TEK’İN SEYRİ

Ahmed Hulûsi

Din konusu içinde, insanlığı en çok meşgûl eden; ancak ve ancak insanlar tarafından, insanlar içinde de belli bir kemâle gelmiş olanlar tarafından anlaşılabilecek bir konu var:

Kader konusu…

Herkesin üzerinde durup, merak edip araştırdığı; ancak azın çok azı pek değerli insanlar tarafından anlaşılabilen bir konu bu…

Kader konusunun, kader sırlarının anlaşılabilmesi için, “Vahdet” konusunun idrak edilmesi zorunludur!

Vahdet konusu idrak edilmediği sürece, kader konusu ancak iman yollu kabul edilebilen bir konudur.

Hemen hemen bütün ilimlere vâkıf olan cinlerin vukuf sahibi olamadıkları iki konu vardır:

1. Vahdet konusu, vahdet sırrı.

2. Kader konusu, kader sırrı.

Bu iki konuyu cinler idrak edememişlerdir. Edemezler de!..

Zaten, “Hilâfet” sırrının insana verilmesinin sebebi de, cinlerin vahdet ve kader konularını idrak edebilecek istidada sahip olamayışlarıdır… Bu yüzden de, bu sırları da kavrayabilecek bir idraka sahip varlık olarak insan var olmuştur.

“Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim…” (2.Bakara:30)

Hükmünün neticesinde, vahdet ve kader sırlarını idrak edebilecek kapasitede var olan insan, bu istidadı ve kabiliyeti sonucu olarak “Hilâfet”e liyâkat kazanmıştır.

Vahdet konusunun ne olduğunu daha önceki kitaplarımızda anlatmıştık. Vahdet konusunu anlamak için önce, Kelime-i Tevhid’in mânâsını anlamak; sonra, İhlâs Sûresi’nin mânâsını anlamak, sonra da bu anlayış ve kavrayış içinde İhlâs Sûresi’ni değerlendirebilmek gerekir.

İhlâs Sûresi’ni anlamadığımız sürece, “ALLÂH” ismi ile işaret edilen “Mutlak Vücud”un ne olduğunu kavrayabilmemiz mümkün değildir.

İhlâs Sûresi, dedik…

“İhlâs okumak” demek, bu sûrenin kelimelerini tekrar etmek demek değildir! Yüz bin defa “İhlâs”ı tekrar eder de insan, bir defa dahi “Hû Allâhû Ahad”ı “OKU”mamış olabilir! Bunun anlamını müşahede etmektir ve hissetmektir gerçek anlamda “OKUMAK”!..

Önce şu çok önemli hususa dikkatinizi çekelim; bir gerçeği fark ettirmeye ve hissettirmeye çalışalım…

“ALLÂH” kelimesi bir yüce Zât’ın ismidir!

İsme yönelmek ile isimle anılan yüce varlığın ne olduğunu kavrayarak O’na yönelmek arasında son derece önemli anlayış ve sonuç farkı vardır!.. Bu yüzdendir ki bu farkı çok iyi anlamak ve değerlendirebilmek gerekir!..

Kim bunu değerlendirebilir?.. “Ehlullâh” denilen “mukarrebler”!..

Yani;

“…Allâh dilediğini kendine seçer…” (42.Şûrâ: 13)

Âyetinde işaret edilen seçilmişler!..

Evet, arzu edenler bu “seçilmişlik” konusu üzerinde biraz araştırma yapabilirler…

“ALLÂH” ismiyle işaret edilen Yüce Zât’ın başlı başına Tek Vücud -beden anlamında değil- olduğunu; O’nun varlığının dışında ikinci bir varlığın söz konusu olmadığını; O’nun, “sınırsız-sonsuz TEK” olduğunu idrak edebilirsek…

Ayrıca, O’nun herhangi bir varlıktan meydana gelmemesi; yine sınırsız-sonsuz olması nedeniyle de O’ndan meydana gelmiş olan ikinci bir varlığın da var olmadığını anlayabilirsek; işte bu anlayışlar neticesinde görürüz ki…

Sınırsız Tek, “İlmi”nde, tüm varlıkları, âlemleri düşünmüş, değerlendirmiş, oluşturmuş ve bunları yok etmiştir.

Bir diğer ifade ile sınırsız-sonsuz TEK;

“İlminde, âlemleri yok’tan ilmi ve kudretiyle var etmiş ve onlar ismi altında kendi Esmâ’sının tecellilerini ilim boyutunda seyretmiştir!”

Sınırsız-sonsuz Tek’in ilminde var olan bu mânâ sûretleri, yine kendi varlığı yani isimlerinin özellikleriyle meydana gelmiş; kendi varlığı ile meydana gelen bu sûretler, O’nun “kaza”sının, “hükmünün gereğini ortaya koymuşlar; ortaya konan bu mânâları seyreden yine Kendisi olmuştur…

Tüm varlık, ilimde mevcut olan bir varlık!..

Kâinat, ilimde var olan bir kâinat!..

Dolayısıyla, Allâh varlığı dışında ya da içinde ikinci bir varlık, vücud, evren mevcut değil!..

Buna dair çok basit bir misal vermek gerekirse şunu söyleyebiliriz:

Siz, oturduğunuz yerde, düşüncenizde bir dünya hayal ediyorsunuz… Düşüncenizde var ettiğiniz, hayal ettiğiniz bu dünya üzerinde de çeşitli özelliklere sahip insanlar oluşturuyorsunuz… Bu oluşturduğunuz insanlar ve varlıklar sizin ilminizde, hayalinizde mevcuttur ve yoktan var olmuştur. Eğer “var” kabul edilirlerse, onlar yalnızca sizin varlığınızla mevcuttur; ve neticede de “yok”turlar!

İşte, tüm “evren”ler ve onların içindeki tüm boyutlar, katmanlar ve tüm varlıklar, böylesine, ilmi ilâhî’de var edilmiş, O’nun varlığı ile kaîm olan, gerçekte “yok”tan var olup “el an yok olan” varlıklardır!

Bu hususu eğer anlayıp, idrak edip, hissedebilirsek görürüz ki;

Yüce Zât, hangi mânâlara uygun sûretlerin olmasını “MÜRİYD” isminin işaret ettiği şekilde “irade” etmişse, o şekilde onları “oldurmuş”tur!.. O, onları “yok”tan “var” etmiş; onların üzerinde irade ettiği şekilde tasarruf etmiş; ve onlara ne görev vermişse, hepsi de “isteyerek” O’na icabet etmiştir!

Şimdi, burada anlattığım misali iyi düşünün!..

Siz, düşüncenizde bir dünya yarattınız. Bu dünyanın üzerine insanlar, dilediğiniz özelliklerle bezenmiş insanlar yarattınız; ve o insanlar da bahşetmiş olduğunuz o özelliklerin sonucu olan davranışları ortaya koyuyorlar!.. Onlara yaptırdığınız bu şeyleri onlar, kendi bağımsız varlıkları ve iradeleri ile mi yapıyorlar?.. Yani, irade-i cüzleri ile mi birtakım davranışlar ortaya koyuyorlar?..

Yoksa, sizin ilminizde, düşüncenizde, takdirinizin gereği olan davranışları mı ortaya koyuyorlar?.. O, hayalinizde yarattığınız iki insandan biri diğerine bıçak çekiyor ve onu öldürüyor. Onların yanında duran üçüncü bir kişi de, “O, bıçağı çekti ve öldürdü!..” diyor.

Ama bütün bunlar dikkat ediniz, sizin düşüncenizde ve ilminizde, sizin ilminize göre takdirinizle, kudretinizle, yaratmanızla, oluşturmanızla meydana geliyor!

Peki, şimdi düşünün!.. Bu durumda, bıçak çekip öldürenle, ölenin durumunu ele alıp da, “Bu, kendi irade-i cüz’ünü kullanarak karşısındakini öldürdü” diyebilir misiniz?..

Diyebiliyorsanız… Elbette, tüm insanların hür, özgür iradeleri mevcut(!)(?) Onların üzerinde hükmeden, tasarruf eden bir varlık mevcut değil(!) Ve de tüm yaşam, her birimin kendi özgür(!) iradesi ile devam edip gidiyor!

Ama, en azından bu kitapları okumuş bir kişi olarak böyle diyeceğinizi düşünemiyorum!..

İkinci binin müceddidi kabul edilen İmam Rabbanî’den sonraki yüzyılın müceddidi kabul edilen zât Şah Velîullâh Dihlevî’dir.

Hem zâhirî hem de bâtınî ilimlerde büyük mertebe sahibi olan bu Zât’ın ülkemizde de yeni yayınlanmış bulunan “Hüccetullâhi’l-Bâliğa” isimli kitabının “Kadere iman” bölümünde bakın ne denmektedir:

“Kullar, işleyecekleri fiilleri seçebilirler. Evet ama, kullar için GERÇEK BİR SEÇİM HİÇBİR ZAMAN SÖZ KONUSU DEĞİLDİR. Çünkü bu seçim, kişinin değil de Allâh’ın istediği şeyin olması; fayda vermesi hakkında bilgi sahibi olmadığı bir şey hakkında sâik ve azmin bulunması gibi sebeplerle mâluldur. Bu durumda hangi ve nasıl ihtiyârdan bahsedilebilir?”

“Ma kâne lehümül hıyeretü…” (28.Kasas: 68)

“ONLARIN İHTİYÂRI (seçim hakkı) YOKTUR!..

Rasûlullâh (aleyhisselâm) aşağıdaki hadisinde şu mânâya işaret etmiştir:

“Şüphesiz kalpler, Allâh’ın iki parmağı arasındadır; onları dilediği gibi evirip çevirir.”

Zamanının Gavs’ı olduğu söylenilen “Marifetname” yazarı Erzurumlu İbrahim Hakkı da adı geçen kitabında bakın ne diyor:

“Ezelî hüküm, sebeplere nispet olunmaktan ecel ve â’zâmdır. Zira Hak Teâlâ’nın önce verdiğine, kulun sonradan istemesi sebep olamaz! O hâlde Allâh’ın sun’u, her şeye sebeptir; ve sun’una bir şey illet ve sebep değildir!

O’nun sana inayeti, senden bir şey değildir. O’nun inayeti sana yöneldiğinde sen nerede idin?..

Her şey meşiyyete istinad eder! Meşiyyet ise bir şeye müstenid değildir. Zira Hak Teâlâ dilediğini yapar! Âyeti kerîmede:

“…Allâh dilediğini yapar.” (2.Bakara: 253) buyuruyor…

Her şeyin O’nun meşiyyeti (iradesi) ve kudretiyle meydana geldiğini duyuruyor.”

Nitekim, bu konuyu daha da açıklığa kavuşturmak için birçok âyetler ve Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın açıklamaları mevcut… (Bu âyetler ve hadisleri, “İNSAN ve SIRLARI” ile “AKIL ve İMAN” isimli kitaplarımızın “Kader” bahsinde bulabilirsiniz.)

Kur’ân-ı Kerîm’den yalnızca iki âyet meâli vereyim Hadiyd Sûresi’nden; basîret sahibine o kadarı yeter:

“ARZDA (BEDENİNİZDE – DIŞ DÜNYANIZDA) VE NEFSLERİNİZDE (İÇ DÜNYANIZDA) SİZE İSÂBET EDEN HİÇBİR MUSÎBET YOKTUR Kİ, BİZİM ONU YARATMAMIZDAN ÖNCE, BİR KİTAPTA (İLİM BOYUTUNDA OLUŞMUŞ) OLMASIN! MUHAKKAK KI BU ALLÂH ÜZERINE ÇOK KOLAYDIR!”

(BUNU BİLDİRİYORUZ) Kİ ELİNİZDEN KAÇANA ÜZÜLMEYESİNİZ VE SİZE VERDİĞİ İLE DE SEVİNİP ŞIMARMAYASINIZ! Allâh çok övünen kibirli hiçbir kimseyi sevmez!” (57.Hadiyd: 22-23)

Şimdi, burada olayın iyi fark edilmesi için mesele, Öz’den dışa doğru veya yukarıdan aşağıya doğru veya Nokta’dan açılıma doğru şekliyle düşünerek çözüme ulaşmaktır. Yani, piramitin tepesinden aşağıya bakmak şeklinde düşünebilmek!

Şayet biz, detaydan öze, piramitin altından yukarıya, çokluktan Tekliğe bakmaya kalkarsak, mutlaka bir yerde takılıp kalırız! Teferruatta boğulur, Öz’e ulaşamayız!..

Meseleyi özünden kavrayıp çözebilmenin yegâne şartı, Öz olan Nokta’dan dışa, Vahdet’ten kesrete doğru bakmaktır… Bu da, Tek’in kendi ilminde veya bir başka ifade ile, kendi şuurunda mevcut olan mânâlar ile o mânâlara tekabül eden sûretleri oluşturması şeklinde çözüme götürür olayı!..

Her şey O’nun ilminde şöyle yaratılmıştır…

Tüm varlık, O’nun hayatı ile hayattadır!

O, Aliym’dir, ilmi vardır; ve tüm varlıkta mevcut olan ilim, O’nun ilmiyle ve ilmindendir!.. Sınırsız ve sonsuz ilim sahibidir O!..

O, Müriyd’dir… Yani, irade eden’dir… İradesi sınırsızdır! Tüm varlıkta mevcut olan irade, “sonsuz ve sınırsız”ın iradesidir. Ancak bu irade onların her birinden Esmâ terkiplerinin kapsamına göre ortaya çıkmaktadır!

Siz, bir birime dışarıdan baktığınız zaman, ondan çıkan iradeyi görerek, “irade-i cüzdür bu”, dersiniz! Fakat, çıkış noktasında gördüğünüz o irade, gerçekte, O, Tek olan, Küll olan iradenin, ta kendisidir! Musluktan akan suyun geldiği barajdaki sudan ayrı bir şey sanılması gibi!

Çünkü, Müriyd olan O, sonsuz ve sınırsızdır! Yani, iradesi sonsuz ve sınırsızdır. Sınırsız olan irade sınırlanamayacağı için, her bir birimdeki irade de, sınırsız olanın iradesidir.

Varın bundan böyle, Kudret, Kelâm, Semi, Basar gibi vasıfları da sınırsız olarak düşünüp, ortaya çıkacak sonuçları elinizden geliyorsa siz değerlendirin!

İşte olayı, böylece idrak edip değerlendirebilirsek…

Bu takdirde görülür ki, yaşamda tek bir hayat vardır, “HAYY” olanınki!..

Gene varlıkta mevcut olan tek bir irade vardır, “MÜRİYD”in! Ki bu da kesinlikle “küll” ve “cüz” diye ikiye ayrılmaz; çünkü iki ayrı bağımsız varlık mevcut değildir!

Bunun gibi Kudret, Tek bir kudrettir! Ve her an, her zerrede görülen tüm mânâlar ve fiiller, hep O, sınırsız ilim sahibi varlığın sınırsız dileği, yani iradesiyle, sınırsız kudreti neticesinde ortaya çıkmaktadır.

Öyle ise varlıkta, Tek bir İrade, Tek bir Kudret ve bu Tek iradeyi yönlendiren sonsuz-sınırsız Tek bir İlimsöz konusudur; ki bu Zât sınırsız Hayat sahibidir ve O, “ALLÂH” ismiyle işaret edilendir! Ve O, “Allâh” ismi aynasında kendini seyredendir!

“Allâh” ismi ile sanki kendini kendine tanıtmış; kendini, kendinde seyretmiştir!

Kendinde, kendini seyr için, “Allâh” ismi altında çeşitli tanım ve vasıflarla kendini tavsif etmiş, o tavsifte kendisini bulmayı istemiş; ve o tavsifte kendisini bulduğu anda da demiştir ki:

“…Muhakkak ki Allâh, âlemlerden (Esmâ bileşimi birimselliklerden) elbette Ğaniyy’dir (“HÛ”viyeti {ZÂT’ı} itibarıyla, Esmâ’sında açığa çıkanlarla kayıtlanmaktan veya onlarla sınırlı tanımlanmaktan münezzehtir)!” (29.Ankebût: 6)

Öyle ise;

Ezelde ve ebedde, hep daima “BÂKÎ ALLÂH’tır!”

Bütün âlemler, fâni, “yok”tan var olmuş ve “yok”luğa gidici olan, denizin üstündeki dalgalar gibidir!..

Denizde, denizin suyundan dalgalar oluşur ve sonra tekrar denize döner… Dalgaların bağımsız varlığı, görenin gözünde, hayalinde, zannındadır! Dalga, fâni; deniz ise Bâkî gibidir!..

Siz eğer, denizden oluşmuş bir dalga iseniz, biliniz ki;

“Her şey, aslına rücû edecektir.”

Her dalga, denizde “yok” olacaktır…

Hatta ilim sahibinin katında, dalga zaten fânidir, “yok”tur!..

Öyleyse, bir gün gelecek, Allâh’ın varlığında “yok” olduğunuzu fark edeceksiniz!.. Ve cehenneminizin ateşi sönecektir!

“Yok” olduğunuzu fark ettiğiniz zaman, bilmem aynada kendinizi mi göreceksiniz?..

Yoksa, kendiniz “yok” olacak da, ayna mı Bâkî kalacak?..

Gerçekte “fâni”nin fenâ bulmasından kesinlikle söz edilemez, çünkü zaten adı üstünde fânidir!.. “Yok”olanın “yok” olmasından nasıl söz edilebilir ki!!? Bunu fark eden için de elbette ki her an “BÂKΔden gayrı mevcut değildir! Bununla beraber de “her an” kalkar, “tek an” kalır!

Nitekim bütün bunlar, ancak yaşayanın hissedeceği hâllerdir…

Allâh idrak ettire…

Evet!.. Konumuzu fazla dağıtmadan toparlamaya çalışalım…

Koninin üst noktasından aşağıya bakmak zorundayız, varlığı değerlendirmek istiyorsak!

Sonsuz-sınırsız varlığın, sınırı olmadığına; ve sınırın ötesinde ikinci bir varlık söz konusu olmadığına göre; sınırsız varlığın, sıfatları ile sınırsız olarak fark etmek zorundayız.

Bugüne kadar hep, “mutlak varlığı” yönünden sonsuz-sınırsızlığı ile anlatmaya gayret ettik. Şimdi ise size, sıfatları yönünden sonsuz-sınırsızlığını idrak ettirmek istiyoruz O yüce Zât’ın…

Sıfatları yönünden sınırsızlığını idrak edebilirsek, o zaman hayatı ile, ilmi ile, iradesi ile, kudreti ile sınırsız olduğunu fark edeceğiz.

Sınırın ötesinde ikinci bir hayat, irade, kudret vasıflarıyla var olan bir varlık olmadığını idrak edeceğiz.

Bizim gözümüze göre, algılamamıza göre var olan ikincil birimden çıkan vasıfların, orijine ait vasıflar olduğunu müşahede edeceğiz! Ki, beş duyuya göre “cüz” olarak nitelendirdiğimiz hayat, ilim, iradeningerçekte, hakikatte “Küll”e ait olduğunu, Küll’den olduğunu müşahade edebileceğiz. Elbette bunun doğal sonucu da “küll” yanı sıra bir “cüz”ün var olmayışıdır!

Hemen şu âyeti hatırlayalım:

“Allâh yanı sıra tanrıya (dışsal güce) yönelme!..” (28.Kasas: 88)

Şayet sadece Mutlak Varlık olması itibarıyla değil, sıfatları itibarıyla da; ve dahi tüm varlığı itibarıyla da sınırsız olduğunu idrak edebilmek bizim için dilenmişse, o zaman “kader” dediğimiz hükmün, Tek’liğin dilemesi ile meydana gelen “seyir âlemi” olduğunu fark edeceğiz.