiler ve kendilerine yardımcı olmalarını istediler… 

Hediyeleri alan Habeş ileri gelenleri de, Necaşi’nin huzurunda kendilerine yardımcı olacaklarına söz verdiler. Nihayet Abdullah ile Amr, Necaşi’nin huzuruna kabul olundu… Söze Amr başladı… Nercaşi’yi bir miktar övdükten sonra, şöyle konuştu: 

− Ey Necaşi, bizim bir kısım aklı kısa gençlerimiz ve fakirler kendi dinlerini terk edip; yepyeni bir din uydurulmuş, ona tâbi oldular… Şimdi bunların bir kısmı senin ülkende, senin topraklarına sığınırlar… Biz onların yakınları olduğumuz için kötülüklerini hepinizden daha iyi biliriz… Bu sebeple senden, onları bize iade etmeni istiyoruz… Hem onlar öyle sapıtmışlardır ki, huzuruna girdikleri vakit, sana bile secde etmezler… 

Fakat daha evvel Ebu Talib’in mektubunu almış bulunan Necaşi bu isteğe oldukça kızmıştı… Sert bir şekilde cevap verdi: 

− Hayır!.. Asla!.. Çaresizlik içinde bana sığınmış, topraklarıma konmuş bir grubu asla sizlere teslim edemem! Ancak onları buraya çağırtır ve üzerlerinde bir hakkınız olup olmadığını araştırırım… Eğer böyle bir şey var ise, onları geri götürmenize müsaade ederim… Fakat öyle bir şey söz konusu değilse, katiyen size izin vermem… Bunu böyle bilesiniz! 

Ve derhâl Mekke’den gelen müslümanlara haber gönderilerek huzura gelmeleri istendi… Müslümanlar bu daveti işitince oldukça heyecana düştüler. Şimdi ne yapacak, ne diyeceklerdi?.. Fakat onlar daha fazla düşünmeden Hazreti Cafer söze karıştı… 

Necaşi’nin bu görüşme arzusu üzerine Habeşistan’a göç eden Mekkeli müslümanların sözcülüğünü Hazreti Cafer (r.a.) aldı… 

Müslüman muhacirler Necaşi’nin sarayına geldikleri zaman, bütün rahipler Necaşi’nin çevresinde yer almışlar, mukaddes kitaplarını açmışlar, bu yeni din ehlinin diyeceklerini dinlemeye hazır vaziyette bekliyorlardı… 

Hazreti Cafer, Necaşi’nin huzuruna girdi ve selâm verdi… Ancak onların usulü gereğince Necaşi’nin önünde secde etmedi… Bunun üzerine Necaşi’nin adamları onu itelediler ve sordular: 

− Sen nasıl Necaşi’nin huzurunda secde etmezsin?.. 

Hazreti Cafer cevap verdi: 

− Biz, ancak Allâh’a secde ederiz! 

Sordular: 

− Niye?.. 

Tekrar cevap verdi: 

− Allâh’ın bize göndermiş olduğu Rasûl, bize sadece Allâh’a secde etmemizi; O’ndan gayrına katiyen secde etmememizi emretti de ondan! 

O sırada orada bulunan Mekkeli müşriklerden Amr ve arkadaşı hemen söze karıştılar… 

− Biz size bunların sapıklığını anlatmamış mıydık! İşte görüyorsunuz ya, Necaşi’nize bile secde etmiyorlar… 

Bundan sonra Necaşi, gelen müslümanlar ile konuşmaya başladı: 

− Ey Mekkeli muhacirler topluluğu, şimdi bana anlatınız bakalım… Ülkeme niçin geldiniz?.. Vaziyetiniz nedir?.. Tüccar olmadığınıza ve benden de bir şey istemediğinize göre burada ne yaparsınız?.. Sizin Rasûlünüz olduğu söylenen kimse hakkında bana bilgi veriniz bakalım?.. Ne yapar?.. Ne emreder?.. Şu, memleketinizden gelen ve sizlerin iadesini isteyen kişiler gibi selâmı siz niye vermezsiniz?.. Şimdi sizden bu suallerime cevap bekliyorum! 

Bu sualler karşısında Hazreti Cafer bir an bile duraklamadan cevap Verdi. Hem de konuşmaya bambaşka bir zaviyeden devam ederek: 

− Ey Necaşi! Şimdi senin huzurunda, şu bizim iademizi isteyen iki Mekkeliye üç sual soracağım… Eğer benim sorduğum suallere verecekleri cevaplara göre bizim haksız olduğumuzu görürsen, bize dilediğin gibi muamele et! İllâ velâkin bizim haklı olduğumuzu görürsen; dileriz ki senden, bu adamların sözlerini hiç kâle alma… Şimdi soracağım suallere içlerinden birisi cevap versin! 

Amr bin As atıldı: 

− Suallerine ben cevap vereceğim! 

Bunun üzerine Hazreti Cafer, Necaşi’ye hitap etti: 

− Ey Necaşi, sor bakalım şu adama… Biz yakalanıp Efendilerine iade edilmesi gereken köleler miyiz?.. 

Necaşi sordu Amr’a: 

− Onlar köle midirler?.. 

Amr cevap verdi: 

− Hayır, onlar şerefli, hür kişilerdir!.. 

Bunun üzerine Hazreti Cafer ikinci sualini sordurdu Necaşi’ye… 

− Ey Necaşi, sor bakalım ona… Biz, haksız yere bir kimsenin kanını mı döktük ki, o kanı dökülenin ailesine iade edilelim?

Necaşi gene sordu Amr’a: 

− Bunlar haksız yere birinin kanını mı döktüler?.. 

Amr cevap verdi: 

− Hayır! Kimsenin bir damla bile kanını akıtmadılar! 

Bunun üzerine Hazreti Cafer üçüncü sualini sordu: 

− Ey Necaşi, son defa olarak sorarız şu adama… Halkın mallarından haksız yere aldığımız ve ödemekle mükellef olduğumuz birtakım mallar var mıdır üzerimizde?.. 

Necaşi, Ebu Talib’in de gönderdiği mektup tesiri altında, iyice inanmıştı müslümanların suçsuzluğuna… Hazreti Cafer’in sualine ilave ederek sordu: 

− Yâ Amr, şu adamların haksız yere aldıkları ve ödemek zorunda bulundukları bir kantar altın dahi olsa, söyle bana?.. Onları ben ödeyeceğim sizlere?.. 

Amr bu defa da cevap verdi: 

− Hayır, bir kırat bile borçları yok kimseye! 

Bu defa Necaşi Mekkeli müslümanlardan yana konuştu: 

− Peki o hâlde bu kişilerden sizin ne alıp veremediğiniz var?.. 

Amr sanki müslümanlar bir şey borçlu imişcesine konuştu: 

− Eskiden biz onlarla aynı dinin müntesibi, aynı işleri yapan kişiler idik… Şimdi ise, bizim dinimizi terk edip yeni bir dine girdiler! Biz o yüzden kendilerini cezalandırmak isteriz! 

Hazreti Cafer kendini tutamayıp cevabı yapıştırdı: 

− Siz insanları, düşünce ve inançlarından dolayı kınar, kimseye zarar vermeksizin, düşünce ve inançlarının gereğini yapmak istemelerinden dolayı mı cezalandırmak istersiniz?.. Yazıklar olsun sizin gibi cahil ve bâtıla saplanmış kişilere, ki sadece kendi inançlarının gereğini yapmak ve inandığı gibi yaşamak isteyen kimseleri suçlar ve cezalandırmak istersiniz! 

Hazreti Cafer’in bu patlayışından sonra Necaşi sordu: 

− Peki, siz sâlik olduğunuz şeyi ne diye terk edip, başka bir dine uydunuz?.. Bu yeni dinde nedir? Ne kavminiz, ne biz ve ne de başka bir kavim bu din üzere olmadığına göre, nasıl bir dindir bu yeni din?.. 

Bunun üzerine Hazreti Cafer yeni dini anlatmaya başladı: 

− Ey Necaşi! Biz öylesine cahil bir millettik ki; putlara tapar, türlü kötülükler yapar, kadın erkek bilmez bir hayat yaşardık! Günümüz içki ve kumar ve şehvet âlemleri içinde geçerdi! Söz daima kuvvetlinindi; zayıfın yaşama hakkı yoktu!..

Bu hâl, Allâh bize; soyunu-sopunu, doğruluk derecesini, iffet ve nezaketini çok iyi bildiğimiz, EMİNlâkabıyla çağırdığımız bir şahsı Rasûl olarak gönderene kadar devam edip durdu… Bu Rasûl bizi, Allâh’ın Ahadiyetine inanmaya, O’na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın tapınageldiğimiz putları ve taşları bırakmaya davet etti… 

Daima doğru konuşmayı, emanete hıyanet etmemeyi, akrabalık haklarını gözetmeyi, komşuların hakkına riayet etmeyi, günahlardan ve kan dökmekten kaçınmayı, her türlü ahlâksızlıktan uzak durmayı emretti… 

Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmeyi; güç ve kuvvetin sadece Allâh’a ait olduğunu, her ne olursa Allâh’ın emriyle olduğunu, yerleri ve semâları Allâh’ın yarattığını bildirdi; Ona namaz kılmamızı, zekât vermemizi emretti..! 

Netice olarak biz de bu Allâh Rasûlü’nun dediklerine inandık ve söylediklerine iman ettik… Allâh’a hiçbirşeyi ortak koşmaksızın ibadete başladık O, neyin helal olduğunu bildirmişse; onu helal; O, neyin haram olduğunu bildirmişse de; onun haram olduğunu kabul edip buna göre hareket etmeye başladık… 

Bundan sonra da kavmimiz bize düşman kesildi… Bize yapmadığı zulmü bırakmadı… Allâh’a ibadet etmekten geri çevirip, tekrar putlara taptırmak için bize yapmadıkları eziyeti bırakmadılar… Bizi perişan ettiler… 

Bize eskiden yapmakta olduğumuz kötülükleri yeniden yaptırmak için etmedikleri zulüm kalmadı… Bütün gayeleri bizim, bu anlattığımız nice güzel işlerden ayrılıp, onların içinde bulunduğu sapıklığa dönmemizdi… 

İşte bu şartlar altında biz de yurdumuzu terk ederek senin ülkene sığınmak zorunda kaldık… Seni, bütün diğer hükümdarlara tercih edip, senin himayene koştuk… Biz, senin yanında asla haksızlığa uğramayacağımıza inanıyoruz… İşte bu sebeple de senin yurduna geldik… 

“Secde etmeme” meselesine gelince: Biz seni Rasûlullâh’ın selâmı ile selâmladık… Biz kendi aramızda dahi birbirimizi böyle selâmlarız… Zira cennete girenler dahi, girdikleri zaman böyle selâmlanır. 

“Secde etme”ye gelince… Biz Allâh’tan gayrına secde etmemek için yurdumuzu terk ettik… Allâh’tan gayrına secde edilmez diye iman ediyoruz… Dinimiz böyle emrediyor… Dolayısı ile senin de bizden secde etmemizi istemeyeceğini umarız… 

Bu cevap üzerine Necaşi, Hazreti Cafer’e sordu: 

− Sizin yanınızda Allâh’ın emirlerini ihtiva eden bir şey var mıdır?.. 

Kur’ân-ı Kerîm’in bazı âyetleri Hazreti Cafer’in yanında bulunuyordu: 

− Evet, var..?

− Öyle ise bana okusana onlardan biraz! 

Ve Hazreti Cafer, Ankebût Sûresi’nin baş tarafınından okumaya başladı: 

“Elif, Lâm, Mim!.. 

İnsanlar denenip (kendilerince) ne olduklarının sonucu görülmeden “İman ettik” lafıyla kurtulacaklarını mı sandılar!

Andolsun ki onlardan öncekileri de sınav objeleriyle denemişizdir… Allâh (dışarıdan bir tanrı gibi değil – hakikatleri olarak) elbette (sözlerinde) sadıkları açığa çıkarıp bilecek ve elbette yalancıları da açığa çıkarıp bilecek.

Yoksa o kötülükleri yapanlar bizi geçip gideceklerini mi sandılar… Ne kötü hüküm veriyorlar!

Kim Allâh’ın likâsını (ismi Allâh olanın, şuurunda Esmâ’sıyla açığa çıkışını fıtratınca yaşamayı) umuyorsa, (bilsin ki) muhakkak ki Allâh’ın takdiri olan bedenli yaşam sürecinin sonu elbette gelir! “HÛ”; Es Semi’dir, El Aliym’dir. 

Kim (bu imanı, hakikati yaşamak için) hırs – azim ile çalışırsa, yalnızca kendi benliği için bu savaşı vermiş olur (Cihadı Ekber – büyük savaş)! Muhakkak ki Allâh, âlemlerden (Esmâ bileşimi birimselliklerden) elbette Ğaniyy’dir (“HÛ”viyeti {ZÂT’ı} itibarıyla, Esmâ’sında açığa çıkanlarla kayıtlanmaktan veya onlarla sınırlı tanımlanmaktan münezzehtir)!” (29.Ankebût: 1-6)

Bu âyetleri dinleyen Necaşi ve rahipler gayrı ihtiyarî kendilerini tutamayarak ağlamaya başladılar… Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslatıp göğüslerine dökülüyodu… 

Hazreti Cafer bundan sonra Kehf Sûresi’ni okumaya başladı… Necaşi, Hazreti Cafer Kurân’dan âyetler okudukça kendini tutamıyor; âdeta hıçkırarak ağlıyordu… Bu arada şöyle dediği duyuldu: 

− Allâh’a andolsun ki, bu Musa ve İsanın fışkırdığı kandilden yayılmaktadır!.. 

Ve daha fazla okunmasını beklemeksizin Mekkeli müşriklerin elçilerine döndü: 

− Derhâl burayı terk ediniz! Biliniz ki, bundan sonra onlar hakkında, ben ne bir kötülük düşünürüm, ne de onlara bir kötülük yapılmasına müsaade ederim… 

Bu konuşmalardan sonra Amr ve Abdullah, Necaşi’nin huzurundan dışarı çıktılar… 

Bir anda durum tamamen aleyhlerine dönmüş ve yapmak istediklerinin tam tersi bir netice ile karşılaşmışlardı… Ancak Amr bu netice ile susup oturacağa benzemiyordu pek! Arkadaşına döndü ve şöyle konuştu: 

− Andolsun ki ben onlara yapacağımı biliyorum… Bak onların büyük bir suçlarını Necaşi’ye ihbar edeyim de, görür onlar günlerini… 

Abdullah bir an durup düşündü ve bu teklife karşı çıktı: 

− Arada akrabalık var ne de olsa! Onlara büyük bir kötülük yapmak bu yabancı diyarda bize yakışmaz! Ne yapmayı düşünüyorsun?.. 

Fakat Amr direnmekte kararlı idi… Yapacağını açıkladı: 

− Ben de onların Meryem oğlu İsa’yı kendileri gibi Allâh’ın kulu kabul ettiklerini Necaşi’ye haber vereceğim… İşte o zaman görecekler günlerini! 

Ve ertesi sabah doğruca Necaşi’nin huzuruna varıp, müslümanlar için söylemek istediklerini bir bir anlattı: 

− Ey Necaşi, bu adamlar sizin Rasûlünüz İsa için olmadık sözler söylüyorlar… İnanmazsan bize, çağırt buraya onları da, sor kendin…

Necaşi bu sözler karşısında onları huzura çağırttı… Müslümanlar önce çekindiler… Acaba ne desek, diye düşündüler… Sonra da karar verdiler: 

− Allâh’ın Rasûlü bize ne demişse; biz de onu deriz… Allâh hakkımızda hayırlı olanı bize nasip eder elbet! 

Müslümanlar Necaşi’nin huzuruna çıktıklarında kendilerine soruldu: 

− Siz Meryem oğlu İsa hakkında ne düşünürsünüz?.. 

Sözcü Hazreti Cafer görüşünü anlattı: 

− Bizim kendi görüşümüz diye bir şey yoktur! Bizim görüşümüz Allâh ne buyurdu ise odur! 

Bize bildirilen ise şudur: 

− İsa, Allâh’ın kulu, Rasûlü, ruhu; dünyadan vazgeçerek, erkek tanımamış olan Hazreti Meryem’e ilka ettiği kelimesidir… İşte Meryem oğlu İsa hakkında İslâm Dini’nin görüşü bundan ibarettir… 

Necaşi, kendi görüşü olan bu buyruğu duyunca, şükretti… 

Her ne kadar çevresinde bulunanlar kendisine karşı hoşnutsuzluklarını belli etmek istedilerse de, onlara da aldırmadı… 

Müslümanlar bundan sonra uzunca bir süre burada rahat bir şekilde yaşayıp, ibadetlerini emrolunduğu şekilde kolaylıkla yapabildiler…