MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

Ve biz de artık fazla vakit geçirmeden o mübarek güne uzanalım ve Risâletin bildirildiği günlere gelelim… 

Efendimiz otuz dokuz yaşına geldiği zaman durumunda eskiye kıyasla muazzam bir gelişme başladı… Zaten zamanının çoğunu Hira (Nûr) dağındaki mağarasında geçiren Efendimiz, çeşitli sesler duymaya başlamıştı ki, bazı nûrları görür bir hâle gelmişti! 

Bu hâl öylesine ileri gitmeye başlamıştı ki, artık yolda yürürken ağaçlar, kayalar kendini ismi ile çağırıyor; kendisine selâm veriyorlardı… Efendimiz, Mekke’den üç mil (beş-altı kilometre) uzaktaki Hira dağındaki mağarasında istediği gibi, dilediği zaman ibadet ettikten sonra şehre dönüyor ve Kâbe’yi yedi defa tavaf ediyordu… 

Nihayet bu idrak edilemez hâl gelişti ve Efendimiz kırk yaşına altı ay kadar bir zaman kala, gün gibi aşikâr rüyalar görmeye başladı… Gece gördüğü rüyalar, ertesi gün aynen çıkıyordu… Gece rüyasında, kimi, nerede, ne iş yaparken görmüşse, ertesi gün de, aynı şahsı aynı işi yaparken görüyordu… 

Bu durum da altı ay kadar sürdü… Milâdi tarih ile 611 yılının Şubat ayına rastlayan Ramazan ayı idi. Ve muhtemelen de Kadir gecesiydi ki o gece, Efendimiz gene Hira dağında ibadetle meşgûldü… 

Gelin şimdi bundan sonrasını Sahihi Buhari’den, Hazreti Aişe’nin ağzından dinleyelim: 

“Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem’in ilk vahiy başlangıcı, uykuda sahih rüya görmek olmuştur… Hiçbir rüya görmezdi ki, sabah aydınlığı gibi vazıh ve aşikâr zuhur etmesin… 

Ondan sonra kalbine yalnızlık muhabbeti ilka olundu… Artık Hiradaki mağara içinde halvet güzelliğini yaşayıp; orada belli bir sureyi ibadetle geçirip, zamanını böylece değerlendirirdi… 

Sonra tekrar eşinin yanına döner, kısa bir süre onunla ilgilenir ve tekrar yiyecek alıp dağa geri dönerdi…

Nihayet Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem’e bir gün Hira’daki mağarada bulunduğu sırada emr-i Hak (yani vahiy) geldi… Şöyle ki, bir melek O’na gelip: 

− Oku!.. dedi. O da: 

− Ben okuyamam!.. cevabını verdi

Zâtı Akdes Risâlet Penahı buyurdu ki: 

O zaman melek beni alıp gücüm kesilinceye kadar sıkıştırdı. Sonra beni bırakıp yine; 

− Oku!.. dedi. 

Ben de; 

− Okuyamam! dedim… 

Nihayet beni alıp üçüncü defa sıkıştırdı sonra beni bırakıp: 

− MAHLÛKATI YARATAN RABBİNİN İSMİYLE OKU!.. O İNSANI ALAKTAN (pıhtılaşmış kandan, genlerden) HALKETTİ… OKU, RABBİN EKREMDİR Kİ O KALEMLE ÖĞRETTİ… dedi.”

 Bunun üzerine Rasûlullâh sallâllâhu aleyhi vesellem, kendisine vahyolunan bu âyeti kerîmeleri tekrarlayarak, yüreği titreyerek döndü… 

Hatice bin Huveylid’in yanına girerek: 

− Beni sarıp örtünüz, beni sarıp örtünüz!.. buyurdu. 

Heyecanı geçinceye kadar vücudu mübarekesini sarıp örttüler… Ondan sonra Hazreti Muhammed sallâllâhu aleyhi vessellem vuku bulan hâli Hatice’ye naklederek:

− Kendimden korktum!.. dedi.

Hatice (radıyallâhu anh) da cevap verdi: 

− Öyle deme! Allâh’a kasem ederim ki, Allâh hiçbir vakit seni utandırmaz… Çünkü sen akrabana bakarsın, işini görmekten âciz olanların ağırlığını yüklenirsin; fakire verir, kimsenin kazandırmayacağını kazandırırsın… Misafiri ağırlar; Hak yolunda zuhur eden olaylarda lüzumlü şeylerle (halka) yardımedersin! 

Bundan sonra Hatice (r.a.), Hazreti Rasûlü Ekrem’i birlikte alıp amcaoğlu Varaka bin Nevfel bin Esed bin Abdül Uzza’ya götürdü… Bu zât, zamanı cahiliyette Hristiyanlık dinine dâhil olmuş bir kimse olup,İbranice yazı bilir ve İncilden meşiyyeti ilâhiye taalluk ettiği mikdarda öteberi yazardı… 

Varaka gözleri âmâ terki dünya olmuş bir piri fâni idi… Hatice (r.a.) amcaoğlu Varaka’ya: 

− Amcaoğlu, dinle bak, kardeşinin oğlu ne söylüyor! dedi… Varaka: 

− Ne var kardeşim oğlu? diye sorunca, Rasûlullâh (aleyhisSelâm) gördüğü şeyleri kendisine ihbar etti. Bunun üzerine Varaka dedi ki: 

− Bu gördüğün, Allâhû Teâlâ’nın Musa’ya (aleyhisSelâm) tenzil ettiği Nâmûsdur. Ah keşke senin davet günlerinde genç olsaydım. Kavmin seni çıkardıkları zaman keşke ber-hayat olsam! 

Bunun üzerine Rasûlullâh (aleyhisSelâm): 

− Onlar beni çıkaracaklar da mı? diye sordu… O da: 

− Evet, zira senin gibi bir şey getirmiş bir kimse yoktur ki, düşmanlığa uğramasın… Şayet senin davet günlerine yetişirsem, sana son derece yardım ederim… 

Ondan çok geçmedi Varaka da vefat etti… (Ve bundan sonra da ) Vahye ara verildi…” 

Efendimiz’in Hazreti Hatice ile birlikte Varaka’dan döndükten sonra da bir zaman korkusu geçmemişti… 

Bu devrede Efendimiz kırk, Hz. Hatice ise 55 yaşındaydı… Bir gün evde oturuyordu ki, birdenbire odada, daha önce de görmüş olduğu Cebrâil (yahut Cibrîl, aynı isimlerdir) ile karşılaştı… Derhâl Hazreti Hatice’ye seslendi!.. 

− Yâ Hatice, bak o melek gene geldi işte! 

Bunun üzerine Hazreti Hatice yanındaki bir sedire oturdu ve: 

− Mâdemki öyle, gel sağ yanıma otur! dedi. 

Efendimiz de Hazreti Hatice’nin dediklerini yaparak onun sağ yanına oturdu… Bundan sonra Hazreti Hatice sordu: 

− Şimdi hâlâ o meleği görüyor musun? 

− Evet, görüyorum yâ Hatice! 

Hazreti Hatice bundan sonra Efendimiz’i sol yanına oturttu ve gene aynı suali sordu: 

− Şimdi hâlâ o meleği görüyor musun? 

− Evet, görüyorum yâ Hatice!

Bunun üzerine Hazreti Hatice, Efendimiz’i kucağına oturttu… Ve tekrar sordu: 

− Gene görebiliyor musun? 

− Evet! 

Bunun üzerine Hazreti Hatice başını, kollarını açtı ve eteğini kaldırdı ve bu hususi hâl üzere tekrar sordu: 

− Ya şimdi hâlâ görüyor musun? 

− Hayır, şimdi kayboldu! 

− Onun bir melek olduğuna kanaat getirdim! Zira o cin olsaydı, mahrem bir hâlde olmamıza rağmen yanımızdan kaçmazdı… 

Hazreti Hatice’ye muhtemelen bu deneyi amcaoğlu Varaka öğretmişti, tamamıyla ikna olabilmeleri için… 

Cibrîl AleyhisSelâm ilk vahyi getirmesinden bir zaman geçti ki, hiçbir vahiy nâzil olmadı… Bu “fetret”kelimesiyle ifade olunan devir bir deyişe göre on beş gün, ve diğer nakillere göre de bir ay, üç ay, bir sene, yahutta üç sene sürdü… 

Efendimiz vahyin kesilmesinden dolayı büyük üzüntü duydu… Bu yüzden birkaç kere yüksek dağ tepelerinden kendini aşağıya atmak istemişse de, birdenbire görünen İsrafil AleyhisSelâm O’na mâni oldu… 

Nihayet bir gün… Gene bundan sonrasını Efendimiz’in ağzından dinleyelim: 

Ben (bir gün) yürürken, birdenbire gökyüzü tarafından bir ses işittim… Başımı kaldırdım, birde baktım ki, Hira’da bana gelen melek (yani Cibrîl AleyhisSelâm) semâ ile arz arasında bir kürsü üzerinde oturmuş! Çok ziyade korktum… (Evime) dönüp: 

− Beni örtün, beni örtün demeye başladım… Bunun üzerine Allâhû Teâlâ: 

EY MÜDDESSİR (bürünmüş olan)!

KALK DA UYAR!

RABBİNİN YÜCE AZAMETİNİ FARK ET!

ELBİSELERİNİ (bilincini – beynini) ARINDIR!

RÜCZ’DEN (her türlü şirkten, yanlış değerlendirmekten) KAÇIN!”

âyetlerini inzâl etti. 

Efendimiz’e Kurân’ın nâzil olması, görüldüğü üzere vahiy olaraktır. Vahiy, sekiz ayrı şekilde izhar olmuştur. 

Şimdi kısaca Efendimiz’e ne şekilde vahiy geldiğini inceleyelim… 

Birinci mertebe: Rüyayı sâdıka’dır (gerçek rüya). Yukarıda naklettiğimiz birinci hadîs-î şerîfte görüldüğü gibi, Nübüvvetin ilk altı ayında Efendimiz gece bir rüya görmezdi ki, ertesi günü aynen çıkmasın… Hatta bazen vahyin Efendimiz’e rüyada bile nâzil olduğu vâki bulunmaktaydı… 

İkinci mertebe: Yakaza hâlinde, yani gözleri kapalı uyanık bulunurken, Cibrîl görünmez, fakat vahiy olunması icap eden âyetleri Efendimiz’in kalbine ilka ederdi… Nitekim; 

Şüphesiz Ruh-ül Kuds Cibrîl AleyhisSelâm kalbime şu sözü nefh etti: 

Hiçbir nefs, bütün rızkını tamam olarak almadıkça ölmez… Öyle ise Allâh’dan sakınınız da rızkınızı güzel, meşru, mürüvvete lâyık yollardan arayınız!” 

Hadîs-î şerîf’i bu çeşit vahiy mertebesidir… 

Üçüncü mertebe: Vahyin bu mertebesinde, Cibrîl AleyhisSelâm bir insan sûretinde gelir ve emirleri Efendimiz’e tebliğ ederdi… Cibrîl AleyhisSelâm insan sûretine girdiğinde umumiyetle sahabeden Dihye bin Halife el Kelbi’yi tercih eder ve onun sûret ve kıyafetinde gelirdi… Bundan başka bazen bir Arabi sûretinde de geldiği vâki olurdu… 

Dördüncü mertebe: Bu mertebedeki vahyin inzâlini açıklamadan önce, Efendimiz AleyhisSelâm’ın durumu izah eden birkaç hadisini nakledelim: 

Allâhû Teâlâ semâda bir hüküm ve kazayı ilâhîyi tebliğ buyurmak istediği zaman, melekler bir kayaya çarpan demir zincir gibi gelen kavli celîli Rabbül izzete karşı kemâli huşûlarından dolayı kanatlarını çırpıp, huşû içinde secdeye kapanırlar… 

İçlerinden haşyet kalkınca; Rabbimiz ne buyurdu, diye birbirlerine sorarlar… Ve birbirlerine, Rabbimiz Hakkı buyurdu, derler… Yüce kibriyâ sıfatıyla muttasıf olan O’dur, derler…” 

İbni Mes’ud (r.a.)’dan mervi olan bir hadis: 

“Allâhû Teâlâ bir Emri Subhaniyi vahyetmek istediğinde, Allâh haşyetinden dolayı semâyı bir titreme alır… Ehli semâvat bunu duyunca, hemen bihut bir hâlde düşüp secdeye kapanırlar… İlk kendine gelenCibrîl AleyhisSelâm olur… Ve vahyi ilâhîyi hâmil olarak gönderildiği yere gider… İster semâda ister arzda tebliğ edeceği mahale varıncaya kadar, semâdan semâya geçtikçe melekler; Rabbimiz ne buyurdu? diye sorarlar… O da: Hakkı buyurdu!.. der. Ülüvvü Kibriyâ sahibi O’dur; cevabını verir… Melekler de onun cevabını tekrar ederler…” 

Yukarıda ki hadislerde buyurulduğu üzere, meleklerin de vahiy alışı bu mertebeye girer… 

İşte bu vahiy hâlinde Efendimiz AleyhisSelâm en soğuk günlerde dahi çok terler, üzerine bindiği deve dahi bu ağırlığa tahammül edemeyerek yere çökerdi. 

Nitekim Arafat’ta Efendimiz AleyhisSelâm deveye binmiş bir hâlde iken, Sûre-i Mâide’nin nüzûlü sırasında bu hâl meydana gelmişti… Devenin bacakları az daha hurdahaş hâle geliyordu… 

Gene böyle bir vahy hâlinde iken, Efendimiz’in dizleri vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sabit’i Ensari (r.a.)’ın dizi üzerinde iken, Zeyd öylesine bir ağırlık hissetmişti ki, az daha bacağının kırılacağını hissetmişti… Bu durumu vahiy kâtibi olan Zeyd (r.a.) şöyle anlatırdı: 

− Rasûlullâh AleyhisSelâm’a gelen vahyi yazardım. Vahiy nâzil olduğu zaman Rasûlullâh AleyhisSelâm’ı bir sıkıntı kaplar, inci taneleri gibi şiddetli bir ter dökerdi de ondan sonra açılırdı… Kendileri bazen söylerler, ben de yazardım… İşimi bitirinceye kadar zahmet çekerdim ki, ayağım kırılıyor zanneder ve artık bir daha yürüyemem derdim… Sûre-i Mâide nüzûl ettiğinde de sûrenin ağırlığından bir vahiy kâtibinin az kalsın bilekleri kırılacaktı 

Ebu Hüreyre (r.a) ise bu durumu şöyle naklederdi: 

− Vahy nâzil olduğunda, Rasûlullâh tamamlanmasına kadar, hiçbirimiz başımızı kaldırıp mübarek yüzüne bakamazdık… Vahiy nâzil olurken, en evvel vücudu âlilerine bir titreme gelirdi… Kendilerini gam ve hüzün istila eder, vechi mübarekleri kül gibi olur, gözlerini kaparlar ve horultuya benzer, şiddetli şiddetli nefes alırlardı 

Ayrıca böyle vahyolma sırasında dışardan da bir şeyler duyulur, his olunurdu… Bunu da Hazreti Ömer (r.a.) şöyle anlatır: 

− Vahy nâzil olduğunda Rasûlullâh AleyhisSelâm’ın çevresinde kovan etrafındaki arıların uğultusuna benzer bir ses işitilirdi… 

Beşinci mertebe: Cibrîl AleyhisSelâm aslî sûret ve heyetiyle, her biri semâyı göstermeyecek kadar muazzam olan altı yüz kanadı ile görünüp Allâh’ın emirlerini vahyederdi… Bu çeşit vahy iki defa meydana gelmişti… Birincisi Risâletin başlangıcında vahye ara verilmesinin hemen akabinde olmuştu… Bu vahyin sırasında Cibrîl’i aslî heyetiyle gören Efendimiz istiğrak hâline geçmişti. 

İkincisi ise Leyle-i Mirâc’da meydana gelmişti. Sidret-ül Münteha’nın yanında meydana gelen bu görüntüde ise Efendimiz AleyhisSelâm’ın bir şiddete maruz kaldığına dair bir delil bulunmamaktadır… 

Altıncı mertebe: Bu vahiy çeşidi de Mirâc’da olmuştur. Beş vakit namazın farziyeti Efendimiz AleyhisSelâm’a Allâhû Teâlâ tarafından araya bir melek girmeksizin, direkt olarak bildirilmiştir. Tıpkı Musa AleyhisSelâm’ın Tûr’da Allâhû Teâlâ ile konuşması gibi… Bu vahiyde konuşma var, fakat görüş yoktu. 

Yedinci mertebe: En ağırı bu vahiy çeşitidir ki bunu ifade etmek çok zordur… Ancak şu kadar söylenebilir: 

Efendimiz AleyhisSelâm’ın Mirâc’da olduğu bir sırada hiçbir perde olmaksızın ve söz olmaksızın Allâhû Teâlâile görüşmesidir. Bunu, ölümü tatmamış hiçbir insan idrak edemez, bu sebeple de bunun üzerinde fikir yürütmek boştur… 

İnsanlar bunu ancak ölümden sonra mümin oldukları takdirde anlayabilirler… Nitekim insanların bu görüşlerini anlatan hadîs-î şerîf şöyledir: 

İçinizden hiçbir kimse yoktur ki kıyamet günü mahşerde Rabbi ile arasında hiçbir tercüman; müşahedeye mâni olacak hiçbir engel olmaksızın konuşmasın...” 

Sekizinci mertebe: Rabbin rüyada müşahedesi ve vahyin bu sırada verilmesidir…