MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

Müşriklerin, Efendimiz AleyhisSelâm’a yaptıkları eziyet günden güne artıyor ve çekilmez bir hâl alıyordu… Bu durum karşısında Şevval ayının yirmi yedinci gecesinde, ki onuncu yıla rastlar, yanında azâtlı kölesi, aynı zamanda evlatlığı Zeyd bin Harise olduğu hâlde Mekke’den çıktı ve Taif’e gitti…

Gayesi, Taif’teki Sakif kabilesinin kendisini desteklemelerini sağlamak, Allâh’ın isteklerini yerine getirmelerine vasıta olmaktı… Efendimiz AleyhisSelâm Taif’e geldiği zaman, Sakif kabilesinin ulularından Abdi Yalil, Mesud ve Habib adlı üç kardeş ile görüştü… Onlara İslâm’ın vecibelerinden, inanç şeklinden, yapılması lazım gelen hususlardan bahsetti ve dine davet etti… On gün süreyle bu görüşmelerine devam etti…

Bu konuşmaların sonunda iki kardeş direkt olarak Efendimiz AleyhisSelâm’a karşı çıkıp düşüncelerini şöyle açıkladılar:

− Eğer, Allâh seni peygamber yollamış ise, ben Kâbe’nin örtüsünü çalmış veya yırtmış olayım!..

− Allâh peygamber göndermek için senden daha güçlü birisini bulamadı mı?.. Bulamayacak kadar âciz mi senin Rabbin?..

Üçüncüleri olan Abdi Yalil ise onlara göre biraz daha akıllıca konuştu:

− Andolsun ki ben seninle konuşmak istemem!.. Çünkü sen eğer dediğin gibi bir Rasûl isen, sana karşı gelmekte, sözünü dinlememekte büyük tehlike vardır… Yok eğer, yalan söylüyor da, mahsustan kendini Rasûl gibi göstermek istiyorsan, gene ben seninle görüşmek istemem!..

Efendimiz, Taif ileri gelenlerinin bu cevapları karşısında üzüldü ve onlardan ricada bulundu:

− Hiç olmazsa, konuştuklarımız aramızda kalsın!.. Başkalarına anlatmayın…

Ancak, Kureyşliler bu defa da onlara yetişmiş ve kışkırtmaya başlamıştı:

− Eğer O’nu memleketinizden kovmazsanız başınıza büyük işler açar… İçinizdeki cahilleri, kadınları ve çocukları kendine tâbi kılıp, başınıza sokmadık dert bırakmaz!..

Bu gibi teşvikler sonunda Taifli müşrikler Efendimiz AleyhisSelâm ile evlatlığı Hazreti Enes’i Taif’ten kovdular:

− Buradan derhâl çık!.. Nereye gidersen git!.. Senin kavmine hayrın dokunmadı ve onlar bile sana karşı geldi… Hâl böyle iken, sen bizi mi kandıracağını sanıyorsun?..

Daha sonra da Efendimiz AleyhisSelâm’ın gideceği yola birtakım ipsiz sapsız adamları dizdirip onlarla Efendimiz AleyhisSelâm’a çeşitli eziyetlerde bulundular…

Taif dışına doğru yürüyen Efendimiz AleyhisSelâm’ı önce taşlamaya başladılar… Bu arada ellerine geçen çeşitli kötü maddeleri de O’na atıyorlardı… Öyle ki, Efendimiz AleyhisSelâm’ın atılan taşlardan ayakları kan revan içinde kalıyordu… Başı hafifçe sıyrılmış, kanamaya başlamıştı… Dermansız kalıp, oturakaldıkça zorla yerlerinden kaldırıyorlar ve tekrar türlü hakaretler ve atılan taşlar arasında yürümeye mecbur bırakıyorlardı…

Bu arada atılan taşlara karşı Efendimiz AleyhisSelâm’ı korumaya çalışan Zeyd’in oğlu Enes’in de başı yarılmış, yüzü gözü kan içinde kalmıştı… Keza ayakları da kan içindeydi…

Nihayet pek uzakta olmayan, Mekkeli Utbe ve Şeybe bin Rabia’nın bağına sığındılar… Ne bir adım atacak hâlleri, ne de bir tek kelime söyleyecek kuvvetleri kalmıştı… Efendimiz AleyhisSelâm’ın hayatı boyunca karşılaştığı en büyük eziyet buydu işte…

Nitekim burada Efendimiz AleyhisSelâm’ın yapmış olduğu çok meşhur dua şu idi:

“Allâh’ım, kuvvetimin tükendiğini, artık çaresiz kaldığımı, halk katındaki hor hakir karşılanmamı sana arz ederim…

Ya Erhamer Rahıymin!.. Herkesin zaif ve hakir görüp dalına bindiği bîçarelerin Rabbi Sen’sin!..

Rabbim, kötü huylu ve yüzsüz düşman eline beni düşürmeyecek, hatta işlerimin dizginini eline verdiğin akrabadan bir dosta bile muhtaç etmeyecek kadar rahıymsin!..

Rabbim, eğer bana karşı gazaplı değilsen, çekmekte olduğum çile ve belâlara aldırmam…

Ancak şu da var ki, senin af ve merhametin, bana bunları göstermeyecek kadar geniş!..

Rabbim, gazabına giriftar, yahut ta rızasızlığına düçar olmaktan; Sen’in o zulmetleri parıl parıl parlatan, dünya ve âhiret hayatının kurtuluşu olan Nûr’u Vechine sığınırım…

Rabbim, Sen, benden razı olana kadar, sana tövbe ederim!..

Rabbim, şüphesiz ki kuvvet ve kudret sadece Sen’dedir!..”

O sırada Efendimiz AleyhisSelâm ile evlatlığının durumunu Utbe ile Şeyba görmüştü… Hristiyan olan köleleri Addas’ı çağırıp eline büyük bir salkım üzüm verdiler ve onu Efendimiz AleyhisSelâm’a götürmesini söylediler.

Bunun üzerine kendisine verilen emri tatbik eden Addas üzümü doğruca Efendimiz AleyhisSelâm’a götürdü verdi… Efendimiz AleyhisSelâm kendisine uzatılan üzümü aldı ve:

− Bismillâhirrahmânirrahıym… diyerek yemeye başladı…

Efendimiz AleyhisSelâm’ın ağzından çıkan besmele Addas’ın dikkatini çekmişti… Konuştu:

− Andolsun ki bura halkı bu sözü bilmez ve kullanmazlar…

Efendimiz AleyhisSelâm bunun üzerine sordu Addas’a:

− Yâ Addas, sen, hangi memlekettensin? Dinin nedir?..

− Ninava’lıyım!.. Hristiyanım!

− Demek sen, o sâlih kişi olan Yunus bin Matta’nın hemşehrisisin!

Addas bu soru karşısında şaşırmıştı… Sordu:

− Sen Yunus bin Matta’yı nereden tanıyorsun?.. Efendimiz anlattı:

− O, benim kardeşimdir! O, bir Rasûldü; ben de bir Rasûlüm!

Addas bu sözleri işitince bir an içinde kendini tutamayıp Efendimiz AleyhisSelâm’ın ayaklarına kapandı… O sırada onları uzaktan seyretmekte olan iki kardeşten Utbe, Şeyba’ya döndü:

− Bak, adam kölenin inancını da gözlerinin önünde kendine çevirdi… Onu da saptırdı!.. dedi.

O sırada Addas da yanlarına gelmişti… Utbe, Addas’a çattı:

− Yazıklar olsun sana Addas, bak seni saptırdı dininden bu adam… Addas da onlara cevap verdi:

− Ey Efendim; yemin ederim ki yeryüzünde bu zâttan daha hayırlı bir kişi yoktur!.. Zira, O bana, öyle bir şeyden bahsetti ki, onu ancak bir Rasûl bilir…

Efendimiz AleyhisSelâm bundan sonra üzgün ve mahzun bir hâlde Mekke yoluna koyuldu… İşte bu yolculuk sırasındaki bir hâdiseyi, Sahihi Buhari’deki bir hadîs-î şerîf’ten nakledelim:

Efendimiz AleyhisSelâm’ın zevcesi Aişe (r.a.) şöyle anlatır… “Bir gün sormuştum:

− Yâ Rasûlullâh, sana Uhud savaşı gününden daha zorlu ve şiddetli bir gün erişti mi?..

Efendimiz AleyhisSelâm cevap buyurur:

− Yâ Aişe, kavmimden gelen (Kureyş) birçok zorluklarla karşılaştım… Fakat onlardan, Akabe günü karşılaştığım zorluklar hepsinden daha ağır idi…

Ben (Kureyş’ten gördüğüm eza üzerine Taif’e gidip) hayatımın korunmasını Abdi Külâl’in oğlu Abdi Yalil’e teklif ettiğim zaman, dileğime cevap vermemişti…

Ben de kederli ve mütahayyir bir şekilde dönmüştüm… Tam Karni Salib mevkine geldim… Burada başımı kaldırıp da semâya baktığımda, bir bulutun beni gölgelendirmekte olduğunu gördüm… Bulutun içine dikkatlice baktığımda ise, bunun içinde Cibrîl’in bulunduğunu tespit ettim… O zaman Cibrîl bana:

− Allâh, kavminin senin hakkındaki dediklerini muhakkak işitti… Seni korumaktan kaçındıklarına da vâkıftır… Allâh, sana şu dağlar meleğini gönderdi (emrine bakar)… Kavmin hakkında ne dilersen ona emredebilirsin!..

Bunun üzerine dağlar meleği de seslenip selâm verdi ve:

− Yâ Muhammed, Cibrîl’in söyledikleri hakikattir… Sen ne dilersen, ben emrine hazırım… (Ebu Kubays ve Kuaykıan denilen) şu iki dağın Mekkeliler üzerine (çökerek) kavuşmasını istersen emret!.. dedi.

Ben de:

− Ben isterim ki, Allâh, müşriklerin sülbünden (neslinden) yalnız Allâh’a ibadet eden ve Allâh’a hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil meydana çıkarsın.”

Bu acıklı seyahat bir ay kadar sürdü…

Nihayet Efendimiz AleyhisSelâm Mekke’ye dönmeye karar buyurdu…

Bu kararını Zeyd’e açıkladığı zaman, Zeyd hayretle sordu, Efendimiz AleyhisSelâm’a:

− Yâ Rasûlullâh, onlar seni çıkarmışlar iken, içlerine şimdi nasıl gireceksin?..

Rasûlullâh AleyhisSelâm, Zeyd (r.a.)’a cevap verdi:

− Yâ Zeyd, Allâhû Teâlâ şu gördüğün sıkıntıyı nasıl olsa bertaraf edecektir… Bize elbette bir kurtuluş yolu açacaktır… Allâhû Teâlâ hiç şüphesiz ki dinini galip çıkartacak ve Rasûlüne yardım edecektir…

Bundan sonra Efendimiz AleyhisSelâm Mekke’nin yanı başındaki Hıra dağına uzandı…

Oraya geldiğinde Abdullah bin Ureykıt’ı buldu… Onunla, Mekke’nin nüfuzlu kişilerinden Ahnes bin Şurayk ile Süheyl bin Amri’ye haber gönderip, Risâlet vazifesi sırasında kendisini himaye edip etmeyeceğini sordurdu…

Ancak bu soruya karşılık olarak verilen cevap ise şöyle idi:

− Ben Mekkeliler arasına anlaşma yolundan girmiş bir kişi olduğum için, benim başka şahsı himayem altına alma yetkim yoktur…

Elbette ki, Ahnes ile Süheyl’in bu cevabında Kureyşli müşriklerden korkunun yeri büyüktü…

Bunun üzerine Efendimiz AleyhisSelâm Mekke’ye girebilmek için, Abdullah bin Ureykıt’ı bu defa da Mut’im bin Adiyy’e gönderdi…

− Mut’im bin Adiyy’e git ve ona, Muhammed; “Rabbimin bana verdiği risâlet vazifesini tebliğ edinceye kadar kendisini himayen altına alıp almayacağını soruyor” de, dedi…

Abdullah gene Mekke’ye gitti ve bu soruyu Mut’im bin Adiyy’e iletti…

Mut’im bin Adiyy’in bu soruya verdiği cevap şöyle oldu:

− Olur, gelsin, ben O’nu himayeme alırım… Vazifesine devam etsin!..

Bu kabulde, dine yakın olmaktan ziyade, büyüklüğünü göstermek duygusu rol alıyordu…

Mut’im bin Adiyy, doksan yaşını aşkın bir kimse idi… Ertesi gün silahlarını kuşandı, oğullarını ve kardeşlerinin oğullarını da kuşattı ve ne sebeple bu işe başvurduğunu açıkladı:

− Bilmiş olunuz ki, Muhammed’i ben himayem altına aldım!.. Artık kimse O’na dokunmayacaktır… Aksi hâlde karşısında bizi bulacaktır!..

Bundan sonra oğulları ve kardeş çocukları ile birlikte Efendimiz AleyhisSelâm’ı yanına alıp, Haremi Şerif’e girdi… Çocukları Kâbe’nin dört bir yanına dağıldılar…

O sırada Ebu Cehil göründü ve Mut’im bin Adiyy’e yaklaşarak:

− Yâ Mut’im, himayeci misin, yoksa tâbi mi?..

Mut’im durumu açıkladı gür sesle:

− Himayeciyim… Ey Kureyş topluluğu, bilmiş olunuz ki, Muhammed benim himayemdedir… Kimse O’nun kılına dokunamaz!..

Efendimiz AleyhisSelâm onuncu senede, Zilkade ayının yirmisi, Salı günü gene Mekke’ye girmiş ve yedi kere tavaf ederek, Allâhû Teâlâ’ya şükretmişti!..

Nitekim daha sonra da Efendimiz AleyhisSelâm bu hareketi daima hayırla yâd etmiş, hatta Bedir savaşından sonra, henüz daha o zaman müslüman olmamamış bulunan, Mut’im in oğlu Cübeyr’e:

− Eğer baban Mut’im bin Adiyy sağ olsaydı da, şu kokmuş herifleri bağışlamamı isteseydi; bunların hepsini ona bağışlardım!.. demişti.

Bundan az zaman sonra da Cübeyr müslüman olmuştur…