MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

İşte o gün de Kureyş’in bütün ileri gelenleri Haremi Şerif’te toplanmış, konuşuyorlardı: 

− Yahu bunun gibisini görmedik! Nereden de çıktı başımıza… 

− Ben de aynı kanaattayım… Kureyş’ten böyle biri asla bugüne kadar çıkmamıştır… Yaptıkları bini aştı… Başka kabilelere rezil olacağız… 

− Atalarının, cedlerinin tapındıklarını bırak da; sonradan çıkan, ne olduğu belli olmayan bir tanrıya tapın! Olacak iş değil… 

− Bu kadarla bitse gene iyi… Ya kendisini de Rasûl ilan etmesi! Bari ileri gelenlerimizden birisi olsaydı! 

− Üstelik atalarımıza hakaret etmesi… 

− Fakirlerin işine geliyor… O’na tâbi oluyorlar! Akılları sıra ona tâbi olmakla aramızdaki farkın kapanacağını sanıyorlar… 

− Gençlerin de zaten aklı kısa! Kadınlar da öyle! 

− İyi ama, bunları herkes biliyor… Bir çare bulmamız lazım bu işe… 

− Bulalım ama nasıl? Ne kulp takacağız… 

− Arada Ebu Talib var! Hamza var! Kısacası bir sürü hatırı sayılır insan var… 

− Hay canına! Nerden çıktı başımıza yahu! Bize Allâh’ı gösterecekmiş… Bir sürü tanrılarla başa çıkamazken, bir de Allâh ilave edecek… 

Onlar böylece birbirlerine dert yanıp çare araya dursunlar; bu arada Efendimiz AleyhisSelâm da Kâbe’nin önüne geldi ve Hacerül Esved’i seâmladı… Sonra döndü tavafa başladı… Tam onların önünden geçiyordu ki laf attılar: 

− İşte sapıklığı yapan adam! Gene birilerini saptırmak için büyü yapıyor! 

Efendimiz AleyhisSelâm onların bu sözlerini işitmiş ve kızmıştı… Allâh’a ve Dini’ne dil uzatanlara elbette ki kızılırdı… Buna rağmen bir şey demeden tavafına devam etti… İkinci defa onların önünden geçiyordu ki bu defa da başka birisi laf attı: 

− Sapıklığıyla kalsa bir yana… Ya akılsız gençlerle kadınları kendine uydurması? 

− Niye diye düşündünüz mü hiç?..

Ve bu defa da son derece ağır sözler sarf ettiler Efendimiz AleyhisSelâm’ın arkasından… 

Buna rağmen O, gene sesini çıkartmadı ve tavafına devam etti… Nihayet üçüncü defa gene önlerine gelmişti ki Kureyş ileri gelenleri laf atmayı daha da ileri götürdüler: 

− Allâh filan dediği bahane! Esasında başımıza sultan olup; malımıza, kadınlarımıza sahip olmak istiyor da ondan! 

Efendimiz AleyhisSelâm bu defa eskiden olduğu gibi çekip gitmedi önlerinden! Tam karşılarına gelince durdu ve onlara şöyle konuştu: 

− Ey Kureyş ileri gelenleri! Beni iyi dinleyin Varlığım yedi kudretinde olan Allâh’a yemin ederim ki, hakkınızda edindiğim helâk ve ölüm haberini size tebliğ etmek için karşınızda durdum! Böylece bunu öğrendiniz işte… 

Bu söz onlarda öylesine büyük bir tesir meydana getirdi ki, asla tarif edilemez… Hepsinin başının üstünde korkunç ağırlıklar konulmuşcasına başlarını önlerine eğdiler… Büyük bir haşyet sarmıştı hepsini de… Bu güne kadar Efendimiz AleyhisSelâm’a en şiddetli davranan Ebu Cehil bile, süt dökmüş kedi gibiydi! Herkes ne diyeceğini bilemez hâlde susuyordu. Derken Ebu Cehil son derece yumuşak tatlı bir şekilde şöyle konuşabildi… 

− Yâ Ebel Kasım; selâmetle geç git yanımızdan! Yemin ederim ki sen cahillerden değilsin! Gel bize uyma sen… 

Bu laflar üzerine Efendimiz AleyhisSelâm tekrar tavafına devam etti… Kureyş ileri gelenleri ise biraz daha oturduktan sonra dağılıp gittiler… 

Ertesi gün tekrar Hicr’de toplandıkları zaman ise hâlleri bambaşka idi… Birbirleri ile şöyle konuşuyorlardı… 

− Yahu biz O’na demediğimizi bırakmadığımız hâlde kılı bile kıpırdamıyor… Hâlbuki O’nun bir sözü hepimize tesir etti… Öyle ki; en hoşumuza gitmeyecek şeyleri söylediği hâlde, bir kimse çıkıp ağzını bile açamadı… 

Ve bu mihval üzere konuşmalar devam etti… Hepsi de birbirlerine çatıyorlardı… Onlar böylece konuşurlarken, Efendimiz AleyhisSelâm tekrar Kâbe’ye geldi ve Hacerül Esved’i selâmladıktan sonra tavafa başladı… Derhâl hepsi de yerlerinden kalkıp, Efendimiz AleyhisSelâm’ın etrafını sarıverdiler… 

− Bizim tanrılarımıza ne şekilde dil uzatırsın! Bu yaptığın büyük bir iştir!.. Vazgeç bundan… dediler. 

Efendimiz AleyhisSelâm ise kısa bir cevap verdi onlara: 

− Allâh Ahad’dır; Gayrı da yoktur! Taptığınız tanrılar kendi hevânızdan başka bir şey değildir! 

Bu cevap kudurtmuştu onları âdeta! Hepsi birden Efendimiz AleyhisSelâm’ın üzerine atılıp O’nu dövmeye başladılar… Bu arada birisi ise karşı taraftaki Hazreti Ebu Bekir (r.a.)’ın yanına koşup: 

− Yâ Ebu Bekir, arkadaşını dövüyorlar yetiş… diye haber götürdü… Hazreti Ebu Bekir (r.a.) derhâl onların yanına koştu ve onlara bağırmaya başladı: 

− Allâh hepinizin cezasını versin… “Rabbim Allâh’tır!” diyen ve ona ibadet eden bir zâtı öldürmek mi istiyorsunuz

Bir yandan bağırıyor, bir yandan gözlerinden yaşlar dökülüyor, bir yandan da onlar ile EfendimizAleyhisSelâm’ın arasına girmeye çalışıyordu… Bu arada Efendimiz AleyhisSelâm konuştu: 

− Bırak onları, dokunma yâ Ebu Bekir… Varlığım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Allâh beni onlara boğazlanmaları için yolladı… 

Ve müşrikler bundan sonra Efendimiz AleyhisSelâm’ı bırakarak dağıldılar… 

Efendimiz AleyhisSelâm, Haremi Şerif’te namaz kılarken As bin Vail, Haris bin Kays ve Velid bin Mugıyre gibi ehli kitap, ya çocuklarına, ya da kölelerine emir veriyorlar ve O’na türlü eziyetler yaptırıyorlardı… Bu eziyetlerden bir tanesi de şu idi… 

Velid bin Mugıyre bir gün Efendimiz AleyhisSelâm secdede iken kölesini çağırmış ve eline kanlı bir işkembe vererek bunu O’nun iki küreği arasına koymasını söylemişti… Çocuk yaştaki köle, efendisinin bu emrini yerine getirdi ve Efendimiz Aleyhiselâm secdeye vardığında yanına gidip, sırtına bu kanlı işkembeyi bıraktı… Sonra da gittiler… 

Ebu Talib de bu sırada Haremi Şerif’e gelmişti… Efendimiz AleyhisSelâm’ın iki küreği arsındaki o kanlı işkembeyi görünce büyük bir galeyana geldi… 

− Ey kardeşim oğlu, bu hâlin nedir?.. diye sordu. 

Efendimiz AleyhisSelâm da kendisine yapılan bu muameleyi amcasına anlattı. Ebu Talib bu duruma çok üzülmüştü… Derhâl evine gitti, kılıcını kuşandı ve doğruca bu işi yapanların peşine düştü. Kölesi de peşinde olduğu hâlde… 

Velid bin Mugıyre ile arkadaşlarını bir arada bulunca derhâl yanlarına vardı… Kılıcını sıyırdı ve: 

− Vallâhi sizden bir tek kişi bana cevap vermeye kalkmasın! Yoksa onu şu anda kılıçtan geçiririm… 

Bu hırslı hâlini hemen hemen hiç görmemiş olan müşrikler, bir anda süt dökmüş kedi gibi sinmişlerdi… Kimse kendinde Ebu Talib’e cevap verecek kuvveti bulamıyordu… 

Ebu Talib kölesine döndü ve emretti: 

− O kanlı işkembeyi teker teker sür suratlarına bu adamların… İyice bulansın pisliğe suratları… Bakalım görsünler benim kardeşim oğluna dokunmayı… Bundan sonra zenci köle teker teker onların suratlarına sürdü o kanlı, pislik dolu işkembeyi… 

Olaylar bunlarla bitmiyordu… 

Başka biri de şöyle olmuştu… 

Efendimiz AleyhisSelâm Kâbe’nin önünde namaz kılıyordu… Secdeye varmıştı ki, Ukbe bin Ebi Muayt derhâl sessiz bir şekilde yanına yanaştı ve rıdasını Efendimiz AleyhisSelâm’ın boynuna bağladı… Sonra da boğmak amacıyla sıkmaya başladı… Tam o sırada Hazreti Ebu Bekir (r.a.) yetişti… Ve: 

Rabbim Allâh’tır, dediği için mi bir adamı öldürüyorsunuz? Oysa O, size Rabbinizden apaçık delillerle gelmiştir… Eğer o yalancı ise, yalanı kendi aleyhinedir… Şayet doğru söyleyen ise, sizi uyardığı azap size isâbet eder! Muhakkak ki Allâh, (hakikatindeki sermayeyi) israf eden, çok yalancı kimseye hidâyet etmez.”(40.Mu’min: 28

 

Meâlindeki âyeti okudu… Sonra da bir yumrukla onu Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanından uzaklaştırıp ridayı çözdü… 

Efendimiz AleyhisSelâm’a yapılan bu aşırı eziyetlerin yanı sıra; Müslüman olan bilhassa gençler ile kölelere akılların alamayacağı işkenceler, zulümler yapılıyor; onlar bu şekilde müslümanlıktan vazgeçsin isteniyordu… 

Buna karşılık Allâhû Teâlâ nâzil ettiği âyetlerinde Mekkeli müşriklerin bütün iç yüzlerini ortaya koyuyordu… Bunlarda en orijinallerinden birisi de şu idi: 

Velid bin Mugıyre bilindiği gibi müşriklerin en azılılarından biri idi… Bu azgınlığını iyice arttırınca Allâhû Teâlâ onu şu âyetleriyle rezil etti: 

“UYMA! Çokça yemin eden (Allâh’tan ve Sünnetullâh’tan kozalı olduğu için) basit, düşüncesiz her kişiye; alaycı, ayıplayan, laf taşıyan; durmadan (hakikatin) yaşanılmasına engel olan, haddi aşan suçlulara; tutucu cahile, üstelik (zenim)inkârıyla damgalıya! Zengin ve oğulları var diye mi (ona uyacaksın)!” (68.Kalem: 10-14

Hayır (iş sandığı gibi değil)! Andolsun ki eğer vazgeçmezse, elbette onu alnından (beyninden) şiddetle tutup sürükleriz!” (96.‘Alak: 15

Kureyş halkı arasında ZENİM lakabıyla tanınan Velid bin Mugıyre idi… Kulağı kesik mânâsına geliyordu bu tâbir. Babası onu 18 yaşında iken oğul almıştı. 

İbni Abbas (r.a.) bu meseleyi şöyle anlatırdı: 

Cenâb-ı Hakk’ın bu adamdaki ayıpları teşhir ettiği kadar, hiçbir kimseyi vasıflandırmadığını biliyoruz… Allâhû Teâlâ ona öyle bir ad takmıştır ki, artık ondan ebediyen ayrılmaz… 

Velid’in anası, ona, gayrı meşru bir şekilde sahip olmuştu… Bu âyetin inzâline kadar hiç kimse durumu bilmiyordu… 

Velid bu âyeti işitince doğruca o sırada iyice yaşlanmış olan anasının yanına koşmuştu… Anasına kılıcını çekerek şöyle konuşmuştu: 

− Muhammed beni on sıfatla teşhir etti bütün Kureyş’te… Bunlardan dokuzunu ben kendimde buldum… Fakat ZENİM olduğum hakkında hiçbir bilgim yoktur… Bana hakikati olduğu gibi söylersen ne âlâ… Aksi hâlde, şuracıkta boynunu vuracağım… 

Anası Velid’e şu cevabı verdi: 

− Sus! Hakikati sana açıklayacağım… Eğer ben yaptığım işte, sana faydalı oldumsa ne iyi; olmadımsa, bana istediğin cezayı ver… Oğlum, senin baban zengin bir insandı, fakat cinsi münasebet için kudreti yok idi… Bu yüzden o ölünce malı başkalarının eline geçecek diye korktum… Artık bu sebeple de evime bir çobanı davet ettim… O da icabet etti… Şimdi sen söyle, o mallar başkasına geçse daha mı iyi idi?.. 

Velid bu sözler karşısında susup kaldı… Efendimiz AleyhisSelâm ise bir mucizeye daha sahip olmuştu… 

Ne var ki bütün mucizelere rağmen, kulakları sağır, gözleri kör, kalbleri mühürlenmiş olan kimseler bir türlü İslâmiyete yaklaşamıyorlardı… 

Burada bir de müslüman olan fakirler ile kölelere yapılan eziyetler bahsi vardır… 

Bilhassa müslüman olan kölelere öylesine vahşice eziyetler yapılmıştır ki, hiçbir insan vicdanı bu eziyetleri değil yapmayı, seyretmeye, dinlemeye dahi tahammül edemez… Bu muhterem zevâtın uğradıkları vahşi işkenceler o kadar korkunçtur ki, biz burada yazacak kuvveti kendimizde bulamıyoruz… 

Ancak, İslâm’ın, işkence ile dininden döndürülmek istenirken ölen ilk şehîdleri olan erkeklerden Ammar bin Yasir, kadınlardan da onun hanımı Sümeyye Hatun önünde hürmetle eğilir, okurlarımızdan ruhlarına birer Fâtiha dileriz… 

Keza suçu (!) “Allâh” demekten başka bir şey olmadığı için öldürülen bütün müslümanlar için de… 

Bu ana ile babanın oğulları Ammar da korkunç işkencelere uğratılıyordu… Bir defasında, ki anne ve babasının şehîd edilişinden sonra idi… Efendimiz AleyhisSelâm’a durumu anlatmış ve; 

Böylesine ağır işkence altında bazen ne söylediğimi bilemeyecek hâle geliyorum… Onlara kendilerine uyduğumu söylesem suç olur mu?” diye sormuştu… 

Ammar’ın böylesine güç durumda olduğunu nazarı dikkate alan Efendimiz AleyhisSelâm da: 

“Bütün kalbinle Allâh’a ve Rasûlüne inanır bir hâlde iken onlara böyle söyleyebilirsin…” diyerek izin vermişti… 

Bir gün gene Mekkeli müslim olmayanlar Ammar’ı tutmuş işkence ediyorlar bir yandan da konuşuyorlardı: 

− Bizim tanrılarımıza dönmedikçe asla serbest bırakmayalım… 

− Evet, bu defa artık elimizden kurtulmamalı… 

− Yâ Ammar, ya dininden döner, tekrar bizim tanrılarımıza tapınırsın, ya da seni öldürürüz… 

Ammar’a bu işkenceler yapılırken, çevrede birkaç çocukla, büyük onu seyrediyordu… Ammar elinde olmaksızın konuştu işkencenin şiddetinden: 

− Tanrılarınıza inanıyorum! 

Ammar’ın bu sözlerini iştenler doğruca Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanına koşup haber ulaştırdılar… 

− Ammar dininden çıktı yâ Rasûlullâh! Müşriklerin dediklerini söyledi… 

Efendimiz AleyhisSelâm’a Ammar’ın durumu malûm idi… 

− Hayır, Ammar dininden dönmez!.. diye buyurdu… 

Az sonra serbest bırakılan Ammar koşa koşa Efendimiz AleyhisSelâm’ın huzuruna dâhil oldu… 

− Yâ Rasûlullâh, Ammar kâfir oldu; dediklerini yaptı onların! diye hâlinden yakındı… Efendimiz AleyhisSelâm meseleyi bilmiyormuş gibi sordu: 

− Neden yâ Ammar? 

− Ammar, Lât ve Uzza’nın senin dininden daha hayırlı olduğunu söyledi, yâ Rasûlullâh… 

− Peki sen bunu isteyerek mi, kalbinle mi söyledin yâ Ammar? 

− Bana zorla, işkenceyle söylettiler, yâ Rasûlullâh! 

− Peki kalbin ne âlemdeydi o zaman? 

− Allâh ve Rasûlünün muhabbeti ile dolu idi, yâ Rasûlullâh! 

− Bunda sana vebal yok, yâ Ammar! Sen iyi bir müslimsin… Gene sana öyle yaparlarsa, sen gene onların dediğini söyle ve kurtul ellerinden… 

Ve bu hâdiseden sonra Allâhû Teâlâ şu âyeti kerîmeyi nâzil etti: 

Kalbi imanla mutmain olduğu hâlde, (küfre) zorlanan hariç, kim imanından sonra Allâh’a küfrederse ve küfre sînesini açar ise, işte Allâh gazabı onun üzerinedir! Kendilerine çok büyük azap vardır.” (16.Nahl: 106

Efendimiz AleyhisSelâm, Ammar’ı çok severdi. Bir defasında: 

Cennet, ashabımdan üç kişiyi özler: Âli, Ammar ve Bilâl…” buyurmuştu…