MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

“Rasûlullâh AleyhisSelâm bir gün insanlar arasında otururken, o sırada yanına bir zât geldi ve:

− Yâ Rasûlullâh, iman nedir?.. diye sordu.

Efendimiz AleyhisSelâm buyurdu:

− Allâh’a, meleklerine, kitabına, Allâh’a kavuşmaya, ve Rasûlüne inanman, ölüm sırasında yeni bir yapıyla yaşama devam edeceğine, hesap vereceğine iman etmendir!..

− İslâm nedir yâ Rasûlullâh?

− İslâm, Allâh’a ibadet etmen ve O’nun Ahadiyetine hiçbir şeyi şirk koşmaman, farz olan namazı ikame etmen, farz kılınan zekâtı vermen, ve Ramazan’da oruç tutmandır!..

− İhsan nedir yâ Rasûlullâh?..

− Allâh’a, sanki O’nu görüyormuşcasına ibadet etmendir… Şüphe yok ki, sen O’nu her ne kadar görmüyorsan da O seni görüyordur!..

− Kıyamet ne zaman kopar yâ Rasûlullâh?..

− Bu meselede sorulan, sorandan daha âlim değildir… Lâkin onun alâmetlerinden sana haber vereyim:

1. Cariye efendisini doğurduğu zaman… (Gayrimeşru çocukların, kendi anası ve insanların başına Efendi olarak geçmesi yani bir halk topluluğunun Efendisi olması kastedilmektedir, Allâhu âlem!..)

2. Çıplaklar, yalın ayaklar, insanları idare altına alınca!.. (Ki bu komünizme işarettir… İşçi sınıfının devlet idaresini ele geçirmeleri kastedilmektedir, Allâhu âlem!..)

3. Çobanlar yüksek binalar kurmakta birbiriyle yarışa çıktığında!..

İşte bunlar kıyamet alâmetlerindendir…

Kıyametin vakti ise Allâh’dan başka kimsenin bilemeyeceği bir şeydir…

“Muhakkak ki o saatin (ölümün) ilmi Allâh indîndedir; yağmuru indirir; rahimlerde olanı bilir; hiçbir benlik yarının ne getireceğini bilmez; hiçbir nefs nerede öleceğini de bilmez! Muhakkak ki Allâh, Aliym’dir, Habiyr’dir.” (31.Lukmân: 34)

Bundan sonra Efendimiz AleyhisSelâm, suallerin cevaplarını aldıktan sonra yanından ayrılan adamı kastederek:

− O adamı bana geri çeviriniz!.. der.

Sahabiler koşarlar ve ararlar, fakat öyle birisi yoktur ortalıkta…

Bunun üzerine Efendimiz AleyhisSelâm gelen şahsın kimliğini açıklar:

− İşte bu Cibrîl idi!.. İnsanlara Din’i öğretmek için geldi…”

***

İmanın şartı olan ve “Bil kaderi” sözüyle belirtilen “kader” mevzusunda ne buyurmuştur RasûlullâhAleyhisSelâm?.. Onu da Sahihi Müslim’de görelim bakalım:

“Hazreti Âli Kerremallâhu veche anlatıyor:

Rasûlullâh AleyhisSelâm bir gün oturmuş ve elinde bulunan bir değneği düşünceli bir hâlde yere vurup dürtüştürüyordu… Bir ara başını kaldırdı ve şöyle buyurdu:

− Sizden hiçbir nefis istisna olmamak üzere, cennetteki yeri de, ateşteki yeri de bilinmiştir!.. Sahabiler sordular:

− Yâ Rasûlullâh, o hâlde niçin çalışıyoruz?.. Bu bilinmiş olan yazımıza itimat edip her şeyi bırakmayalım mı?..

− Hayır!.. Siz, o bilinmiş olan yazınıza dayanmayınız, amellerde bulunup çalışınız… Çünkü, herkes niçin yaratıldıysa, o kendisine kolaylaştırılmıştır!..”

Âyet:

De ki: “Herkes yaratılış programı (fıtratı – şâkılesi) doğrultusunda fiiller ortaya koyar! İşte bu yüzden(Fâtır’ınız olan) Rabbiniz yol itibarıyla kimin hakikat yolunda olduğunu en iyi bilendir!” (17.İsra’: 84)

***

“Rasûlullâh AleyhisSelâm şöyle buyurdu:

− Âdem ile Musa AleyhisSelâm Rableri katında birbirlerine karşı delil getirerek mücadele ettiler… Neticede Âdem Musa’ya delil gücüyle galip etti.

Musa:

− Sen Allâh’ın kendi eliyle yarattığı, kendi ruhundan ruh nefyettiği, meleklerini sana secde ettirdiği, cennetinde iskân edip oturttuğu, sonra da yapmış olduğu hatadan dolayı insanları arza indirten Âdem değil misin?..

Âdem:

− Sen Allâh’ın Rasûllük ve kelâmı ile mümtaz kılıp seçtiği, içinde her şeyin beyanı bulunan levhaları verdiği ve yavaşça konuşucu olarak seni kendisine yaklaştırdığı Musa’sın! Benim yaratılmamdan kaç sene evvel Allâh’ın Tevrat’ı yazdığını biliyor musun?..

Musa:

− Kırk yıl evvel!..

Âdem:

− Peki, Tevrat’ın içinde: “Ve Âdem Rabbine âsi oldu da şaşıp kaldı!..” (20.Tâhâ: 121âyetini buldun mu?..

Musa:

− Evet buldum!..

Âdem:

− Öyle ise Allâh’ın beni yaratmasından kırk sene evvel, benim işlememi üzerime yazmış olduğu bir işi işlememden dolayı beni azarlayıp levm mi ediyorsun?.. dedi.

Sonra da Efendimiz AleyhisSelâm buyurdu:

− İşte böylece Âdem, Musa’yı hüccetle mağlup etmiştir!..”

***

Yahudi ve Hristiyanlara tâbi olmak hakkında:

“Rasûlullâh AleyhisSelâm şöyle buyurdu:

− Şüphesiz ki sizler, kendinizden evvel gelen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına tıpatıp uyacaksınız!.. O dereceye kadar ki, şayet o ümmetler bir kelerin (kertenkelenin) deliğine girseler, siz de muhakkak onlara tâbi olmaya çalışacaksınız…

Sahabe:

− Yâ Rasûlullâh, bu ümmetler Yahudiler ile Hristiyanlar mıdır?..

Rasûlullâh:

− Onlardan başka kimler olacak ki?..”

“Ebu Talib’e ölüm yaklaşınca Rasûlullâh ona geldi ve onun yanında Ebu Cehil ile Abdullah İbnü Ebu Ümeyye İbn Mugıyre’yi buldu…

Rasûlullâh AleyhisSelâm:

− Ey amca, Lâ ilâhe illAllâh de!.. Ki bununla Allâh katında sana şefaat edebileyim?..

Bunun üzerine Ebu Cehil ile Ebu Ümeyye atıldı:

− Yâ Ebu Talib, Abdulmuttalib’in dinini terk mi ediyorsun?..

Buna rağmen Rasûlullâh AleyhisSelâm Kelime-i Tevhid’i teklif etmekte ısrar eti…

Ötekiler de küfrü telkine devam ettiler…

Nihayet Ebu Talib son olarak şöyle konuştu:

− O, (kendini kasterek) Abdulmuttalib dini üzeredir!..

Ve böylece Kelime-i Tevhid’i getirmekten kaçındı…

Bundan sonra Rasûlullâh AleyhisSelâm:

− İyi bil ki, vahy olunmadığım müddetçe senin için Allâh’tan muhakkak mağfiret dileyeceğim!

Bundan sonra Allâh Azze ve Celle, Tevbe Sûresi’nin 113. âyetini inzâl buyurdu:

Ne En Nebi’ye ne de iman edenlere, akraba dahi olsalar, ateş ehli oldukları açıkça belli olduktan sonra şirk koşanlar için bağışlanma dilemeleri olur şey değil (zira “Allâh şirki bağışlamaz”)!” (9.Tevbe: 113)

Bundan sonra da Cenâb-ı Hak gene Efendimiz AleyhisSelâm’a şu âyeti buyurdu:

Kesinlikle sen, sevdiğini hakikate erdiremezsin! Ne var ki Allâh dilediğini hakikate yönlendirir! “HÛ” hakikati yaşayacakları bilir!” (28.Kasas: 56)

“Her kim, şüphesiz ki, Allâh’tan başka tanrı olmadığı hakikatını bilerek ölürse, cennete gider..”

***

“Hiçbiriniz, ben kendisine, çocuğundan, babasından, ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz!..”

Ve işte bu hadîs-î şerîf’i destekleyen bir âyeti kerîme:

En Nebi, iman edenlere, kendi benliklerinden daha önceliklidir! Onun eşleri onların (iman edenlerin)analarıdır!..” (33.Ahzâb: 6)

***

“Üç şey münafıklık alâmetidir:

Konuştuğunda yalan konuşur;

Söz verdiğinde sözünden döner;

Emanete hıyanet eder!..”

***

“Müslümana sövmek fâsıklık ve onunla ölümüne çatışmak ise küfürdür…”

***

Rasûlullâh AleyhisSelâm bir gün kadınların yanına gidip onlara vaaz etti ve şöyle buyurdu:

− Ey kadınlar topluluğu, sadaka verin ve çok istiğfar eyleyin… Çünkü ben, cehennem ahalisinin çoğunu sizlerden gördüm…

Bunun üzerine orada bulunan kadınlardan akıllı ve vakarlı olan bir tanesi şöyle sordu:

− Bizim neyimiz var ki, çoğumuz cehennemlik olmuşuz, yâ Rasûlullâh?..

− Çünkü siz ötekine berikine çokça lânet (belâ) okur, kocalarınıza karşı nimete küfranda bulunursunuz!.. Akıllı ve ihtiyatlı bir kimsenin aklını, sizin kadar eksik akıllı ve eksik dinli bir kimsenin çekebileceğini hiç görmedim…

Kadın sordu:

− Yâ Rasûlullâh, akıl ve din noksanlığımız nedir?..

− Akıl noksanlığına gelince: İki kadının şehâdeti, bir erkeğinkine denk olur… İşte bu akıl noksanlığınızdandır…

Birçok geceler bekler, namaz kılmazsınız; Ramazan’da oruç tutmazsınız (bazı günlerde)… İşte bu da din noksanlığınızdır…”

***

“Ebu Zerr (r.a.) anlatır:

− Bir kere Rasûlullâh AleyhisSelâm’in yanına gitmiştim…

O, üzerinde beyaz bir örtü bulunduğu hâlde uyuyordu… (Döndüm…)

Biraz sonra gene geldim… Gene uyuyor buldum… (Döndüm…)

Biraz sonra gene geldim… Bu defa uyanmıştı… Yanına oturdum…

− Lâ ilâhe illAllâh, diyen ve bu iman ile ölen kimse cennete girecektir…

Ben sordum:

− Zina ederse, hırsızlık yaparsa da mı?..

Rasûlullâh AleyhisSelâm:

− Zina etse de, hırsızlık yapsa da!.. buyurdu…

Ben gene sordum:

− Zina etmiş olsa, hırsızlık yapmış olsa da mı?..

Gene buyurdu:

− Zina etmiş olsa da, hırsızlık yapmış olsa da!..

Ve bu sual cevap üç defa karşılıklı soruldu, cevaplandırıldı…

Nihayet dördüncüsünde Rasûlullâh AleyhisSelâm:

− Ebu Zerr’in toprağa burnu sürtülse de!.. diye konuştu…”

***

“Hiçbir kavim yoktur ki, ahdlerini bozsunlar da, Allâh onlara azap göstermesin…

Hiçbir kavim yoktur ki, alışverişlerinde eksik tartsınlar da, Allâh onlardan yağmur tanelerini men etmesin…

Hiçbir kavimde riya çoğalmaz ki, Allâh onlara vebayı musallat etmesin…

Hiçbir kavim yoktur ki, hak olmayan hükümetlerle hükmetsinler de, Allâh onlara bir imamı cair (yani cevr ve zulüm eden idareci) musallat etmesin!..”

***

“Benden sonra başınıza birtakım ümera gelecektir ki, namazı vaktinden sonraya bırakırlar!.. Bunun günahı onlaradır… Onlar kıbleye doğru namaz kıldıkça arkalarında namaz kılınız…”

“Birtakım önderlere yetişeceksiniz ki, onlar namazı vaktinin haricinde kılarlar… Onlara yetiştiğinizde namazları evlerinizde bildiğiniz vakitlerde kıldıktan sonra, icabet ediniz. Ve sonra kıldığınız namazı nâfile itibar ediniz…”

“Her kim bize (müslümanlara) silah çekerse, o bizden (müslüman) değildir!.. Her kim bizi aldatır, hıyanetlik yaparsa, o da bizden değildir!..”

***

“Rasûlullâh bir yiyecek yığınına uğradı ve elini o yiyecek yığınının içine daldırdı… Parmaklarına ıslaklık gelince sordu:

− Ey taam sahibi, bu nedir?.. Mal sahibi cevap verdi:

− Yâ Rasûlullâh, ona yağmur isâbet etti!.. Bunun üzerine Rasûlullâh (s.a.v.) buyurdu:

− İnsanların görebilmesi için o ıslak kısmı, malın üstüne neden koymadın?..

Aldatan kimse benden değildir!..”

***

“Gammazlar (koğucular) cennete giremez!..”

***

“Üç kişi vardır ki, Allâh kıyamet günü onlarla konuşmaz, onları temize çıkarmaz ve onlara bakmaz:

1. Yaşlı zinakâr,

2. Yalancı devlet başkanı,

3. Kibirlenen fakir.”

***

“Hiç şüphesiz ki cennete müslüman nefisten başkası giremez… Ve yine hiç şüphesiz Allâh dilerse bu İslâm Dini’ni fâcir bir kişi ile teyid edip kuvvetlendirir…”

***

“Bir kimse Rasûlullâh AleyhisSelâm’in yanına geldi ve sordu:

− Yâ Rasûlullâh bir adam gelse de malımı almak istese, bu husustaki kararınız nedir?

Rasûlullâh buyurdu:

− Malını ona verme!.. Adam sordu:

− Eğer benimle dövüşerek elimden almak isterse?..

− Sen de onunla dövüş!..

− Eğer beni öldürürse?..

− Sen şehîd olursun…

− Ya ben onu öldürürsem?..

− O ateşe gider!..”

***

“Herhangi bir kul ki, Allâh onu bir halkı görüp himaye etmek üzere vali yapar, o da öldüğü gün idaresi altındaki halka hıyanette bulunmuş olarak bulunursa, muhakkak Allâh o kula cenneti haram eder!..”

***

“Allâh’a yemin ediyorum ki, Meryem oğlu İsa âdil bir hâkim olarak muhakkak semâdan inecek, haçı muhakkak kıracak, domuzu muhakkak öldürecek, cizyeyi muhakkak kaldıracaktır…

Bundan sonra Ebu Hureyre (r.a.) Nisâ’ Sûresi’nin 159. âyetini okudu.”

***

“Cin’den bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için ansızın bana hücum etti. Lâkin Allâhû Teâlâ beni galip getirip, ona istediğimi yapmaya fırsat verdi… Sabah olunca hepiniz onu göresiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim… Ancak kardeşim Süleyman (aleyhiselâm) bin Davud’un;

“Yâ Rab, bana mağfiret et ve benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülkü bana bağışla!..” demiş olduğu hatırıma geldi… (ve ifriti kovdum…)”

***

“Ebu Said Hudri (r.a.) Rasûlullâh AleyhisSelâm’dan nakleder:

Bir gün bazıları sordular:

− Yâ Rasûlullâh, kıyamet gününde Rabbimizi görür müyüz?..

Rasûlullâh AleyhisSelâm:

− Evet!.. Güneş’i öğle vakti ayaz ve önünde hiçbir bulut yokken görmek için itişip kakışarak birbirinize zarar verir misiniz?.. Keza, Ay’ı bedir olduğu on dördüncü gece yine ayaz ve bulut yokken görmek için birbirinize zarar verir misiniz?..

− Hayır, yâ Rasûlullâh!..

− İşte bu iki küreden herhangi birisini görmekte birbirinize meşakkat ve zarar vermediğiniz gibi, kıyamet gününde de Allâhû Tebâreke ve Teâlâ’yı görmekte de birbirinize meşakkat ve zarar vermezsiniz…

Kıyamet günü olduğunda bir dellal bağırır:

− Her ümmet Dünya’da kime ve neye tapıyorduysa, bugün de onun peşine düşsün!..

Bunun üzerine her şeyden münezzeh olan Allâhû Teâlâ’dan gayrına tapınan kimseler var ise, bunlar o tapındıkları şeylerin peşine takılırlar ve böylece orada onları takip eder, cehenneme dökülürler…

Artık iyi veya fâcir ve ehli kitap olanlardan yani sadece Allâh’a ibadet edenlerden gayrısı ortalıkta kalmaz…

Sonra Yahudiler çağırılır ve onlara:

− Siz kime ibadet ederdiniz?.. diye sorulur. Onlar da cevap verirler:

− Biz Allâh’ın oğlu Üzeyir’e tapıyorduk!..

Bunun üzerine onlara şu cevap verilir:

− Siz yalan söylüyorsunuz!.. Allâh hiçbir eş ve oğul edinmedi!.. Ve tekrar sorulur:

− Ya şimdi ne istersiniz?.. Onlar yakınırlar:

− Rabbimiz çok susadık… Bize su ver!.. Bunun üzerine onlara:

− Haydi su başına koşunuz!.. denilir…

Ve cehennem onlara suymuş gibi görünür ve birbirlerini çiğneyerek cehenneme atılırlar…

Sonra Hristiyanlar çağırılırlar… Sorulur:

− Siz Dünya’da kime kulluk ederdiniz?.. Onlar da cevap verirler:

− Biz Allâh’ın oğlu İsa Mesih’e ibadet ederdik…

Bu cevapları düzeltilir:

− Yalan söylüyorsunuz!.. Allâh hiçbir zaman eş ve oğul edinmemiştir?.. Sonra sorulur:

− Ya şimdi ne istersiniz?.. Onlar yakınırlar:

− Çok susadık Rabbimiz… Bize su ver!.. Bunun üzerine onlara nida olunur:

− Haydi özlediğiniz suya koşunuz!.. 

Sonra cehennem onlara bir serap olarak görünür ve onlar bu serapta gördükleri suya doğru birbirlerini çiğneyerek koşarlar!.. Böylece cehenneme dökülürler…

Artık ortada sadık veya fâciriyle Allâh’a ibadet eden muvahhidler kalırlar…

Bu zamanda Âlemlerin Rabbi Subhanehu ve Teâlâ onlara, orada, gördükleri en yakın bir sıfatta tecelli eder ve Allâh bu muvahhidlere sorar:

− Ya siz ne bekliyorsunuz?.. Her ümmet ibadet ettiği şeyin ardına düşüyor?

− Ey Rabbimiz, biz Dünya’da iken, kendilerine en çok muhtaç olmamıza rağmen bu insanlardan ayrı yaşadık ve onlarla arkadaşlık etmedik… Şimdi nasıl onlar gibi oluruz?..

Bunun üzerine gördükleri tecelli:

− Ben sizin Rabbinizim!.. buyurur… Onlar da:

− Biz senden Allâh’a sığınırız!.. Biz senden Allâh’a sığınırız!.. Allâh’a hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayız!.. derler ve hatta o taraftan kaçmak isterler…

O zaman kendilerine sorulur:

− Sizinle O’nun arasında bir alâmet var mı ki, bunun sayesinde O’nu tanıyabilesiniz?..

Onlar da:

− Evet!.. derler…

Üzerlerinden an’ın şiddeti kaldırılır ve ansızın “Şakk” olur…

Onlardan samimi olanlardan her birine secde için izin verilir… Gizlenme ve riya için secde etmek isteyenler ise bir anda sırtları bir tabaka hâline gelmesinden dolayı enseleri üzerine düşerler…

Sonra hep birden başlarını kaldırdıklarında Allâh Azze ve Celle dilediği hâliyle gözükür… Ve:

− Ben sizin Rabbinizim!.. buyurur. Onlar da bu defa kabullenirler ve:

− Evet, sen bizim Rabbimizsin!.. derler.

Sonra bulundukları yerden cennete doğru cehennemin üzerinden geçen bir köprü (Sırat) kurulur… Ve şefaata da izin verilir!..

− Allâh’ım selâmete erdir!.. Allâh’ım selâmete erdir!.. diye yalvararak köprü üzerinden geçmeye başlarlar…

Ashab sorar:

− Yâ Rasûlullâh, köprü nedir?

− Keskin ve kaygan bir şeydir!.. Orada kancalar, çengeller ve demir dikenler vardır… Müminler, kimi göz kırpacak bir zaman zarfında, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi en iyi cins yörük atı veya deve gibi, süratle üzerinden geçerler… Kimi sağlam geçer, kimi tırmıkla perişan olmuş bir hâlde kurtulur, kimi de suçları karşılığı cehennem ateşine dökülür…

Müminler köprüden ve ateşten kurtuldukları zaman, nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, hiçbir zaman etmedikleri kadar şiddetli bir şekilde, ateşte kalan müminler için dua ederler…

Onlar:

− Ey Rabbimiz, bu kalanlar bizimle beraber oruç tutarlar ve hac ederlerdi… derler…

O zaman onlara:

− Tanıdığınız kimseleri ateşten çıkartınız, onların sûretleri ateşe haram kılındı!.. şeklinde cevap verilir. Ondan sonra bu şefaatçiler, kimi ayak bileklerine, kimi dizlerine kadar ateşe gömülmüş olan pek çok halkı ateşten çıkarırlar…

Sonra:

− Ey Rabbimiz, cehennemde emrettiklerinden hiç kimse kalmadı!.. denilir.

Sonra Hak Teâlâ:

− Geri dönün, kalbinde bir dinar ağırlığında iman bulunan her kimi bulursanız, onları çıkartınız!.. buyurur. Şefaatçılar tekrar bu emre göre kimi bulurlarsa çıkarırlar…

Ve tekrar Rablerine:

− Ey Rabbimiz, cehennem içinde emrettiklerinizden kimseyi bırakmadık!.. derler.

Bu defa Cenâb-ı Hak:

− Geri dönünüz ve kalbinde yarım dinar büyüklüğünde iman ve yakîn bulunan kimseleri çıkartınız!.. buyurur. Ve bu emre itaat eden şefaatçiler tekrar cehenneme geri dönerek orada emre uygun kimi bulurlarsa, onları dışarı çıkarırlar…

Sonra tekrar Rablerine:

− Ey Rabbimiz, emrine uygun olarak kimler varsa onları ateşten çıkardık, derler…

Bundan sonra Cenâb-ı Hak son defa buyurur ki:

− Tekrar geri dönünüz ve kalbinde zerre miktarı kimde iman ve yakîn bulursanız cehennemden çıkartınız!..

Şefaatçılar tekrar cehenneme dönerler ve emre uygun herkesi dışarı çıkarırlar… Bundan sonra Rableri katına dönerek:

− Ey Rabbimiz, kalbinde zerre kadar dahi hayır bulunan hiç kimseyi cehennemde bırakmadık… derler.

Saidi Hudr’i Hazretleri burada bu durumu tasdik eden Nisâ’ Sûresi’nin 40. âyetini okur… Sonra da devam eder:

Bundan sonra Allâhû Azze ve Celle şöyle buyurur:

− Melekler şefaat etti… Nebiler ve Rasûller şefaat etti… Müminler de şefaat etti!.. Şefaat etmedik bir Erhamer Rahıymin kaldı!..

Bundan sonra Cenâb-ı Hak cehennemde kalan bir cemaatı ateşten çıkarır ki, bunların büyük bir kısmının hiçbir hayrı olmadığından ateşte kömüre dönmüşlerdir… Ve onları “Hayat Irmağı” adı verilen bir ırmağa sokturur… Bunlar, sel uğrağında çıkan yabani reyhan tohumları gibi biterler…

Artık hayat nehrinden boyunlarında halkalar olduğu hâlde inci gibi güzel olarak çıkarlar… Cennet ahalisi onları alâmetlerinden tanır.

− İşlemiş hiçbir hayır ve hasenatları olmadığı hâlde Cenâb-ı Hakk’ın cennete ithal ettiği azâtlıları işte bunlardır… derler…

Sonra Cenâb-ı Hak onlara:

− Cennete giriniz!.. Gözünüzün görebildiği her ne varsa, sizindir!.. buyurur. Onlar:

− Ey Rabbimiz, sen âlemde kimseye vermediğin şeyi bize ihsan ettin!.. derler… Cenâb-ı Hak onlara ikinci defa şöyle buyurur:

− Size bundan daha büyük bir ihsanda bulunayım mı?..

Hayretle sorarlar:

− Ey Rabbimiz, bundan daha büyük ne gibi bir ihsan olabilir ki?..

Cenâb-ı Hak onlara müjdeler:

− Benim rızam!.. Artık sizlere ebediyen gazap etmem!..

“Cennete gireceklerin sonuncusu o kişidir ki, kâh yürür, kâh da yüzü koyun düşer… Kâh onun yüzüne ateş çarpıp yakar… Nihayet bu şekilde ilerleyerek ateşin hududunu geçtiği zaman geriye bakar da;

− Beni senden kurtaran Allâh Ekber’dir!.. O, evvelkilerden ve sonrakilerden kimseye vermediği bir şeyi bana verdi!.. der…

Sonra ona bir ağaç gösterilir… Bunun üzerine o kişi yalvarır:

− Ey Rabbim!.. Beni bu ağaca yanaştır da, gölgesi ile gölgeleneyim ve suyundan da içeyim…

Allâhû Azze ve Celle:

− Ey Âdemoğlu, eğer bu dileğini verirsem, belki bir başka şey daha istersin?.. diye sorar.

− Yâ Rab, başka bir şey daha asla istemeyeceğim!.. diye Allâh’a ahd eder…

Allâh da onu ağacın dibine yaklaştırır… Zira o kulunun oradan uzak kalmaya gücünün yetmeyeceğini bilir… O kul da oraya gider, ağacın gölgesinde gölgelenir, suyundan içer…

Derken aradan kısa bir zaman geçer… O kul bu defa ileride, altında bulunduğundan çok daha muazzam ve muhteşem bir ağaç görür…

Bu defa gözünü bu ağaç alır ve Rabbine yalvarmaya başlar:

− Ey Rabbim, beni şuna yanaştır da, onun gölgesinden istifâde edeyim, suyundan içeyim… Yemin ederim ki, senden başka bir şey istemem!..

Allâhû Teâlâ bu defa ona sözünü hatırlatır:

− Ey Âdemoğlu, sen altında bulunduğundan gayrısını benden istemeyeceğine dair söz vermedin mi?.. Eğer sana ona gitmene izin versem, bu defa da başkasını istersin!..

− Rabbim sen bana ona gitmek için izin ver, bir daha katiyen başkasına gitmek için izin istemem…

Rabbi onun bu güzelliğe karşı sabrı olamayacağını bildiği için onu mazur görür ve oraya gitmesine müsaade eder… O da gittiği bu yeni yerde gölgelenir ve oranın nimetlerinden tadar…

Bu defa da, üçüncü defa olarak, cennet kapısının yanıbaşında, evvelkilerden çok daha fazla muhteşem ve muazzam bir vaha görür… Ve üçüncü defa yalvarır Rabbine:

− Ey Rabbim, beni şu güzelliğe yanaştır da, gölgesinden faydalanıp, suyundan içeyim… N’olur beni bu nimetlerden de faydalandır…

Allâhû Teâlâ bunun üzerine kuluna vermiş olduğu sözü hatırlatır:

− Ey Âdemoğlu, sen bana artık başka bir şey istemeyeceğine dair söz vermemiş miydin?..

− Evet, yâ Rabbi, ancak şunu da ver, yemin ederim ki, başkasını istemem…

Rabbi, onun o nimete karşı sabrı olamayacağını bildiği için, kendisini mazur görür ve oraya da koyar…

Fakat bu son ağaca yaklaşınca artık cennet ehlinin seslerini duymaya başlar…

− Yâ Rab, ne olur beni oraya sok!.. Bunun üzerine Hak Teâlâ:

− Senin dileklerinden artık beni kurtaracak olan nedir?.. diye serzenişte bulunur… Sana bütün dünya kadar bir yer ve ona da bir mislini katarsam, artık razı olur musun?..

Kul şaşar:

− Ey Rabbim, Sen Rabbül Âlemiyn iken, benimle alay mı ediyorsun?..

Rasûlullâh AleyhisSelâm burada güldü…

Sordular, Rasûlullâh AleyhisSelâm’a neden güldüğünü… Buyurdu ki:

− Sen Âlemlerin Rabbi iken benimle alay mı ediyorsun dediğinde Rabbül Âlemiyn’in gülmesine güldüm…

Sonra anlatmaya devam ederek:

Bunun üzerine Hak Teâlâ:

− Ben seninle alay etmiyorum… Lâkin ben istediğimi yapmaya Kaadirim!.. buyurdu.