HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLAH

Ahmed Hulûsi

İslâm velîleri arasında zaman zaman çok büyük tartışmalara yol açmış “Vahdet-i Vücud”  “Vahdet-i Şuhud” meselesine gelince…

Öncelikle belirtelim ki, bütün evliyaullâh, ALLÂH”ın TEK’liği konusunda müttefiktir.

Hatta Nakşıbendi tarikatından Ubeydullah Ahrar:

Tasavvuftan gaye Vücud bahsidir.

Diyerek, tasavvuf çalışmalarının amacının “ALLÂH”ın TEK’liğini kavramaktan ibaret olduğunu belirtmiştir.

Bu “Tek”liği anlamada iki ayrı yol vardır ZANNI, maale­sef işin ehli olmayanları ikiye bölmüş; velîler de bu konuda kendi mertebe ve hâllerine göre açıklamalarda bulunmuşlardır.

“ALLÂH’ın AHADİYETİ” hakkında, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’dan gelen ilk bilgiler, Hz. Âli ve Hz. Ebu Bekir tarafından dalga dalga bütün velîlere yayılmış ve nihayet İmam Gazâli ve Muhyiddini Arabî tarafından “Vahdet-i Vücud” şeklinde bir TEKLİK, anlayışı olarak sis­tematize edilmiştir.

Ancak aradan geçen süre içinde çeşitli yanlış anlamalar, “AHADİYET”in yanlış yorumlanmasına sebep olmuş ve “Mevcudat Allâh’tır; Allâh, varlıkta ne görüyorsan hep­sinin toplamıdır” şeklindeki gerçek ötesi bir çizgiyi oluşturmuştur!

Bunun üzerine konu, Hz. Rasûlullâh’ın hicretinden bin yıl sonra Ahmed Faruk Serhendî tarafından yeniden ele alınmış, “Vahdet-i Vücud” gerçeği, “mevcudat, ALLÂH’tır” şeklindeki maddeci görüş çizgisinden kurtarılarak;

“Mevcut olan sadece Allâh’tır, her şey O’nun ancak göl­gesidir”, hiçbir şeyin kendine has vücudu yoktur; çizgisine oturtulmuştur.

Eğer biraz daha açık anlatmak gerekirse…

Kur’ân-ı Kerîm ve sayısız hadîs-î şerîflere dayandırılarak izah edilen “Vahdet-i Vücud” görüşüne göre, mevcud olan her şey, gerçekte, TEK Hakk’ın vücudundan başka bir şey değildir!

Esasen, Tek bir Vücud vardır! Ancak, bu tek vücud, her an yeni bir şan olarak her an yeni bir oluş hâlinde çeşitli özelliklerini ortaya koymaktadır. Varlık âleminde hükmü yürüyen tek bir ilimtek bir iradetek bir kudret ve tek bir vücud mevcuttur. Bir “ALLÂH” adıyla işaret edilenin varlığı, bir de bunun yanı sıra kâinatın varlığı şeklinde iki ayrı vücud mevcut değildir!

Böyle bir görüş yani ikilik görüşünün sebebi, akıllı varlıkların varoluş amaçlarını yerlerine getirebilmeleri için özlerinden perdeli olarak meydana getirilmeleridir!

Eğer akıllarında, böyle bir perdelenme olmasaydı, her akıllı varlık, öz değerlerinin bilincinde olurdu ki, bu takdirde çokluk görüntüsü ve çokluk yaşamına dair pek çok oluş meydana gelmezdi.

“Vahdet-i Vücud” asırlarca bu şekilde bir gerçeği vurguladıktan sonra; hicretin 1000. yılı başlarında İmam Rabbanî lakabıyla bilinen Ahmed Faruk Serhendî konuya yeni bir açıklık getirdi…

Vücud TEK’tir ancak… Bu görünen bilinen vücud “zıll”dır… “Gölge”dir.

Esasen burada Serhendî’nin “zıll” kelimesiyle işaret etmek istediği şey, görünen vücudun, ZÂT’a nispetle bir “gölge” veya “hayal” olduğudur.

“ZÂT”, “vücud”dan münezzeh ve müberrâ olmak durumundadır!

Nitekim, daha önce “İHLÂS” Sûresi açıklamasında üzerinde durduğumuz üzere, “ALLÂH” adıyla işaret olunan, Zât’ı itibarıyla “AHAD”dır ki, üzerinde düşünülmesi muhaldir!

Bu yüzden de Hz. Muhammed (aleyhisselâm) tarafından konunun ehilleri uyarılmışlardır:

“ALLÂH’ın Zât’ı üzerine tefekkür etmeyiniz!”

Bu ikazı yanlış anlamayalım… Tefekkür edilebilir ama siz etmeyiniz, denmek istenmiyor!..

Böyle bir tefekkür, muhaldir!

Böyle bir tefekkür mutlaka hedefini şaşırır ve neticede yanlış noktaya ulaşırsınız! Onun için de sakın böyle muhal bir işe girişerek zamanınızı boş yere harcamayın, denmek isteniyor.

Bunun niçin olamadığını çok basite indirilmiş bir misal ile açıklamaya çalışalım…

Sizin çeşitli isimlerle anlatılan pek çok özellikleriniz vardır… Bu özellikler kime aittir?.. Elbette size!.. Peki siz kimsiniz?.. Canlı, şuurlu, düşünebilen, dileyen ve gücünce de bu dileklerini kuvveden fiile, yani tasavvurdan tatbikata çıkara­bilen bir terkipsiniz… Peki bu vasıflara sahip olan kişi kim?.. “Ben” diyeceksiniz… Nedir bu “ben” dediğiniz?..

İşte bu noktada, ister istemez geri dönmek zorundasınız!.. Nasıl lastiğe bağlı bir nesneyi attığımız zaman, esnekliği kadar ileriye gidip, bir noktadan sonra geri dönerse; çeşitli özellikleri ile tarif ettiğiniz “BEN”den sonra da tekrar onun özelliklerine geri dönmek zorunda kalırsınız.

Zira, ne zaman “BEN” kelimesiyle işaret ettiğiniz Zât’ınızı anlatmaya kalksanız, mutlaka, onu, gene bir özelliğiniz yani vasfınız ile anlatmak zorunda kalacaksınız ki, işte bu durum tasavvuf lisanıyla, Zât mertebesinden Sıfat mertebesine rücu etmektir. 

Dolayısıyla, “ALLÂH’ın ZÂTI üzerine tefekkür etmek muhaldir!”

İşte bu yüzden “AHAD” olan “ALLÂH”, kendisinin dışında hiçbir varlık mevcut olmadığına, gene kendisi şehâdet eder.

“Şehîd Allâhû enne Hû, lâ ilâhe illâ HUve, vel Melâiketü ve ulül ‘ılmi…” (3.Âl-u İmran: 18)

“Allâh şehâdet eder, kendisidir “HÛ”; tanrı yoktur; sadece “HÛ”! Esmâ’sının kuvveleri olanlar (melâike) ve Ulül İlm de (ilim açığa çıkardığı mahaller) bu hakikatin Hak oluşuna şehâdet eder…”

Burada özellikle vurgulamak istediğimiz çok önemli bir nokta var!..

Önce varlığı, mevcudatı, kâinatı, uzayları tanıyıp da; sonra “ALLÂH” adıyla işaret edileni tanıyalım görüşü fevkalâde yanlıştır!

Eserden müessire gitmek, diye eskilerin tarif ettiği bu yol son derece uzun, dolambaçlı, tehlikeli ve âdeta labirent gibi bir şeydir!.. İçine bir girenin bir daha kolay kolay çıkması mümkün değildir.

“ALLÂH”ın kelimelerinin sonu yoktur!.. “ALLÂH”ın isimlerinin işaret ettiği mânâların sonu yoktur!

O mânâların seyri anlamında olan oluşların da sonu yoktur!..

Netice olarak âlemlerin sonu yoktur! 

Âlemlerin sonu kabulü, “hükmî”dir ve ZÂT’a nispetle­dir!

Zâhir ve Bâtın ilimleri, bu hakikati idrak ve yaşam için yeterli değildir.

Zâhir ilimleri denen beş duyuya dayalı ilimler, ki cifir ilmi de buna dâhildir; bâtın ilimleri denen beş duyu ötesi ilimler, ­ki hissî müşahede ve keşif bu bölümde mütalaa edilir, Hakikati yaşamaya ve “ALLÂH” adıyla işaret edilen’i tanımaya yeterli değildir!

“Hakikati” yaşayabilmek, ancak “İlm-i Ledünn” ile mümkündür…

Zira, İlâhî sıfatlarla tahakkuk, ancak “İlm-i Ledünn” ile mümkündür!

Şayet tasavvuf lisanı ile açıklamak gerekirse, kendini Esmâ boyutunda, Sıfat boyutunda ve Zât boyutunda tanıyabilmek ana hedeftir ki; bu da ancak gidilecek noktanın ne olduğunu idrak edip, onun gereğini yaşayabilmek ile mümkün olur.

Bunun için de ilk hedef “ALLÂH” İsmiyle İşaret Edilen’in ne olduğunu öğrenmek, anlamaktır!

Yolculuk ALLÂH’tan başlar ve ALLÂH’la, ALLÂH’a olursa son derece kısalır!

Netice olarak şunu belirtelim ki, âlemleri tanıyarak ALLÂH’a ermek değil; “ALLÂH” ismiyle işaret edileni tanıya­rak, O’nun bakışıyla âlemlerini seyretmek ana gayemiz ve hedefimiz olmalıdır.

Aksi hâlde tüm ömrümüz âlemler içerisinde geçer gider ve neticede “hicap”ları aşamaz, “perdeli” olarak bu dünya yaşantısından geçer gideriz!

ALLÂH, sürekli tefekkür içinde yaşamayı; “ZAN”lardan kurtulup, gerçeğe ermeyi; ilâhî hakikatler ve vasıflarla tahakkuk etmeyi takdir etmiş olsun bizlere!

 

AHMED HULÛSİ

14 Kasım  1989

 Antalya