HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU

Ahmed Hulûsi

Kur’ân-ı Kerîm’in ilk gelen âyeti ve hükmü “İkra”dır!..

İKRA” hitabının şeklen kendisine nasıl ulaştığını ve o anda neler hissettiğini önce Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın ağzından dinleyelim…

Cebrâil (aleyhisselâm) isimli melek nasıl gelmiş; nasıl “OKU” demiş; nasıl “SIKMIŞ”; ardından neler hissedilmiş; bütün bunları önce umuma anlatış şekliyle sahih hadislerden görelim, okuyalım…

Sonra bugüne kadar elimize geçmiş tüm verilerin üzerinde duralım…

Sonra da, üzerinde sesli düşünmeye başlayalım…

Sahihi Buhari’de ve Sahihi Müslim’de nakledilen hadîs-î şerîf şöyle:

Rasûl-ü Ekrem sallâllâhu aleyhi vesellem, evvela gerçekleşen rüyalar görmeye başlamıştı…

Bir rüya görmezdi ki, fecri sâbit gibi zuhur etmiş olmasın…

Sonra halvetten hoşlanır oldu… Hıra tepesindeki mağaraya çekilip, birçok gece, orada kulluk ederdi! Bunun için de, azığını yanında götürürdü…

Sonra tekrar Hz. Hatice’nin yanına gelir, bir miktar azık alır, gene giderdi…

Nihayet bir gün Hıra tepesindeyken, O’na, Hak geldi!..

Şöyle ki…

Kendisine, bir melek geldi ve “İKRA” – “OKU” dedi… O da…

− Ben OKUYANLARDAN değilim!.. cevabını verdi.

Rasûlullâh şöyle buyurdu:

“Bu cevap üzerine melek hemen beni tuttu ve vücudumu sarıp öylesine sıktı ki, takatim neredeyse tükeniyordu…

Sonra gene salıverdi ve;

− İKRA (OKU)!.. dedi.

Ben de:

− Ben okuyanlardan değilim, dedim…

Der demez beni yine tuttu ve öyle bir sıktı ki, canıma tak dedi… Ve salıverdi ve tekrar;

− İKRA! dedi…

Ben de yine;

− Okuyanlardan değilim, dedim…

Binâenaleyh, beni üçüncü defa, yine sıktı, sonra bıraktı ve derhâl:

− OKU!.. Seni halkeden Rabbinin adıyla OKU!.. âyetlerini okudu.

Bundan sonra Rasûlullâh evine avdet etti… Yüreği oynuyordu!.. Hz. Hatice’nin yanına girdi; “Beni örtün, örtün” dedi… Örttüler!

Nihayet heyecanı geçti, o zaman Hz. Hatice’ye durumu anlatıp;

− Kendimden cidden korktum! buyurdu…

Hatice:

− Hayır, vallâhi Cenâb-ı Allâh hiçbir vakit seni perişan etmez… Sen, akrabana iyilik eder, külfetlere tahammül edersin, yoku kazanır, yoksulu kazandırırsın… Misafire ikram eder, ihtiyaç duyanlara yardım edersin…

Ve bundan sonra, onu alıp, amcazadesi Meleketül Nevfel’e götürdü.

Varaka adıyla da bilinen Nevfel cahiliyet zamanında iken, Nasraniyeti kabul etmiş bir zât idi… İbranice yazmasını bilir ve ilâ mâşaAllâh İbranice İncil yazardı… Artık pek ihtiyarlamış ve âmâ olmuştu…

Yanına varınca Hatice:

− Amcazadem, bak biraderzadeni bir dinle… dedi.

Varaka sordu:

− Biraderzadem ne görüyorsun?.. dedi.

Rasûlullâh gördüklerini anlattır… Bunun üzerine Varaka;

− Bu o namustur ki, Cenâb-ı Allâh, Musa’ya indirmiş idi! Ne olurdu ben genç olsaydım ve kavminin seni çıkaracağı zaman sağ olaydım!.. dedi.

Rasûlullâh sordu;

− Acayip! Onlar beni çıkaracaklar da mı?.. Varaka;

− Evet senin getirdiğin gibi bir şeyi getiren hiçbir insan yoktur ki, düşmanlığa maruz kalmasın ve bulunduğu yerden çıkartılmasın… Eğer o gününe yetişirsem, herhâlde sana kaviyen yardım ederim…dedi.

Bu olay gerçekleştikten kısa bir süre sonra gene hitap gelmişti…

Bu tekrar, Rasûlullâh’ı gene çok korkutmuştu…

Rasûl-ü Ekrem, Hz. Hatice’ye geldi ve şöyle dedi:

− Ben halvette yalnız kaldığım zaman, bir hitap işittim! Vallâhi bunun bir emir olmasından cidden korktum…

Hatice cevap verdi:

− Maazallâh, sana Allâh’tan korkulacak bir şey gelmez! Sen emaneti korursun, akrabana iyilik edersin, doğru söylersin… dedi ve böylece onu teskin etti…

Sonra Ebu Bekir geldi… Rasûlullâh yoktu o sırada…

Hatice, Rasûlullâh’ın sözlerini Ebu Bekir’e anlattı ve:

− Muhammed ile beraber Varaka’ya git! dedi…

Rasûlullâh gelince, Ebu Bekir onu tutup;

− Hadi bizi Varaka’ya götür… dedi.

Ebu Bekir böyle deyince, Rasûlullâh sordu…

− Kim söyledi bunu sana?

Bunun üzerine o da;

− Hatice!.. dedi.

Birlikte Varaka’ya gittiler ve olayı anlattılar…

Rasûlullâh şöyle dedi:

− Yalnız halvette iken, arkamdan, yâ Muhammed yâ Muhammed diye bir nida işitiyorum… Ve hemen koşup kaçıyorum…

Varaka cevap verdi:

− Öyle yapma!.. Geldiği zaman söyleyeceğini iyice anlayana kadar bekle ve iyi dinle… Sonra da ne dediğini gel bana haber ver!.. dedi.

Daha sonra Rasûlullâh halvete çekildiğinde bu defa şöyle hitap geldi:

− Yâ Muhammed, şöyle de:

“Bismillâhirrahmânirrahıym

El Hamdu Lillâhi Rabbil‘âlemiyn” diyerek “ve laddaalliyn”e kadar vardı… Ve bir de:

“Lâ ilâhe illâllâh” diye ilave etti…

Bunun üzerine, o da gelip, bu olan biteni Varaka’ya nakletti!

Bunun üzerine Varaka da şöyle dedi:

− Müjdeler olsun sana!.. Ben şehâdet ederim ki, Sen ibni Meryem’in tebşir ettiği Zât’sın! Ve sen, Musa’nın namusu gibi bir namus üzeresin… Sen Nebiyyi Mürsel’sin ve cihada memur olacaksın!..

Şimdi burada görülüyor ki, ilk nâzil olan âyet; yani Hz. Muhammed’e gelen ilk emir “OKU” emri yani “İKRA”…

Ve geçmişteki hemen hemen çok büyük bir grup İslâm âlimleri bu konuda ittifak üzereler…

Bunun akabinde gelen âyetlerde “Besmele” ile birlikte “Fâtiha” yani “El Hamdu Lillâhi Rabbil’âlemiyn” diye başlayan yedi âyet!.. İlk sûre!

İş böyle olduğuna göre…

Burada düşünülmesi gereken ilk konu, “OKU” kelimesinin neye işaret ettiğidir!

Eğer, bizim klasik mânâda anlayışımız üzere bir “OKUMAK” ise burada murat olan; bunun için eline bir kitap verilmesi, O’nun da eline aldığı bu kitabı okuması gerekirdi…

Oysa eline böyle yazılı bir metin verilmiş değildi!… Ne bir sahife hâlinde, ne bir parşomene veya deriye yazılmış bir metin kendisine verilmiş değildi! Yazılı bir metin verilmediğine göre de, burada bizim, klasik anlamda değerlendirdiğimiz biçimde bir “okumak” söz konusu değildir…

Bu takdirde, “OKU” sözünün mânâsını nasıl anlamak ve değerlendirmek durumundayız?..

Okunacak herhangi bir metin olmadığına göre, kendisinden neyi “OKU”ması talep ediliyordu?..

Ne, nasıl okunacaktı?..

Bunu anlayabilmek için, meseleye çok geniş bir perspektifle bakmak zorundayız!..

Yani… O zamanda, toplumun hangi şartlar içinde yaşadığına; neye nasıl inandığına; ve ne tarz düşünce yapısına sahip olduğuna bakmak lazım…

Bilindiği gibi, o devirde Kâbe’de 360 adet “sanem” yani “put” vardı! Ve insanlar pek çok tanrılara tapıyorlardı…

İnsanların bir kısmı, kimisi yeryüzünde kimisi semâda mekân tutmuş, Dünya’yı yönettiğini tasavvur ettikleri tanrıları varsayıyorlar; onları övüp yüceltmek suretiyle de kendileri için bir menfaat umuyorlardı!

Varsaydıkları tanrıları ile olan diyalogları neticesinde, onlara yönelik olarak ortaya konulan çok değişik fiiller mevcuttu… Adaklar, kurbanlar, tapınmalar, yalvarıp yakarmalar!

O devirde, içinde yaşadıkları toplum gibi düşünmeyen, saneme tapınmayan; semâda bir tanrı düşünmeyen; ancak ve sadece yerleri ve gökleri meydana getiren sonsuz-sınırsız yaratıcı bilinçli güce inanan sekiz-on kişilik de bir grup vardı…

Bunlara, “HANÎF”ler deniliyordu!

“HANÎF” diye adlandırılan bu küçük grubun üyelerinden birisi Hz. Ebu Bekir, bir diğeri de Hz. Muhammed Mustafa idi!

Varlığın ve yaşamın içinde gökte bir tanrının yeri olmadığını tespit eden Hz. Muhammed (aleyhisselâm), konuyu tam anlamıyla çözüme ulaştıramamanın getirdiği bir sıkıntı içindeydi!.. Bu sıkıntı, O’nun yaşamını oldukça önemli bir şekilde etkilemeye başlayınca, ticareti yanındakilere bırakarak, az bir azık alıp, bir mağarada inzivaya çekilmek ve orada derin tefekküre girmek zorunluluğunu hissetti!

Ve bir gün…

Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm), içinde bulunduğu mağarada MUTLAK GERÇEĞİ bulmak için çeşitli düşünsel çalışmalar yaparken; bir gün ansızın hayatının dönüm noktasını oluşturan olağanüstü olayla karşılaştı…