İNSAN VE SIRLARI 1

Ahmed Hulûsi

Niyâzi Mısrî’nin şu satırları ile devam edelim…

Allâh bana açıkça gösterdi ki; kendisinden başkasının ne zâhirde, ne bâtında varlığı yoktur. Yalnız var sanılır! Bana bildirdi ki, ârifin sırrında, vücuddan fakr tamam olmayınca, perdesiz doğrudan doğruya Hakk’ın vechine bakması mümkün olmaz… Nitekim yüce Allâh buyurmuştur;

‘O gün bazı yüzler sevinçli, Rabbine nâzırdır.’

Varlığı atmazsa, Allâh’ın göklere ve yere arz ettiği, onların kabulden imtina ettiği, sadece insanın yüklendiği “Vücud” emanetini ödememiş olur! Ve bu suretle büsbütün hıyanetten kurtulamaz! Allâhû Teâlâ;

‘Allâh hainleri sevmez!’ âyeti ile ifade ettiği üzere onu sevmez…

O’nun gözünden perde nasıl kalksın ve nasıl Allâh’ı görsün ki; O, Hakk’ın olan vücudu kendine mâl etmektedir! Oysa “fakr”ın tanımı, Allâh’tan başka her şeyden varlığı almaktır. Varlıklara ait vücud kalkınca, Hak görünür ve hiç kaybolmaz!.. Dersen ki vücud, görünürde ve gerçekte Allâhû Teâlâ’nın ise, o hâlde ârif kim?.. O’na bakan kim? O’nu gören kim?.. Derim ki, vücud birdir, amma mertebeleri çoktur! Bir mertebede muhiblikle, bir mertebede de mahbûblukla görünür; bir mertebede gül olur, diğerinde bülbül…

“Fütûhat-ı Mekkiye”nin başında Muhyiddini Arabî’nin şöyle bir şiiri vardır;

 

Rab Hak’tır, kul Hak’tır;

Ah bileydim, kimdir mükellef?

Kuldur dersem, o ölüdür!..

Rab’dır dersem; o hâlde,

“Rab” nasıl olur mükellef?

 

Kul “Hak”tır, Rab “Hak”tır!.. “Kul” adıyla kastedilen ve “Rab” adıyla kastedilen varlık aynı varlıktır!.. Öyle ise, bu “mükellefiyet” denen şey nereden ve nasıl çıkıyor?..

“Hak” ismi ile kastettiğimiz varlık, her zerrede, her zerre adı altında tümüyle; yani, Zâtıyla, sıfatı dediğimiz benliği Hüviyeti ile; ve bu benliği, hüviyetine ait sayısız mânâlar ve bu mânâların bir kısmının isimleri olan Esmâ ül Hüsnâ ile; ve bu mânâların ortaya çıkışı demek olan, Efâl mertebesi hâli ile mevcuttur… Kısacası, her “zerre” Hakk’ın varlığı dışında hiçbir şeye sahip değildir!..

Bu böyle olunca tahta, taş, hayvan, nebat, gaz, Dünya, yıldız, galaksi, kara delik veya boşluk gibi hangi isimle neyi kastedersek edelim, bu isimlerin müsemması olan varlık ancak ve ancak “Hakk”ın varlığıdır!.. İsimlerin müsemmasında, Hakk’tan gayrına ait hiçbir varlık kesinlikle mevcut değildir.

Bunu böylece anladıktan sonra, yani varlığın tamamıyla ilâhî isimler diye kastettiğimiz mânâların çeşitli terkiplerden başka bir şey olmadığını anladıktan sonra, yapılacak iş nedir?

Eğer bunu anladıysak, bundan sonraki ilk aşamada, kendimize ait olarak zannettiğimiz varlığımızın, var olmadığını idrak etmek gerekir.

Yani, Hilmi ismi ile kastedilen müsemma, Allâh’ın çeşitli vasıflarının terkip hükmü ile zuhurundan başka bir şey olmadığına göre; artık burada “Hilmi” diye Allâh’tan gayrı bir varlığın varlığı söz konusu olamaz… Hilmi ismi ile işaret edilen varlık bir ilâhî mânâlar terkibi olduğuna göre, bu ilâhî mânâların da, o ilâhın varlığından ayrı bir yere ait olması söz konusu olamayacağından, benliğinin özünün, “Hakk”ın benliği olduğunu müşahede durumuna girersin…

Herhangi bir mahalde herhangi bir sebeple Hak ismi geçtiğinde bu isimden muradın kendi aslın olduğunu hisseder ve yaşarsın… Bunu yaşamanın, müşahedenin neticesinde ise kendi hakikatini tespit etmeye çalışırsın.

Neydi Hakikatin?..