GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

Ve daha dedi ki:

Yâ Gavs-ı Â’zâm. Kim saadet-i ezelî ile saadete kavuşmuş ise, ne mutlu ona! Bundan sonra mahrum olmaz ebeden!

Kim ki şekavet-i ezelî ile şakî olmuşsa, yazıklar olmuş ona; ve o ebediyen makbûl olmaz!

 

Gerek “saîd” oluş ve gerekse “şakî” oluş ezelî bir hükmü ilâhî sonucudur! Saîd, daha sonra çalışmalarıyla, yaptıklarıyla şakî olmaz; şakî de yapabileceği tüm çalışmalarına rağmen, sonradan saîd olmaz. Hüküm, ezelde kesin olarak verilmiştir; bunu sonradan değiştirebilecek hiçbir güç de mevcut değildir.

Bu konuda Allâh’ın hükmünün kesin olup, kişinin sonradan yapacağı çalışmalar ile asla değişmeyeceğini; İNSAN ve SIRLARI”, “Hz. Muhammed’in Açıkladığı ALLÂH” ve “AKIL ve İMAN isimli kitaplarımızın “Kader”bahislerinde pek çok hadîs-î şerîf ile açıklığa kavuşturduk elimizden geldiğince. Arzu edenler “Kader”konusunun gerçeğini bu kitaplardan inceleyebilirler.

“Allâh mahlûkatı bir karanlık içinde yarattı. Üzerlerine nûrundan saçtı. O nûrdan isâbet alan saadete erdi… O nûrdan isâbet almayan da şekavette kaldı.”

Anlamındaki bir hadîs-î Rasûlullâh, bize bu konuda ışık tutan çok önemli bir açıklamadır.

Peki, bu ve benzeri hadîs-î şerîflerde anlatılan olay nedir ve niçin böyledir?

Kâinatta mevcut olup, algılayabildiğimiz veya algılayamadığımız her şey, hep Allâh’ın bir veya birkaç isminin mânâsının ortaya çıkmasıyla var olmuş şeylerdir.

Allâh, kendisinde mevcut olan bu özellikleri seyr için kâinatı “yok”tan, kendi isimleriyle, o isimlerin anlamlarıyla var etmiştir.

İşte bu sebeple, ister “saîd”lik denilen hâl olsun, ister “şakî”lik denilen hâl olsun, her ikisi de belirli Allâhisimlerinin zuhuru sebebiyledir.

“SAÎD”lik denilen hâl, beynin bir tür antiçekim dalgası üreterek bunu “nûr” diye bilinen ismiyle holografik dalga bedene yüklemesi, yani kişinin “RUH”unun bu nûra sahip kılınması hâlidir.

“ŞAKΔlik denilen hâl de, beynin antiçekim dalgasını üretmeyerek kişinin “RUH”unun yani holografik dalga bedeninin bu enerjiden mahrum kalmasıdır.

Beynin bu enerjiyi üretmesi veya üretmemesi, ana rahmindeki 120’nci günde almış olduğu kozmik tesire (veya meleğin yazmasına) bağlıdır!

Ve bu tesiri alıp almaması dahi, o birimin ezelindeki hüküm ve takdiri ilâhîye bağlıdır!

Şayet, onun “saîd” olması hükmedilmiş ise, tüm yaşamı ona göre programlanır ve o da programına göre olan işlerle meşgûl olur.

Hemen bu anda şu hadîs-î Rasûlullâh’ı hatırlayalım:

“Herkes ne iş için yaratılmış ise, ona o işler kolaylaştırılır.”

Evet, “ALLÂH Adıyla İşaret Edilen”, aşikâr etmek istediği, seyr etmeyi dilediği her mânâya uygun bir sûret yaratmış ve onları belirli fonksiyonları yerine getirmek üzere programlamıştır. Artık herkes, kendi takdirinin gereklerini yerine getirecektir.

Ne saîd, şakî olur; ne de şakî, bundan sonra saîd olur!

Bu hususta anlaşılması gereken çok önemli bir nokta şudur…

Allâh’ın indînde, 5 milyar insan şakî olmuş, 300 milyon insan saîd olmuş, bunların hiçbir önemi yoktur!

İnsan bedeninde üç-beş hücre veya bundan çok daha küçük boyutlardaki üç-beş bakterinin yeri ne ise; Allâh indînde beş-on milyar dünyanın da yeri belki odur!

Eğer bu gerçeği iyi idrak edebilirsek, fark ederiz ki, hüküm ve takdirin değişmesini düşünmek abesle iştigaldir! Yapılacak iş, elden geldiğince gelecekte içinde olacağımız sistemi anlamak ve o şartlara göre kendimizi hazırlamaktır!

Şunu iyi anlayalım;

Vücudun aldığı gıdaların posasının üzerinden geçtiği alt tarafımızdaki hücreler nasıl ki;

“Biz niye dil üzerindeki hücreler olmadık, o her an nice lezzetleri tadıyor! Hâlbuki bizim üzerimizden o gıdaların posası geçiyor, ki insanoğlu, pis necis diye o posadan tiksiniyor! Öyle ise bizim suçumuz neydi ki burada yer aldık?” diyemiyorsa… Her bir birim de yer aldığı planda görevini isteyerek veya istemeyerek ifa edecektir!

Öyle ise akıllı olan, değirmenlere karşı savaşmaz, akıntıyı arkasına alarak en gerçekçi bir biçimde, en güzel çalışmalarla, yarın pişmanlık duymayacağı hedefe ulaşmaya çalışır.