HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLAH

Ahmed Hulûsi

Bilelim ki…

Bizi tüm hedeflerimizden alıkoyan, perdeli” bir hâlde yaşatan en önemli engel ŞARTLANMALARDIR!

Şartlanmalarımız yüzünden, gözlüğünü alnına kaldırıp da, sonra ömrünü çevrede gözlüğünü aramakla tüketen adam duru­muna düşeriz!

Evet, kesinlikle bilelim ki…

Kişi, şartlanmalarından; şartlanmalarının getirdiği değer yargılarından; şartlanmalarının getirdiği değer yargılarının oluşturduğu duygulardanarınmadığı sürece “ALLÂH” ismiyle işaret edileni idrak edemez! Bunu gerçekleştirmediği sürece, benliğinin hakikatini bile­mez ve Hz. MUHAMMED’in açıkladığı “ALLÂH” ismiyle işaret edileni tanıyamaz!

Bu şekilde yaşamı boyunca, “ALLÂH” der; ama bu ismi, kafasında şartlanmalarına göre hayal ettiği TANRIYA vere­rek, ömrünü boş yere harcar!

Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH” adıyla İŞARET EDİLENİ anlamamış, idrak etmemiş kişinin; şartlan­malar ve içgüdüleri istikametinde yaşarken, kafasında bunlar doğrultusunda hayal edip yarattığı tanrıya “ALLÂH” adını tak­ması ona hiçbir şey kazandırmaz… Çünkü;

“ŞİRK şüphesiz ki en büyük ZULÜMDÜR!”

Hz. Muhammed’in açıkladığı “ALLÂH” adıyla işaret edileni anlayıp idrak etmeyen insanın; bilincinin orijinini tanımasına, kozmik bilinç boyutuna sıçrama yapmasına, evreni gerçek değerleri ile değerlendirmesine asla imkânı yoktur!

Çünkü kafasında yarattığı muhayyel TANRISI dolayısıyla; onun, kozasından çıkıp da, gerçekleri görebilmesi imkânsızdır!

Kişinin, şartlanmalar yoluyla örülmüş kozasından çıkabilmesi, ancak hakikata dair ilmin kendisine ulaşması; ve onun da bu gerçekler üzerine tefekkür edebilmesi ve dahi gereğini yaşamasıyla mümkündür!

Oysa biliriz ki toplum, genelde derin düşünce gücünü kullanmasını bilmediği, hep ezbercilikle yetiştirildiği için derinlik isteyen konularda düşünmez ve düşünmeyi de sevmez.

Ve bu yüzden de davranışlarını çevresindekilere yani “herkese” göre düzenler! “HERKES” ne diyorsa, ne yapıyorsa, o da onları taklit eder! Böylece, âdeta “HERKES PUTUNA” tapınır olur! Kişi daha küçük yaşlardan itibaren, büyüklerim doğru yapar, diye düşünerek; onların davranışlarını şartlanma yollu kabul eder ve bunları tatbike başlar… Böylece de onların değer ölçü­lerini sanki kesin gerçeklermiş gibi benimser!

İşte şartlanma yollu benimsenen bu değerler ve davranışlar, neticede gerçeğe tamamen aykırı olan bir zan içine sürükler kişiyi…

Ve neticede, bu vehim ipiyle örülmüş kozada hapis kalan insan artık şöyle düşünmeye başlar:

Bütün hayatımı Tanrıya ibadetle niye geçireyim ki… Sonunda nasıl olsa bir iyilik yapar, Tanrının gözüne girer paçayı kurtarırım!

Bütün bunlar, gerçeğe dayanmayan, şartlanmalar yoluyla elde edilmiş yanlış bilgilerden meydana gelmiş isâbetsiz ZANLARdır!

Oysa, şartlanmalara bağımlı kalarak, gerçeğe uymayan ZANlar ile yaşamanın ne kadar üzücü sonuçlar vereceğini Kur’ân-ı Kerîm şöyle bildirmektedir:

“…Onlar, ancak zanna ve nefslerin hoşlandığı kuruntulara uyarlar… Andolsun ki kendilerine Rablerinden hakikat ilmi gelmiştir!” (53.Necm: 23)

“Oysa bu hususta onların bir ilmi (delilleri) yoktur… Onlar ancak zanna uyuyorlar! Muhakkak ki zan, gerçeği yansıtmaz!” (53.Necm:28)

“İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu yanlış zan sizi uçuruma düşürüp mahvetti de hüsrana uğrayanlardan oldunuz.” (41.Fussilet:23)

İşte bu yüzden, bize, gerçeğe uymayan şartlanmaların verdiği zararı hiçbir şey veremez!

Ve çevremizin oluşturduğu bir biçimde; kendimizi et­-kemik bedenden ibaret ZANNEDEREK, yukarıda, gökte bir TANRI var sanır; bu beden kişiliğiyle o gökteki TANRIya tapınma yolunu tutarız!

TANRIYA kızar, o TANRIYI yargılar, o TANRIYI eleştirir, çoğu zaman da o TANRIYI zamansız ve yersiz işler yapmakla suçlarız…

Hiç fark etmeyiz gökte öyle bir TANRININ olamaya­cağını! Gökte böyle bir TANRI olmadığı yolundaki, Hz. Muhammed’in uyarısını hiç dikkate almayız. Ve bu yüzden, sonra, asla telâfi edemeyeceğimiz çok büyük yanlışlar yapmakta devam eder gideriz…

Hâlbuki en azından şöyle düşünsek; Dünya’nın üzerindeki bir insanın yeri nedir?..

Bütün Dünya yüzeyi üzerinde, sadece bir tek insanın varlığını, yerini düşünün…

Dünya kadar bir tanrı olsa, onun yanında bu insanın yeri ne olur?..

Sonra Dünya’dan bir milyon üç yüz on üç bin defa daha büyük olan Güneş’i düşünün.. Onun yanında Dünya’nın yeri nedir? 

Onun yanında, yani Dünya’dan 1 milyon 313 bin defa büyük olan Güneş’in yanında bir insanın büyüklüğü, yeri nedir?.. Sanki, bir insan bedenine nispetle, bir hücre içindeki kromozom!

Veya Güneş gibi 400 milyar yıldızdan oluşan galaksinin içinde Güneş’in yeri nedir?..

400 milyar Güneş’in akıl almaz boyutlarda oluşturduğu GALAKSİ, şayet bir TANRI olsa, onun azameti yanında Güneş’in yeri nedir?..

Ve düşünelim, Güneş, o TANRIYA tapınsa, onu övse, yüceltse ne olur; reddetse, kızsa, sövse ne olur!!!

Ya, o varsayalım galaksi büyüklüğündeki TANRI yanında, bir insanın yeri nedir?..

Lütfen bunu gerçekçi bir biçimde düşünelim?..

Eğer bu hususu idrak edersek, fark ederiz ki, dinde bahsedilen, “ibadet” adı altındaki çalışmalar, dıştaki bir TANRI’ya tapınma, ya da o İlâha yaranma gayesiyle oluşturulmamıştır!

Nitekim eskilerden bu durumu şöyle duymuşuzdur:

“Yaptığın ibadetlerin hiçbirine ‘ALLÂH’ın ihtiyacı yok­tur!.. Sen bunları kendin için, kendi geleceğin için yapmak zorundasın!”

Evet, “ibadet”e, “ALLÂH”ın değil, senin ihtiyacın var!

Şayet ibadet adı verilen çalışmalara gereken önemi ver­mezsen, “nefsine” hakkı olan sayısız özellikleri ve güçleri kazandıramadığın için “zulmetmiş” olursun.

Nefsinin hakikatini tanıman ve ondaki sayısız özellikleri keşfetmen, cennet yaşamına onu ulaştırman senden çıkacak olan çalışmalara bağlıdır!

Sen, kendin için, kendi menfaatin için bu çalışmaları yap­mak zorundasın…

Eğer bu çalışmaları yapmazsan, kaybedecek olan yegâne varlık sensin! Zira ötede veya öteNde bir TANRI yok!.. Ve sen de O’na yaranmak için bu çalışmaları yapacak değilsin.

Burayı çok iyi anlamamız lazım…

“ÖteMde bir TANRI yok” diyerek, bunu idrak ederek, tapınma diye bildiğin çalışmalarını terk edersen, çok büyük bir zararla karşı karşıyasın demektir!

Zira, o tapınma sandığın çalışmalar, gerçekte, senin geleceğin için çok büyük önem taşıyan çalışmalardır! Asla ihmale gelmez!

Ancak burada senin bir yanlış anlayışın söz konusu…

ZAN ediyorsun ki, “ibadet” dediğimiz bu çalışmaları o TANRIya yaranmak için yapıyorsun… Hâlbuki bütün bu çalışmalar, ötedeki ya da ötendeki TANRI için değil, bizzat kendi geleceğin içindir!