Râdiye Nefs

  • Nefsin mertebeleri diye biliriz yedi mertebeyi…
    Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmaine, Radiye, Mardiye ve Safiye!.
    Bu konuyu “KENDİNİ TANI” kitabında da detaylı anlatmıştık…

  • Mutmainne`de ve Radiye`de Şirk-i hafi henüz mevcuttur; tam olarak yokolmamıştır!. Yani, varlığın aslının Hak olduğunu bilir; “Ene`l Hak” der!… Ama buna rağmen, “Ene`l Hak” sözünün içinde gizli bir benlik vardır.

    Oysa bu hâl içindeyken, her şeyden razıdır!… Ne duysa, ne görse, ne olsa, “Böyle dilemiş, böyle yapmış” der ve o hâl içinde, razı`dır… “Nefs-i Râziye” tâbir edilir…

    Yalnız burada bir fark var… Mutmainne`de iken fiilleri seyreder, o fiillerin fâili olarak Hakk`ı görür. NefsRâziye`ye geçtiği zaman Fiiller Boyutundan, İsimler Boyutuna çıkmıştır…

    Artık, fiiller üzerinde durmaz; o fiilleri meydana getiren mânâların müşahedesine geçer. Yani, o ismin neticesinde, meselâ “Rahman, Rahiym tecelli etti ve merhametle böyle yaptı” der.

    Mutmainne`de; “Merhamet etti, şu parayı verdi!..” der. Fiili konuşur.

    Râdiye`de; rahmeti, merhameti müşahede eder. Oradan özellikleri meydana getiren isimleri, mânâlarıseyretmeye başlar.

  • Velâyet” mertebesi, “Mutmainne nefs“te oluşur takdirinde olan için!..
    Buna karşın, Mutmainne ve Râdiye idrak ve yaşamları çok silik bir çizgi ile birbirinden ayırdedilir.
    Netice olarak, ana tema ve düşüncede Mülhime, Mutmainne, Râdiye bir bütündür…
    Mardiye” ise çok farklıdır!…

  • “Halife olma” özelliğini hissedip yaşayabilmek için tasavvufta yedi mertebe vardır. Nefsin kendini tanıma mertebeleri olan yedi mertebe…

    Avam, yani bütün beşer normal olarak “Nefs-i Emmare” diye târif edilen mertebenin gereğini yaşarlar.

    “Nefs-i Emmare”… Bedene dönük bir yaşam biçimi… Kendini beden kabul etme ve bedene dönük arzu ve istekleri yerine getirir tarzda yaşam biçimi!…

    “Nefs-i Levvame”… Kendinin bu beden olmadığını, ölümötesi yaşamın süregideceğini idrâk; ve buna karşın ilminin gereği gibi hakkını verememe, buna dönük bir yaşam biçimine girememe dolayısıyla kişide meydana gelen pişmanlıklar…

    “Nefs-i Mülhime”… Üçüncü derecesi, kişinin, kendinin bu beden olmadığı, bu bedenin ötesinde, ilâhi varlıkla kâim varlık olduğunu hissedişi, bunu ilham yollu alışı ve bu ilhamı değerlendirişi neticesindeki bir yaşam…İlham alan “nefs”, hakikatı ilham yollu algılayıp, değerlendirebilen bilinç anlamına, “Mülhime Nefs“…

    Ve, bunun gereğini yaşama halinde tatmine ulaşmış, “Mutmainne Nefs”...

    Ve, daha sonra, “Radiye Nefs”, “Mardiye Nefs” ve nihâyet “saf“laşmış nefis, “Nefs-i Safiye”…

  • Levvâme, başlı başına bir grup, Mülhime başlı başına bir grup, Mutmainne iseRâdiye`yi de içine alan bir gruptur…
  • “Mülhime”, ilham alan anlamınadır. Yani bu düzeye gelen kişi kendisinin üstünde olan çeşitli mertebelerden gelen ilhamları almağa başlar; arınması, nefsini tezkiye etmesi nispetinde. Bu sebeple de ilhamın geldiği mertebenin özelliğine göre hâller yaşamaya başlar!..

    Kâh, Mutmainne’den ilham alır, kâh Râziye’den, kâh Mardiyye`den!.. ve bu ilhamlar onda yaşandığı süreç içinde, o kendini sanki o mertebeleri yaşıyormuş, o mertebelerin ehliymiş gibi hisseder. Oysa gerçekte “mülhime” nefs durumunun tabiî neticelerini yaşamaktadır!..

  • Muhakkikler, beden, nefs, kalp, ruh, sır, hafî, ahfâ diye bir tasnif yapmışlar…

    Gene bu muhakkikîn, nefs mertebelerini de Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdiye, Mardıye veSâfiye diye tasnif etmiş ve sıralamış kendilerine ulaşan bilgiye ve müşahedelerine dayanarak…

    Bunlardan ne anlıyoruz biz?

    Bir merdiven yedi basamaklı… Teker teker çıkacağız bu basamakları!!!.

    Bunları çeşitli yükseklikte merdiven basamakları yerine; dıştan içe-öze sıralanan ve bir sonraki bir öncekini kuşatan boyutlar olarak düşünsek?

    Buzun neresinde hidrojen ve oksijen atomları?. Beynin neresinde akıl?… Emmârenin neresinde Sâfiye?…

    Yıllar önce, bir sohbette doldurduğumuz “NEFS” adlı kaseti hatırlayın!

    Kişi tekâmül ederken, emmâre nefs bilincinden çıkıp levvâme bilincine; levvâme bilincinden çıkıp mülhime bilincine geçmez gerçekte; her ne kadar anlatım, açıklama sadedinde böyle konuşulsa da… O bilinç boyutunun bakış açısı kendisinden açığa çıkar!.

    Herkeste bu yedi nefs mertebesi toplu halde, bir bütün olarak mevcuttur!.

  • Mutmainne düzeyine geldikten sonra Nefs“Velî” adını alır… Mutmainne düzeyindeki kişi, “ilmel yakîn” düzeyindedir. MutmainneFenâfillah`ın başlangıcıdır.

    “Mülhime”de Fenâ-i ef`al ve sonucu olarak “tevhid-i ef`âl”; Fenâ-i esmâ ve sonucu olarak “Tevhid-i esmâ; Fenâ-i sıfat ve ertesinde de “tevhid-i sıfat” yaşanılır…

    Fenâ-i Zât`la birlikte Nefs, kendini beden kabul etme fikrinden arınmaya başlar. Bunun neticesinde de “Fenâfillah”a girer; ki “Fenâfillah”, esas “Mutmainne”de başlar; velâyet mertebesidir!.

    Mutmainne ve Mutmainne`yi takiben Râdiye “Fenâfillah“dır…

  • Mutmainne`de ve Radiye`de Şirk-i hafi henüz mevcuttur; tam olarak yokolmamıştır!. Yani, varlığın aslının Hak olduğunu bilir; “Ene`l Hak” der!… Ama buna rağmen, “Ene`l Hak” sözünün içinde gizli bir benlik vardır.

  • 124 bin evliyânın çok büyük bir kısmı şerîat evliyâsıdır… Geriye kalan tasavvuf yollu kemâle ulaşmış evliyanın büyük çoğunluğu da Mutmainne düzeyindedir.

    Bunun diyelim dört bini de Râdiye`dir.

  • Nefs-i Mardiyye sahipleri, “fetih” sahibidir. Nefs-i Mutmainne`de ve Nefs-i Radiye`de keşif vardır. Onların ilimleri İlmi Bâtın`dır. Kalp gözü açıklığı denen, varlığın bir takım sırlarına vâkıf olma hâli vardır. MardiyeNefs sahibinde fetih vardır; kendilerinde yaşanılan ilim, ilmi Ledün`dür!…

  • Mutmainne`deki, Veli`dir.

    Râdiye`deki, Veli-i Mükemmel`dir.

    Mardiye`deki, Veli-i Kâmil`dir.

    Safiye`deki evliyâullah ise “Ulül Azm” olarak bilinir, belli bir görevi olan bu zevât ya “Müceddid”dir; “Gavs“dır ya da Kutb-ul Aktab veya Kutb-ul İrşâd`dır!..

    “Mardiye”, sıfat mertebesidir, dedik. İlâhi vasıflarla vasıflanmış kişidir…

    “Mutmainne” ve “Râdiye”, “Velâyet-i Suğra”dır.

  • 40`ların bir kısmı “Mardiye”dedir, bir kısmı “Râdiye“dedir. 40`ların reisi “Mardiye“dedir, 7`ler “Mardiye“dedir, 4`ler “Mardiye“dedir.
  • “Mutmainne“de “İlmel Yakîn” hâsıl olur. Bu, “Râdiye“de “Aynel Yakîn”e döner. “Mardiye”de, “Hakkel Yakîn”hâsıl olur ve bu zâta “Arifi Billah” denir; İlâhi sıfatlarla tahakkuk eder. Yani, o sıfatların gereği olan hâlleri kendinden ortaya koyuyorsun, ama kendinden derken kişiselliğinden değil, Nefsi Küll olarak varlığından… Râdiyede, “Tecelli-i Esmâ” vardır.
  • “Mârifet“den sonra, “Mutmainne“de ve “Râdiye“de “hakikat” yaşanır. Bu “hakikat” sonrasında “Mardiye”ye yükselirse, o zaman “Mârifet-i Billah” meydana gelir. Yani, “Allah`ın indinden ihsan ettiği ilimle” bilme hâli ki, o takdirde bu kişiye “Ârif-i Billah” derler…
  • Belki şöyle diyeceksin:

    “Burada yapamadık, göremedik, elde edemedik ama, oraya gittiğimizde yaparız..“

    Hayır!.

    Hiç öyle bir şey umma! Öyle bir şey söz konusu değil!.

    “Orada bana filânca yardım eder de benim mertebem yükselir…”

    Hayır! Böyle bir şey muhal!.

    Hiç kimse senin mertebeni orada artıramaz!.

    Bu devirde en çok kullanılan bir söz de şudur, özellikle târikatlarda;

    Biz bu durumda ölsek de önemli değil. Şeyhimiz orada bizim elimizden tutar. Bize mertebelerimizi atlattırır, yükseltir.

    Hayır!

    Böyle bir şeye dair ne bir âyet vardır, ne de bir Hâdis vardır. Tamamen bir uydurma bir zan!.

    Hiçbir şeyh, veli, evliyânın öbür tarafta, dikey bir yükselmeye dair, şefaati yoktur, şefaat edemez!.

    Yatay genişleme olur. Ama, yatay genişleme kişiye mertebe getirmez. Yani, levvameden, mülhimeye; mülhimeden, mutnainneye; mutmainneden, radiyeye kişiyi geçirtemez! Velev ki, dünyada iken geçmiş olsun…

    Dolayısıyla, nasıl bir gelişme umuyorsan, onu dünyada iken gerçekleştirmek zorundasın.

  • Varlığın Hakk`ın varlığı olduğu, Hakk`ın bu suretlere bürünerek var olduğu ve bu suretlerde Hakk`ı seyretme hali “Mutmainne” ve “Râdiye“de ağır basar.

  • Madem ki algıladığımız kadarıyla evren gerçek boyutu itibariyle TEK`tir…

    Senin, “benim şuurum” dediğin şey de, evrensel şuurdan başka bir şey değildir!…

    Bu da demektir ki, karşında cereyan eden olayda, beğenmediğin fiilin kökeninde, sen yatıyorsun ama birimselliğinle değil!..

    İşte tasavvuftaki nefsin(bilincin) beşinci mertebesi olarak anlatılan “Nefsi Râdiye” mertebesi, şuurun bu idrâka ermesi hâlinde, gereğini yaşamasına verilen isimdir… Ve burada dahi “gizli şirk” kısmen mevcuttur!…

  • “Yaradılmışı severim, yaradandan ötürü”

    İfadesindeki mânâ üzere; sayısız varlıklarda, o varlıklarda meydana getirilen mânâları seyredersin…

    Ama, insan gibi şartlanmaların doğrultusunda düşünmeyi, değerlendirmeyi terkedebilmiş isen; yani, bedensel arzu ve isteklerinle oluşmuş kozandan bilincini arındırmış, “saflaşmış nefs” olarak kendini hissedebilmiş isen, “esmâ” boyutunun sayısız mânâları içinde gezinirsin!.

    Öyle biri için deriz ki :

    “O, bizim aramızda yaşamıyor(!)”

    Yaşıyor, oturup-kalkıyor, yiyip-içiyordur ama gene de o bizim aramızda değildir!…

    Kimbilir, nerede şu anda?..” deriz.

    Bilinç boyutunun sayısız mânâları içinde yüzüyordur!… Buna bir diğer ifade ile, “Esmâ âleminde geziniyor”da derler…

    Yani, Allah`ın isimlerinin işaret ettiği mânâlar içinde geziniyor, denmek istenmektedir.

    Bu seyir hâlindeyken kimi dışarıdan perdelenir, olup biteni farketmez, kimi de aynı anda iki boyutu birden yaşar!

    Bu bahsettiğimiz ahvâl, “Mutmainne” ve Râdiye denilen, Nefsin hakikatını idrâk mertebelerindeyaşanılan hâldir… Tecellî-i Esmâ`dır!.

    O mânâlarda gezer bilinç, gezer ama; bilir de kendi mânâları olduğunu onların!..

    Sonra bir “Mardiye” hâli gelir ki, eğer gelirse; orada kendi zâtî sıfatlarıyla tahakkuk eder!…

    Artık O`nda yoksun sen; denizin içinde yüzen buzdan heykel erimiş; kendindeki mânâları seyreden, Kendi olmuştur!.

  • Yunus`un sözü olan, “Yaradılmış`ı hoş görürüm, Yaradan`dan ötürü“nün yaşam hâli…

    İşte bu noktada o, her bir birimden meydana gelen fiile rıza gösterir.

    Bu rıza gösteriş dolayısıyla şuurunun aldığı isim; “nefs-i Râziye“, razı olmuş “nefs”dir… Burası, Tecelli-i ef`al mertebesidir. Ayn-el yakîn mertebesidir…

  • Bu mertebeye erdiğinde öyle bir hâl alırsın ki, bütün mevcûdat yok olur, sadece Allah kalır gözünde… Gerçeği müşahedeye başlarsın!.. Allah kalmıştır, basiretinde yalnızca!..
    Görür gözün, işitir kulağın, tutar elin, yürür ayağın, söyleyen dilin hep «O» olur.
    Çünkü sen, kendi «varsaydığın» benliğinden sıyrılmış, O`nda erimişsindir!.. Çoktan razı olmuşsundur.
    Burada dikkat et;!. bu razı oluş, cebren boyun eğiş manâsında değildir. Yani, burada sabıra yer yoktur!.. Çünkü sabır, insanın hoşlanmadığı bir hal veya durumun zuhurunda, mecburen ona boyun eğerek, kabullenmesi, demektir.
    Sabır daha evvelki derecelerde vardı… Halbuki, artık burada hoşlanılmayan bir hadise bahis mevzûu olamaz!.. Mâdem ki Rab dilemiş ve o olayı yaratmıştır, hepsi hoştur, hepsi güzeldir.!
    Zaten bir eser, sahibine diyebilir mi ki, niye beni böyle yaptın.
    İşte bundan dolayıdır, artık sabırla bile alâkan kalmamıştır!..
    Bu mertebeye erince, artık kimseyi kınamazsın!.. Kimseye, şunu niye böyle yaptın veya böyle yapsaydın ya, da demezsin!.
    Tıpkı, Efendimiz gibi….
    Efendimiz, on sene kendisine hizmet eden Hz. Enes`e; Bir defa olsun, «of»; veya «bunu niçin böyle yaptın»; ve yahut ta «şunu şöyle yapsaydın ya» dememiştir.
    Çünkü O, kaderin ne olduğunu bilirdi!.. Ve sen de, burada biraz “kader” sırrına vakıf olmaya başlarsın.

  • Rabb-ül âlemîn“`e (her bir âlemin-birimin belli bir programla var edenine), imân edene ise, ne bir korku vardır ne bir hüzün; artık o, tatmin olmuş bir bilinç hâli ile cennet yaşamına davet edilir, razı olmuş olarak!.

    CehennemiNden kurtulmak, nefsini tanımaktan değil, “Rabb-ül âlemîn“`e iman etmekten geçer… Bunu çok iyi anlayalım…

Soru:
-Haşyet, Mardiye’de mi hissedilir?

Cevap:
Mutmainne’de onun ilk hâlleri hissedilir, yaşanır. Râdiye’de kemâle erer. Mardiye’de tam haşyet yaşanır. Mardiye’de ve Sâfiye’de belli olur.

Soru
-Tahakkuk Mutmainne ve Râdiye çizgisi değil midir?…

Üstad
-Tahakkuk`un en alt sınırı MARDİYYE NEFS`tir… bildiğim kadarıyla…

Soru
-İman nûru ışığında Râdiye Nefs noktasına nasıl ulaşılabilir ? açabilir misiniz ?

Üstad
-Bu konu; “KENDİNİ TANI” ve “TEK’İN SEYRİ “ kitaplarında vardır geniş olarak…

Lâ Sohbeti

Üstad Ahmed Hulûsi’nin 2008 yılında yaptığı bir sohbet.

Herkesin bir notası var, bir bilinç seviyesi var. Bu sohbette Üstad Ahmed Hulûsi, nefs mertebelerinin müzik notaları ile olan benzerliğini anlatıyor.

Beyin, sayısız dalgalar alır ve sayısız dalgalar yayar. Bugünkü bilimin eriştiği verilere göre, bizim madde ve madde ötesi olarak algıladığımız herşey dalgalardan meydana gelmiştir. Buna göre daha evvelden bahsedildiği gibi, biz bir dalga okyanusunda yaşamaktayız. Evren bir dalga okyanusudur. Bu dalga okyanusu algılayan cihazlara göre, GÖRE madde olarak vardır. Nasıl atomaltı boyut mevcutsa, aynı şekilde üst madde olarak isimlendirdiğimiz bir başka boyutun içinde yaşıyoruz ki, bedendeki hücrelerin içinde yaşayanların yapısına nispetle, insan bedeninin yapısı neyse, o üst madde diye tanımlanan boyutun varlığına göre de biz aynı durumdayız…

FECR 89-27 Ey Nefs-i Mutmainne (Hakikati yaşamakta tatmine ulaşmış bilinç)!
FECR 89-28 Radiye olarak, Mardiye olarak (Seyir ve tasarruf kemalatını yaşayan olarak) Rabbine (Esma hakikatine) dön (şuur olarak)!
FECR 89-29 Kullarımın (sanı varlığı” “yok”luğa dönüşmüş olarak işlevlerine devam edenler) içine dahil ol!”
FECR 89-30 Cennetim`e dahil ol!

MAiDE 5-119 Allah buyurdu: “Bu, sadıklara tasdiklerinin (hakikati şüphesiz ve tereddütsüz) sonucunun yaşandığı gündür! içinde ebedi kalıcılar olarak, altlarından nehirler akan cennetler var onlar için”… Allah onlardan razı olmuştur, onlar da O`ndan razı… işte budur büyük kurtuluş!

TEVBE 9-100 Muhacir (Mekke`den hicret etmişler) ve Ensardan (Medine`nin yerlileri) ilk öne geçenlerle, onlara hakikati müşahede yollu (ihsan ile) tabi olmuşlar var ya, işte onlardan Allah razı olmuştur… (Onlar da) “Hu”dan razı olmuşlardır! Onlar için, içinde sonsuz yaşayacakları altlarından nehirler akan cennetler hazırlamıştır… işte bu azim bir kurtuluştur.

MÜCADELE 58-22 Esma`sıyla hakikatleri olan Allah`a ve sonsuz yaşam sürecine iman eden bir topluluğu, Allah ve Rasulü ile zıtlaşanlarla sevişir bulamazsın! Bunlar, onların babaları, yahut oğulları, yahut kardeşleri veya aşiretleri olsalar bile! işte bunlar kalplerinin içine imanı yazdığı (şuurlarında imanı yaşattığı) ve tarafından ruhu olarak teyit ettikleridir! Onları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altlarından nehirler akan cennetlere dahil eder. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah`tan razı olmuş halde… işte bunlar Hizbullah`tır (Allah taraftarları)… Dikkat edin, muhakkak ki Hizbullah kurtuluşa erenlerin ta kendileridir!

BEYYiNE 98-8 Rablerinin indinde onların cezası (çalışmalarının karşılığı), altlarından nehirler akan Adn cennetleridir… içlerinde sonsuza dek kalmak üzere… Allah onlardan razı olmuştur ve onlar da O`ndan razı olmuşlardır (ilahi özelliklerin tecellisi)… işte bu, Rabbinden haşyet duyan kimse içindir!

5384 – Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: “Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Bir müslüman muhtazar olduğu (can çekişme anına girdiği) zaman rahmet melekleri, beyaz bir ipekle gelirler ve şöyle derler:

“Sen razı ve senden de (Rabbin) razı olarak (şu bedenden) çık. Allah’ın rahmet ve reyhanına ve sana gadabı olmayan Rabbine kavuş.”

Bunun üzerine ruh, misk kokusunun en güzeli gibi çıkar. Öyle ki melekler onu birbirlerine verirler, tâ semanın kapısına kadar onu getirirler ve: “Size arzdan gelen bu koku ne kadar güzel!” derler. Sonra onu mü’minlerin ruhlarına getirirler. Onlar, onun gelmesi sebebiyle sizden birinin kaybettiği şeyinin kendisine geldiği zamanki sevincinden daha çok sevinirler. Ona:

“Falanca ne yaptı? Falanca ne yaptı?” diye (dünyadakilerden haber) sorarlar. Melekler:

“Bırakın onu, onda hâla dünyanın tasası var!” derler. Bu gelen (kendisine dünyadan soran ruhlara):

“Falan ölmüştü, yanınıza gelmedi mi?” der. Onlar:

“O, annesine, Hâviye cehennemine götürüldü!” derler. Aleyhissalâtu vesselâm devamla der ki:

“Kâfir muhtazar olduğu vakit, azab melekleri mish (denen kıldan kaba bir elbise) ile gelirler ve şöyle derler:

“Bu cesedden kendin öfkeli, Allah’ın da öfkesini kazanmış olarak çık ve Allah’ın azabına koş!”

Bunun üzerine, cesedden, en kötü bir cîfe kokusuyla çıkar. Melekler onu arzın kapısına getirirler. Orada:

“Bu koku ne de pis!” derler. Sonunda onu kâfir ruhların yanına getirirler.”

Nesâî, Cenâiz 9, (3, 8-9).

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Mütteki

“KORUNMAK İSTEYENLER” diye Türkçeleştirdiğimiz “MUTTAKÎLER” tâbiri üzerinde duralım biraz da… “TAKV”, karşılaşacağı bir tehlikeden korunma anlamınadır… Kişinin…

Oku »

Basireti körlük

Nefsini tanıyamamış, basiretin gereklerini yerine getirememiş olması, Hak’kı görecek basiretin kör olmasıdır…

Oku »

Tövbe

Anlamı Yanlışını idrak edip, kesinlikle o işi bir daha yapmama kararı “Tövbe”dir! Hâlinden pişmanlık duyma ve üzülme, istiğfardır; dille “estağfirullah” demek d…

Oku »