SİSTEMİN SESLENİŞİ 1

Ahmed Hulûsi

Sorgulamak; düşünebilme yeteneği olan beyinlere has bir özelliktir! Ancak bilinmeli ki, sorgulamak zeki insanlarda da olur… Sorgulamanın sonuçlarını değerlendirebilmek ise akıllı insanın başarabileceği bir iştir…

Sorulmayan sorunun cevabı olan ilim ele geçmez! İlim, soranın hakkıdır!

Cevabın getireceği ilimden, ebeden mahrum kalır, sorgulamayan!

Öyle ise, düşünen insanın ilk vasfı; sorgulamak, araştırmaktır!

Özellikle, ölüm ötesi sonsuz hayatta işine yarayacak şeyleri… Zira, yalnızca dünya yaşamında geçerli olan ilim, öte boyutta hiçbir işe yaramayacak; sonuçta burada günümüzü hoşça israf etmekten başka bir şey elimize geçmeyecektir.

Nakle, sorgulamadan körü körüne taklide dayanan Din anlayışı; akla mantığa, ilme ve tefekküre dayanan Din anlayışına her zaman çoğunlukla ağır basmıştır! Çoğunluk, kolaya kaçmış; “Beni düşündürme, ne yapacaksam onu söyle yapayım”, anlayışı içinde; kendilerine düşünceden yoksun mahlûk muamelesi yapan; önderler, âlimler(!) çevresinde toplanmışlardır… Çünkü, insan topluluğu içinde, insanlıklarının liyâkatini yaşayanlar, fevkalâde azınlıktadır.

Bütün bu gerçeklere karşın da, gene aynı topluluk; inkâr ettikleri sorgulama gerçeğinden hareketle bir yerlere gelen erenlerin, evliyanın, gerçek Din ilmini elde etmiş olanların çevrelerinde toplanmaktan geri kalmamışlardır, asalak olarak! Çünkü fıtratları, ötesine elvermemektedir!

Biline ki…

Sorgulayıp, tefekkür edip buna rağmen gerçeği bulamaması dolayısıyla hata eden; beynini çalıştırmayıp taklitle isâbet edenden daha değerlidir! Zira birincisi, öte boyutta ruhuna yüklediği sorgulama, araştırma, yeni yeni şeyler keşfetme özelliğiyle sonsuzluğun sonsuz güzelliklerine kanat açarken; ikincisi, eline geçenle cennetini yaşayacaktır, diğerine göre son derece kısıtlı olanaklar içinde! Cennete girmek ise, daha önce de değindiğimiz gibi, kişinin ameline değil; yaratılışındaki takdire bağlıdır!

İlmin, irfanın, idrakın gereğini mi hissedip yaşıyoruz; yoksa onların dedikodusuyla ömür tüketip, taklidiyle mi oyalanıyoruz?..

Öğrendiğiniz her bir bilgi, sizin düşünce ve günlük yaşamınıza yeni güzellikler eklemiyorsa; fark edelimki kendimizi aldatmaktan başka bir şey yapmıyoruz! Diğerlerinden daha bir seviyeli dedikoduyla kendimizi farklı görmenin avuntusu içinde tükeniyoruz!

Sorgulamak ve tefekkür etmek suretiyle insanlığınızın şerefini yaşamak istiyorsanız önce şuna karar veriniz…

Dinin gereği olan uygulamaları, YUKARDAKİNİN gözüne girip, ondan bir şeyler kotarmak için mi uygulayacağım; yoksa, yediğim balın eserinin vücudumda açığa çıkarak bana daha yararlı işler yapma olanağı sağlaması gibi; dinin teklif ettiklerini tatbik ederek, geleceğimi kendi ellerimle yaptıklarımla mı şekillendireceğim?

Eğer doğru olan ikincisi diyebiliyorsanız ve hâlâ da bu konuda gerekeni yapmıyorsanız; ne kadar akıllı olabilirsiniz bunu sorgulamakla işe başlayın!

“Kimsenin kimseye fayda vermeyeceği zorlu bir süreçten” bahsedilirken, siz hâlâ falanca ya da filancanın yanında görülmek beni kurtarır zannı hayaliyle yaşıyorsanız gerekenleri uygulamaksızın; kesinlikle bilin ki vay halinize!

“Eğer benim bildiklerimi bilseydiniz, rahat yataklarınızda yatamaz, Allâh Allâh diyerek dağlara kaçardınız” diyen Allâh Rasûlü; acaba, algıladığı sistemin hangi gerçeği dolayısıyla bunu söylüyordu, yalnızca para kazanıp keyif çatmak için yaşayan bizlere?..

Elindekileri insanlarla paylaşmayı önerip; yalan, dedikodu, gıybet, kumar, içki, zina gibi şeylerin yapılmamasını teklif eden Allâh Rasûlü, niye bunlarla yetinmeyip; salât, oruç, hac gibi çalışmaları tebliğ etmişti?

Namaz nedir, diye sorun çevrenizdekilere… Yüzde doksan beşi tanrıya tapınma olarak anlatacaktır… Bedensel bir faaliyettir! Huzuruna çıkmaktır! Önünde secde ederek tanrının büyük(!)lüğünü kabul etmektir; diyeceklerdir…

Salât; yöneliştir!.. Bâtının ve hakikatin olup, özünden zâhir olanı hissedip, bunun sonuçlarını yaşamaktır!.. O’nun indînde hiçliğini, yok olduğunu yaşamakla başlayıp; kıyamda, kendini dillendirişinin; rükûda, kudretinin önünde yaratılmışın kulluk etmekten başka şansı olmadığını açığa çıkarmasının; secdede, “Lillâhil Vâhid-ül Kahhar” hükmünün eserini ortaya koyuşunun yaşanışıdır! Ve bu salât, mi’râcın kapısını açar mümine!.. Yukarıdaki tefekkürsüz şeklî tapınmaya verilen isim ise namazdır!

İman ve gereği fiillerle cennete, düşünsel arınmayla “Allâh”a erersin; takdirindeki kadarıyla… Tefekkürsüz, sorgulamasız “Allâh”a ermiş tek bir fert yoktur, buna Allâh Rasûlü de dahil!

Fâtiha’sız salât olmaz, çünkü yönelişin anahtarı odur! Onun anlamının tefekkürüyle başlar “Allâh”a yöneliş!.. Anlamını tefekkür etmeden ister Arapça oku, ister Türkçe, yalnızca papağan gibi tekrarlamış olursun; “bal, bal” deyip, midesi “bal”dan mahrum, bedeni onun lezzet ve enerjisini tatmamış anlayışı sınırlı gibi! Sana “bal”ı öğretmişler ki, alıp yiyerek değerlendiresin, diye!

Dünya’da bırakıp gideceği para ve malı elde etmek için, tüm gününü meşru ya da gayrımeşru işler peşinde koşturarak tüketmesini bilecek kadar akıllı olduğunu iddia eden insan, kendi derûnundaki pahasız hazineyi ele geçirmek için hâlâ gayrete gelmiyorsa, koyverin gitsin!.. Bu Dünya’da nice kurbanlar kesiliyor da kimsenin gıkı çıkmıyor!.. “Biri daha gitti” derler, ne olacak!

Evet dostum, sorgulamanın daha başında bunlar var…

Daha sonrası mı?..

Kur’ân-ı Kerîm’i, “ruhu”yla “OKU”maktan söz etmiştik; insanın bir fizik bedeni bir de ruh bedeni var türünden bir “mushafın ruhundan” söz ettiğimizi sandılar!

Allâh Rasûlü’nü “OKU”maktan söz ettik; ve bu “OKU”ma ışığında getirdiklerini, açıkladıklarını değerlendirmenin isâbetli ve gerçekçi olacağına işaret ettik, Rasûlullâh ruhuyla bütünleşip hadis okumaktan dem vurdular!

Oysa “sırrına” ve “hikmetine” ermek için Kurân’ın ve Allâh Rasûlü’nün getirdiklerinin nedenini; bizim bunları hangi bakış açısıyla değerlendirmemiz gerektiğini, ciddi bir şekilde sorgulama ve araştırmamız gerekmez mi?..

Nereden, neden, nasıl gelmiş o uyarılar, ne amaçlanmış; bize ne fark ettirilmek isteniyor?..

Şimdi, ben desem ki şundan; öylece kabul edecek birileri söylediklerimi takliden!.. Bu taklitlerini kamuflaj ve kendilerini tatmin için de, bana bir pâye veya etiket uyduracaklar; öyle veya böyle! Oysa… Konmuş olan ismim Ahmed Hulûsi! Bunun dışında da hiçbir etiket, sıfat, pâyem yok! Yalnızca, olabildiğince çok şey öğrenmek, yaşamak, hissetmek isteyen, sıradan herkes gibi bir beşerim! Cimri olmamak için de, düşündüklerimi yazıyorum! Kimsenin vereceği mertebe veya pâyeye de ihtiyacım yok; taş atıp suyumu dalgalandırmasınlar, yeter! Yalnız geldim ve yalnız gideceğim! Aklı olan, beni taklit etmez, bana pâye vererek geleceğe dönük benden bir şey ummaz; yazdıklarımı düşünüp, değerli bulursa, o fikirleri değerlendirerek, “bal” yer!

Sözü fazla uzatmayıp, öze gelelim… İman edebiliyorsan, iman et ve hemen sorgulamaya başla ki hikmetine eresin! Her yaptığını mutlaka neden yapıyorum diye düşünerek yapmaya çalış ki, taklitçi mahlûk türünden olmayasın! İçgüdü ve duygularıyla yaşadı; “Dayansın şimdi ehli kubur”, demesinler!

Nasibi olan,taklidi bırakıp tahkike yönelir!

Nasibi olmayan da, bu işin dedikodusuyla ömür tüketir!..

 

5.12.1998

New Jersey – USA