MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

Günlerden Cuma sabahı…

Ay, Ramazan’ın on yedisi…

Müslümanlar bir gazaya çıkıyorlar!.. Ya öldürecekler, muzaffer olacaklar, ve İslâmiyet dünyaya yayılacak… Ya da ölecekler, Allâh rızası için gazaya katılmalarından dolayı ŞEHÎD olacaklar; ve İslâmiyet de onların şehâdetiyle birlikte sönüp gidecekti…

Bu durumu çok iyi bilen Efendimiz AleyhisSelâm gaza meydanında bir kendi ordusuna baktı, bir de müşriklerinkine…

Müslümanlar, Efendimiz de dâhil 314 kişi idi… Kureyşlilerin sayısı ise binin üzerindeydi… Ellerini kaldırdı ve Allâhû Teâlâ’ya duaya başladı:

− Allâh’ım, bana olan vaadini yerine getir!.. Allâh’ım şu bir avuç İslâm cemaatını muzaffer eyle!.. Eğer onlar helâk olurlarsa şüphesiz ki İslâm Dini ortadan kalkar!..

Bu sırada Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanında Hazreti Ebu Bekir es Sıddîk (r.a.) bulunmaktaydı… O’nun böylesine ısrarlı bir şekilde duasını görünce, nihayet dayanamayıp şöyle buyurdu:

− Yâ Rasûlullâh, şüphesiz ki Allâh Sana olan vaadini yerine getirecektir!..

Hazreti Sıddîk’ın bu sözlerinden sonra Efendimiz AleyhisSelâm’ın üzerine bir rehavet çökmüştü.

Kendisini toparladığı zaman ise Hazreti Sıddîk’a şöyle buyurdu:

− Müjde yâ Ebu Bekir sana!.. Allâh’ın yardımı erişti işte!.. Şu gelen Cebrâil’dir!.. Kum tepeleri üzerinde, atının dizgininden tutmuş, silahlanmış emir bekliyor!..

Sonra üzerine zırhını giydi ve;

“Yakında o cemaat bozulacak, arkalarını dönüp kaçacaklar…” meâlindeki Kamer Sûresi’nin 45. âyetini okuyarak dışarı çıktı çadırından…

Hazreti Ömer bu an’ı, sonraları şöyle anlatır:

− Bu âyet nâzil olduğu zaman kendi kendime, acaba kimler bozguna uğrayıp kaçacak, kimler galebe çalacak, diye düşünmüştüm… Nihayet Bedir günü gelip de, Rasûlullâh AleyhisSelâm’ın bu âyeti okuduğunu görünce anladım ki, Yüce Allâh meğer Kureyşli müşrikleri bozguna uğratacakmış…

Bu arada müşrikler arasında Utbe bin Rebia, hâlâ müşrikleri harpten men etmek için uğraşıyor ve bu yüzden de Ebu Cehil ile de devamlı çekişiyordu… Ancak Utbe’nin gayretleri bir türlü netice vermiyor, Ebu Cehil daima karşı çıkıyordu. Bedir gazası mukadderdi… Mukadder olan şeyin önüne geçmek ise hiçbir yaradılmış için mümkün olmazdı!..

İşte böylece Bedir Gazası başlıyordu…

Allâhû Teâlâ bu savaşın başlaması sırasında Enfâl Sûresi’nde belirtildiği gibi meleklere emir vermişti:

Muhakkak ben sizinle beraberim…İman edenleri sâbitleyin… Hakikat bilgisini inkâr edenlerin kalplerinde korku oluşturacağım… (Onların) boyunlarının üstüne vurun (vehim üzere sâbitleyin) ve onların her parmağına darbedin.”(8.Enfâl: 12)

Allâhû Teâlâ, Rasûlü Ekrem AleyhisSelâm Efendimiz’e de:

Hani siz Rabbinizden yardım istiyordunuz da: “Muhakkak ki ben, birbiri ardınca bin melâike ile size yardım ediyorum” diye size icabet etmişti.” (8.Enfâl: 9) diye vahyolundu…

Ve Efendimiz:

“Aman Allâh’ım!.. İmdat ve inayet buyur!..” diye yalvardıkça da, üç bin melekle imdat olundu…

Bedir gazasında bulunan hemen her sahabi, Allâhû Teâlâ’nın kendilerini meleklerle takviye ettiğini, ve bunun aşikâr göründüğünü çeşitli yerlerde anlatmışlardır…

Nitekim burada, parantez içine alarak not etmeyi lüzumlu görüyorum… Yaşlı okuyucularımızın rahatlıkla bileceği gibi, yakın tarihimizde Çanakkale müdafaasında İngiliz ve müttefiklerine karşı Boğazı tam bir fedakârlıkla koruyan müslüman askerlerin arasında da, eski İslâm kıyafeti içinde melekler görülmüş ve hatta daha sonra bir İngiliz muharriri eserinde;

“O gün Çanakkale’yi koruyan Türk ordusu içinde şimdiye kadar hiç görmediğimiz kıyafet ve heybette insanlar vardı… Ki müdafaalarında bu kimselerin çok büyük yardımları dokundu ve bizden bazılarını esir etti…” şeklinde yazmıştır.

Bedir Muharebesi, münferit çarpışma hâlinde başlamıştı… Kureyşlilerin başkumandanı mahiyetinde bir durumu olan Utbe bin Rebia, kardeşi Şeybe ile oğlu Velid’i yanına alarak ortaya atılmış ve Haşim oğullarından kendilerine rakip istemişti.

Onların bu meydan okumasına karşılık, Utbe’nin müslüman olan oğlu Ebu Huzeyfe karşı çıkmak istedi… Ancak Efendimiz ona mâni oldu… Bu defa ensardan Muaz, Muavviz ve Abdullah bin Revaha ortaya çıkmak istediler Kuteyş’lilerle çarpışmak için…

Ancak Efendimiz kendi safından ilk çarpışacakların ensardan olmasını da istemiyordu…

Bu sebeple onlara da mâni oldu…

− Yâ Âli!.. Yâ Hamza!.. Yâ Ubeyde bin Haris!.. Haydi gösterin şunlara İslâm’ın kuvvetini… Allâh’ın Nûru’nu bâtılla söndürmek isteyenlere hadlerini bildiriniz!..

O zamanlar, normal olarak yapılan orduların birbiriyle mücadeleye girişmesinden evvel, böyle mübarezeler yapılması âdetti… Yani, bir ordudan cengâver birisi çıkar ve karşı taraftan kendisine lâyık bir rakip dilerdi… Böylece öbür taraftan da onun seviyesinde bir er çıkartılır ve bu ikisi boy ölçüşürlerdi… Bazen bu durum iki üç defa tekrarlanır, böylece de, muhabirler iyice kızışırdı…

Bundan sonra Hazreti Âli Kerremallâhu veche ile Hamza (r.a.) müşriklere karşı çıktılar… Başlarında miğferleri, sırtlarında zırhları vardı… Utbe evvela onları başlarındaki miğferler dolayısıyla tanıyamadı ve sordu:

− Kendinizi bildirin de, anlayalım kim olduğunuzu?.. Eğer bizim dengimiz iseniz sizinle çarpışalım… Kimlerdensiniz?..

Bizimkiler kendilerini tanıttılar:

− Ben Ubeyde bin Haris’im!..

− Ben Âli bin Abdulmuttalib’im!..

− Ben Hamza’yım!..

Bu isimler Kureyş’in en cengâver sayılan isimlerinden olduğundan, müşrikler onları rakip olarak kabul ettiler ve:

− Evet, sizler bize denksiniz!.. Haydi gösterin kendinizi!.. diyerek bizimkilerin üzerine saldırdılar…

Ubeyde bin Haris (r.a.), kendisi gibi yaşlı olan Utbe bin Rebia ile;

Hazreti Âli Kerremallâhu veche, Velid bin Utbe ile;

Hazreti Hamza (r.a.), Şeybe bin Rebia ile çarpışmaya başladılar…

Hazreti Âli, Velid’i; Hazreti Hamza da Şeybe’yi çok geçmeden kolaylıkla öldürdü…

Ubeyde ile Utbe ise yaşlılıklarından dolayı kolay kolay netice alamıyorlardı ki, bu yüzden birbirlerini ayakta duramayacak bir şekil de yaralamışlardı… Bu arada Hazreti Âli ile Hazreti Hamza koşarak onlara yetişip, Utbe’yi geberttiler… Böylece Mekkeli müşriklerin en azılılarından üçü, daha Bedir gazasının başında cehennemi boylamışlardı…

Bu savaşta ilk ortaya çıkan olması sebebiyle Hazreti Âli sonraları şöyle buyurmuştu:

− Kıyamet gününde ben, Allâh katında müşriklerle muhakeme olunmak üzere duruşmak için ilk diz çöken kimse olacağım!..

Ancak bu ilk çarpışma sırasında Utbe, Ubeyde (r.a.)’ın ayağını bilekten kesmişti… Bu yüzden bu ayağından devamlı kan kaybediyordu… Hazreti Âli ile Hazreti Hamza onu kucaklayarak Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanına döndüler… 

Ubeyde yaralı hâliyle Efendimiz AleyhisSelâm’a sordu:

− Yâ Rasûlullâh, ben şehîd miyim, değil miyim?.. Efendimiz buyurdu:

− Evet, şehîdsin!..

Ubeyde (r.a.), savaşın bitişinden sonra dönülürken, aldığı yara yüzünden ölmüş ve dolayısıyle şehîd olarak Allâh’a dönmüştü…

Artık sıra toplu savaşa gelmişti…

Müşrikler müminleri az görüyorlar ve bu yüzden akılları sıra bir an evvel onların işlerini bitirmek istiyorlar; buna karşılık Allâhû Teâlâ da müşrikleri müminlerin gözünde az göstererek savaşa cesaretlendiriyordu…

Nitekim bu husus şu âyeti kerîme ile anlatılıyordu…

Hani siz karşı karşıya geldiğinizde onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu… Allâh, hükmü verilmiş olayı oluşturdu! (Nihayet) tüm işler Allâh’a döndürülür.”(8.Enfâl: 44)

Diğer taraftan müşrikleri harbe teşvik eden şeytan da onları terk edip gitmişti… İnsan sûretine girerek yaptığı kandırmacalarda muvaffak olmuş, müşrikleri müslümanların karşısına çıkartmış ve neticede de, her zaman yaptığı gibi, müttefikini bırakıp kaçmıştı…

İşte bu durum da Enfâl Sûresi’nin 48. âyetinde anlatılıyordu…

Hani şeytan onlara davranışlarını süsledi ve (şöyle) dedi: “Bugün sizi kimse yenemez! Ben de muhakkak sizin yanınızdayım”… İki grup birbirini görünce iki topuğunun üzerine gerisin geri çarketti ve: “Muhakkak ben sizden ayrıyım! Gerçekten ben sizin göremediğiniz şeyleri görüyorum… Muhakkak ben Allâh’tan korkarım… Allâh “Şediyd’ül Ikab”dır (suçların sonuçlarını en şiddetli şekilde yaşatan)!” dedi. (8.Enfâl: 48)

Yukarıda da belirtildiği gibi melekler İslâm ordusuna yardıma gelmişlerdi… Sayıları beş bini aşıyordu… Efendimiz AleyhisSelâm, Hazreti Âli Keremallâhu veche ile Hazreti Sıddîk (r.a.)’a harpte;

− Sizden birinizin yanında Cebrâil, diğerinin yanında da Mikail ve İsrafil bulunuyor…

Savaşta birçok defa, müslümanlar daha kılıçlarını sallamadan, karşılarındaki müşriğin öldürüldüğünü görüyordu…

Artık müslümanlar ile müşrikler tam olarak birbirlerine giriyorlardı ki, Efendimiz AleyhisSelâm bir avuç kum alarak, Kureyşlilerin üzereine savurdu ve arkasından da diledi:

− Yüzleriniz kararsın!.. Allâh’ım onların kalbine korku saç!.. Ayaklarına titreme ver!..

Savaşta Ebu Eyyub el Ensari Halid bin Zeyd (r.a.), Efendimiz AleyhisSelâm’ın muhafızlığına seçilmişti… O’nu savaş meydanında gören Efendimiz AleyhisSelâm yanına çağırmış ve savaş boyunca yanında bulunmasını istemişti… Böylece hâlen İstanbul’un Eyüp namıyla maruf mahallinde ziyaret edilen Hazreti Halid (r.a.) bu savaşta da Efendimiz’in muhafazasına tayin olunmuştu…

Ortalık göz gözü görmeyecek kadar birbirine girmiş, karmakarışık olmuş bir sahne durumundaydı… Zaman ilerledikçe müslümanlar hasımlarına ağır basıyorlar; Kureyşli müşriklerin ileri gelenlerini teker teker ya öldürüyorlar ya da esir alıyorlardı…

Efendimiz’in yanında, O’nu müdadafa etmek için bulunanlarla birlikte duran Sa’d bin Muaz (r.a.)’ın ise bu durum hiç hoşuna gitmemişti… Sordu:

− Ey Sa’d, vallâhi bana öyle geliyor ki, sen arkadaşlarının yaptıklarını tasvip etmiyorsun!..

Bunun üzerine Hazreti Sa’d fikrini açıkladı:

− Evet yâ Rasûlullâh!.. Allâh’ın bizi müşriklerle ilk defa karşılaştırdığı bu ilk gazada onları öldürmek ve asla bir daha toparlanamayacakları şekilde ağır mağlubiyete uğratmak, onları esir alıp sağ bırakmaktan çok daha iyidir!..