EBU BEKİR ES SIDDÎK

Ahmed Hulûsi

Kureyşli müşrikler, Rasûlü Ekrem ile Hz. Sıddîk’ın Medine’ye ulaşma amacıyla yola çıktıklarını bildikleri için, dört bir yandaki civar kabilelere adam gönderdiler…

Her kim, Rasûlü Ekrem ile Hz. Ebu Bekir es Sıddîk’ı yakalayıp getirirse, ona her biri için, yüzer deveden iki yüz deve mükâfat verileceğini ilan ettiler…

Müdlic oğulları, Mekke’nin sahil tarafı civarında yaşayan kabilelerinden birisidir… Her kabile gibi onlara da bir haberci gelmiş, fakat onlar bu haber üzerinde durmamışlardı…

Cu’şum oğlu Suraka, o kabilelerin fertlerinden birisidir… O gün de diğer günler gibi günlük işlerini bitirmiş, uzandığı yerde yorgunluğunu atmaya çalışıyor…

Ne varki bugün ona rahat yok galiba!.. Şu kan ter içinde gelen atlı, onun yanına doğrulttu atını…

Kureyş’ten gelen bu atlı… Suraka’nın önünde durdurdu atını:

− Hey Suraka!.. Ben, önüm sıra sahile yollanan birkaç yolcu karartısı gördüm… Öyle sanıyorum ki bunlar Muhammed ile ashabıdır!..

Suraka, derhâl intikâl etti vaziyeti; o gitmekte olanların Rasûlü Ekrem ile ashabı olduğunu… Fakat bunu Kureyşliye söylemek de işine gelmezdi… Zira iki yüz deveyi başkasıyla paylaşmak hiç de akıllıca bir şey olmazdı!..

− Gördüğün karaltılar Muhammed ile ashabı değildir!.. Sen Ebu Fadl ile arkadaşlarını görmüş olacaksın… Şimdi onlar bizim gözümüzün önünden geçip gitmişlerdi…

Gelen Kureyşlinin, aldığı bu cevap hiç de hoşuna gitmemiş olacak!

Yüzünü buruşturdu… Atına şöyle bir vurdu ve hiç cevap vermeden gerisin geriye dönüp uzaklaştı gitti…

Suraka, bir müddet dalgın gözlerle semâyı süzdükten sonra, ağır ağır yerinden kalktı ve evine girdi.

Ne yapmak istediğini arkadaşlarına da sezdirmek istemiyordu anlaşılan…

Bir köşede oturmakta olan cariyesine döndü:

− Atımı al, tepenin arkasına git… Beni orada bekle!.. Dikkat et, kimseye görünme sakın!..

Cariye çevik bir hareketle yerinden kalkarak dışarı çıktı… Gene bir vakit içeride oyalandı Suraka…

Sonra, uzun parlak kargısını alarak, evin arka tarafından dışarı çıktı ve tepenin arka tarafına yürüdü…

Kargısının parıltısı kimsenin dikkatini çekmesin diye, yere iyice yakın ve paralel olarak tutmakta…

Nihayet atının yanına geldi, seri bir hareketle üstüne atladı ve cariyesine:

− Haydi sen eve dön… Sakın kimseye de bir şeyden bahsetme!..

Cariye eve yönelirken, o da atının başını sahil tarafına yöneltip yola koyuldu… Sahil boyunca yukarı doğru uzanan arap atı çok süratli koşuyordu… Koştu… Koştu… Koştu… Koşmuyor, âdeta uçuyordu kızıl renkli Arap atı…

Nihayet uzaklarda onları gördü… Ne de olsa, develer at gibi gidemiyordu…

Biraz daha gayret verdi atına Suraka…

Rüzgârın getirdiği hafif bir çıtırtı ile başını çeviren Hz. Sıddîk, son hızla koşan bir at ile üzerindeki adamın, gitgide kendilerine yaklaşmakta olduğunu gördü…

− Anam babam sana kurban olsun yâ RasûlAllâh!.. Bir at hızla yaklaşıyor bize!

Rasûlü Ekrem başını hafifçe doğrulttu:

− Yâ Rabbi, düşür şu arkamızdan geleni!..

Kendilerine iyice yaklaşmış olan Suraka’nın atının ayağı aniden yere sürçtü ve kapaklanıverdi… Suraka da kendini tutamayıp, kumların üstüne uzanıverdi!..

Ancak düşmesi ile kalkması bir oldu!.. Bir an durdu… Aklına fala bakmak geldi!..

Araplar arasında yaygın bir âdetti, fala bakmak!..

Bir iş yapacakları zaman, yanlarında taşıdıkları ufak deri kılıfı çıkartırlar ve onun içinde bulunan iki oktan birini, görmeksizin rastgele seçerlerdi.

Birinin üstünde “Neâm=Evet” diğerinin üzerinde de “Lâ=Hayır” yazılı oklardan hangisi eline gelirse, ona göre o işin olup olmayacağına karar verirler; sonra da o işi yaparlar veya yapmazlardı!.. O devrin garip âdetlerinden biri idi işte bu da…

Suraka da hemen elini kemerinin altına sokup, içinden fal torbasını çıkardı ve içinden rastgele bir ok seçti…

Şöyle düşünmekteydi:

− Acaba Muhammed’le yanındakine zarar verebilecek miyim?..

Çıkan okta şu yazılı idi:

− Lâ=Hayır!..

Hiç de hoşlanmadı bundan Suraka!..

Tekrar atına atladı… Kararsızdı… Bir an durakladı!.. Sonra aniden atına vurdu.

− Yeahhh!..

Kızıl at, öndekileri takibe başlamıştı yeniden… Epeyce uzaklaşmış olmalarına rağmen, ara gittikçe kapanıyor, Suraka yaklaştıkça yaklaşıyor, yaklaşıyordu…

Nihayet öylesine yaklaştı ki, Rasûlü Ekrem’in bir şeyler okumakta olduğunu işitmeye başladı… Rasûlü Ekrem’in hiç arkasına bakmamasına karşılık, Hz. Sıddîk, sık sık başını çevirip ona bakıyordu…

Bir şeyler olmalıydı…

Oldu da! Aniden bir mucize oldu!..

Suraka’nın atının ön iki ayağı, kumların içine batmaya başladı!..

Gitgide artmaktaydı bu batış!.. Atın ön ayakları, diz kapaklarına kadar gömüldü kumun içersine… Suraka, kendini daha fazla tutamadı atın üzerinde ve yere düştü…

Yumuşak kumların üstünden, hemencecik ayağa kalktı ve hayvanı da kurtarmak için çabalamaya başladı… Bir yandan o, hayvanı kurtarmaya çalışıyor, bir yandan hayvan kendini kurtarmaya uğraşıyor, fakat hiçbir netice de elde edilemiyordu…

Ne büyük bir hikmetti bu!.. Ellerini attan çektiği anda, hayvan bütün gücüyle bir daha debelendi… Kurtuluş!..

Atın ayakları kumdan kurtuluverdi bu debelenişle… Fakat aynı anda da, biraz evvel ayaklarının batmış olduğu iki ayak yerinden göğe doğru, ateş dumanı gibi bir duman yükseldi ve kayboldu!..

Büsbütün canı sıkıldı Suraka’nın…

Elini ikinci defa fal torbasına attı…

Gene suali aynı idi:

− Acaba Muhammed’le ashabına zarar verebilecek miyim?..

Çıkan oktaki cevap aynı idi:

− Lâ=Hayır!..

Zaten canı sıkılmış iken, üstelik bir de bu cevap ikinci kez tekrar edince, bütün asabı bozuldu…

− Yâ Muhammed!.. Yâ Muhammed!.. Ben pes ediyorum!.. Durun!..

Diye bağırmaya başladı.

Onun bu sözlerini duyan, Rasûlü Ekrem devesini durdurttu. Suraka da atına atlayarak onların yanına geldi…

− Ben Cu’şum oğlu Malik’in evladı Suraka’yım…

Emin olun ki, ne şimdi, ne de bundan sonra, size benden bir kötülük ilişmeyecektir!.. Nasıl ki bundan evvel benden hoşlanmadığınız bir hâl zuhur etmediyse…

Kureyş’in vadettiği mükâfatı ve onlara yapmak istediklerini anlattı ve onlara sonra:

− İleride yolda sürüler göreceksiniz. Onlar benim sürülerimdir… Bu oku da alın, benim alâmetimdir… Onları gördüğünüzde, dilediğiniz kadarını alın…

− İstemez; lazım değil yâ Suraka!..

− Öyle ise beni himayene aldığına dair, bir şey yaz da ver bana!.. dedi.

Rasûlü Ekrem de Amir’e dönerek, Suraka hakkında bir amannâme yazmasını emretti… O da bir deri parçası üzerine istenileni yazarak Suraka’ya verdi.

Bundan sonra Rasûlü Ekrem:

− Yâ Suraka! Bizi görmüş olduğunu kimseye söyleme! Gizle!..

Buyurdu ve devesini ileri sürerek tekrar yola revan oldu…

Suraka geldiği yolda geriye dönerek bir müddet ilerledikten sonra, karşıdan kendisine doğru gelen arkadaşlarına rastladı.

Sordu:

− Nereye gidiyorsunuz böyle pürtelaş?..

− Muhammed ile arkadaşlarını aramaya gidiyoruz… Sen nereden?..

− Boş yere ilerilere gidip kendinizi yormayın… Ben gözün gördüğü kadar bütün sahayı aradım ama boş!.. İzleri eserleri yok ortalıkta… Haydi gelin başka tarafları arayalım…

Arkadaşlarını alıp geriye döndüren Suraka, Taif seferi sırasında müslüman olmuş ve üçüncü Halife Hz. Osman’ın zamanına kadar, Medine’de yaşamıştır.

Rasûlü Ekrem ile Ebu Bekir es Sıddîk ve ikinci devedekiler, artık bundan sonra, kazasız belâsız yollarına devam ettiler…

Arada sırada, Hz. Sıddîk’ın tacirliği dolayısıyla tanışmakta olduğu bazı kâfirlere rast geliyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyordu:

− Merhaba yâ Eba Bekr!..

− Merhaba yâ Eba Cemil…

− Hayrola, önündeki hazret de kim?..

− Rehberim… Kılavuzluk ediyor bana yolda…

Hz. Ebu Bekir es Sıddîk, tanımayanlara katiyen söylemiyordu, önünde oturmakta olanın Rasûlü Ekrem olduğunu…