HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLAH

Ahmed Hulûsi

Ne yazık ki günümüzde “ÖLÜM” olayı gerçeğine uygun bir biçimde bilinmemekte, genelde ÖLÜM’ün bir “son” olduğu zannedilmektedir!

Oysa, ÖLÜM, bir “son” olmayıp; madde âlemden, madde ötesi âleme geçişten başka bir şey değildir! Yani bir dönüşümdür!..

İnsan, ÖLÜM denen olayla, madde bedeni terk ederek, “RUH” denilen “holografik ışınsal” yapılı bedeniyle ya mezarda ya da mezar dışında yaşamına devam eder!

Yani ÖLÜM, madde bedenle yaşamın sona erip, RUH bedenle devam etmesidir.

İslâm Dini’nin esaslarını bildiren Kur’ân-ı Kerîm, ölüm olayına şöyle açıklama getirir:

“HER BİLİNÇ, ÖLÜMÜ (biyolojik bedensiz yaşamayı) TADACAKTIR!” (3.Âl-u İmran: 185)

ÖLÜM denen olay, biyolojik madde bedenin terk edilerek, RUH bedenle mikrodalga âlem yaşamına geçilmesidir.

Beynin durmasıyla birlikte, vücuda yayılan biyoelektrik ener­ji kesildiği için; beden, ruhu kendisine bağlı tutan elektromanyetik gücünü yitirir ve böylece, RUH bedenden bağımsız yaşam biçimine geçer. İşte bu olay “ÖLÜM” kelimesiyle anlatılır.

Yaşam boyunca kişinin beyninden geçen tüm faaliyetler, ses ve görüntü dalgalarıyla yüklenmiş televizyon dalgaları gibi, RUH’a, yani bir tür holografik ışınsal bedene yüklenmiş olduğu için, kendisinde hiçbir değişiklik hissetmeden, ruh boyutunda yaşama geçiliverir… Ve kişi, RUH olarak, aynen bedende olduğu gibi yaşamına devam eder!

Ancak bir farkla…

O bedende, tamamıyla canlı ve şuurlu olmasına karşın, madde bedenini kullanamaz! Sanki bitkisel hayata girmiş, canlı, şuurlu bir kişi gibi!.. Dışarıda olup-biten her şeyi görür, duyar, algılar fakat kendisinden dışarıdakilere hiçbir mesaj ulaştıramaz!

Nitekim büyük İslâm âlimi Erzurumlu İbrahim Hakkı, “MARİFETNAME” isimli eserinde, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ağzından ölüm olayını şöyle nakleder:

“Meyyit (ölümü tadmış kişi), bedenini kimin yıkadığını, kimin kefenlediğini, namazını kimlerin kıldığını, ardından kimlerin geldiğini, lahde kimlerin indirdiğini ve kimlerin telkin verdiğini bilir.”

“Meyyitin yanında haykırıp, saçınızı başınızı yolmayın, ona eziyet edersiniz” uyarısı da, gene meyyitin sizi görüp hâlinizden üzüntü duymasından ileri gelir.

“Ölüm” denen madde bedeni kullanamama hâlini tatmış kişinin mezarda “ruh olarak” diri, aklı-şuuru yerinde ve dışardan gelen hitapları algılar bir hâlde olduğunu bize en iyi idrak ettirecek olan BUHARİ isimli hadis kitabında mevcut olan şu hadis-i Rasûlullâh’a dikkat edelim:

Talha radıyallâhu anh şöyle anlatmıştır:

“Bedir savaşı günü Nebi (sallâllâhu aleyhi vesellem) Kureyş eşrafından yirmi dört kişinin cesetlerinin bir araya kaldırılmasını emretti de bunlar Bedr kuyularından pis bir kuyuya atıldılar. Bu suretle pis kuyu yeni pislikleri toplamış oldu.

Rasûlullâh düşman bir kavme galip gelince onun açık sahasında üç gün konaklamak âdeti idi.

Bedr savaşının üçüncü günü olunca da Rasûlullâh devesinin getirilmesini emretti. Yol ağırlığı deveye yüklenip bağlandı.

Sonra Rasûlullâh yürüdü. Ashab da peşinden yürüdüler… Bu arada birbirlerine, herhâlde Rasûlullâh bir hâcet için gidiyor, diye konuştular.

Nihayet, Rasûlullâh Efendimiz maktûllerin atıldığı kuyunun bir tarafında durdu ve onlara kendi ve babalarının adlarıyla seslendi:

− Yâ filan ibn-i filan, Yâ Ebâ Cehil İbn-i Hişam, Yâ Utbe İbn-i Rebîâ… Siz Allâh’a ve Rasûlüne inanıp itaat etsey­diniz şimdi sevinir miydiniz?.. Ey maktûller!.. Biz, Rabbimizin vadetmiş olduğu zaferi gerçekten bulduk. Siz de Rabbinizin vadettiği zaferi gerçek üzere buldunuz mu?..

Bu hitap üzere Ömer (r.a.) sordu:

− Yâ Rasûlullâh… Hayatı olmayan cesetlere ne diye konuşursun?

Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle cevap verdi:

− Muhammed’in nefsi elinde olana yemin ederim ki, söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitmezsiniz!”

Görüldüğü gibi, Buhari’den nakledilen bu olayda, Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) büyük bir yanlış anlamayı tashih etmekte

“İnsanlar, mezara ölmüş olarak konur ve sonra da onlar kıyamette dirilirler” şeklindeki gerçek dışı inanışı, bundan daha iyi düzeltecek bir hadis olamaz.

İnsanlar, aynen şu andaki kadar aklı-şuuru yerinde olarak mezarlara konurlar ve dışarıdan kendilerine yapılan hitapları dışarıdaymışcasına rahatça işitirler.

Üçüncü halife Osman bin Affan (r.a.) bir mezar başında durduğu zaman, sakalını ıslatıncaya kadar ağlardı. Bu sebeple kendisine;

− Sen cenneti ve cehennemi anıyorsun, ağlamıyorsun da; bundan, yani kabir korkusundan dolayı ağlıyorsun, denildi. Osman cevap verdi:

− Rasûlullâh’dan duydum ki;

“Muhakkak mezar, âhiret konaklarının ilkidir!.. Eğer kişi ondan kurtulursa, ondan sonrakilerden de kolay kurtu­lur. Şayet kişi ondan kurtulamazsa, ondan sonrakiler ondan şiddetli olur!” 

Sonra Osman (r.a.) şöyle devam etti:

“Rasûlullâh şöyle buyurdu:

− Mezar kadar KORKUNÇ hiçbir feci manzara görme­dim!”

İslâm’ın en önde gelen şehîdlerinden olup, Hz. Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) tarafından cesedi toprağa verilen Sa’d bin Muâz’ın kabri başında ise Allâh Rasûlü şöyle buyu­ruyordu:

− Şu seçkin kul ki, arş Onun için titremiş, gök kapıları açılmış ve binlerce melek yeryüzüne inmiştir. O bile mezarında öylesine sıkıldı ki, az kaldı kemikleri çatırdaya­caktı!.. Eğer kabir azabından ve ölüm sonrası sıkıntılarından kurtuluş olsaydı, bu önce Sa’de nasip olur­du!.. O, ulaştığı mertebe itibarıyla bu sıkıntılardan hemen çıkartıldı; hepsi o kadar!

Şimdi düşünelim… Kişi, mezarda “diri” yani “şuuru yerinde” olarak mevcut olmasa, böyle bir azap söz konusu olur mu hiç?..

Soruluyor Allâh Rasûlü’ne;

“Yâ Rasûlullâh, müminlerin hangisi daha akıllı, şuurludur?”

− Ölümle başına geleceği en çok hatırlayan ve ölüm ötesi hayatı için en güzel şekilde hazırlananı… İşte onlar en akıllı­şuurlu olandır.

Gene bir başka ifadesinde şöyle buyuruyor:

− En şuurlu, ileri görüşlü insan odur ki, nefsini ilâhî hükümlere tâbi kılar, ölümden sonra yararını göreceği fiil­leri yapar… Âciz de nefsinin arzularına tâbi olur, sonra da bir şeyler umar, ALLÂH’tan!..

Gene Rasûlullâh (s.a.v.)’ın ashabından İbni Mes’ud, kabirde görülen azap hakkında:

“Mutlaka günahkâr olanlar, kabirlerinde azap olunurlar. Hatta hayvanlar onların seslerini işitir… dediğini Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem)’den işittim.”

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:

“Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) buyurdu:

− İnkârcıya mezarında kendisini kıyamet gününe kadar sokup ısıran doksan dokuz ejderha musallat edilir. Eğer bunlardan bir tanesi yeryüzüne üflemiş olsa, hiçbir yeşil ot yeşermez!..”

İbn-i Ömer radıyallâhu anh anlatıyor;

“Rasûlullâh buyurdu:

− Sizden birisi ölünce, cennetlik olsun, cehennemlik olsun akşam sabah kendisine makâmı gösterilir. Burası yerindir. Kıyametteki bâ’sına kadar buradasın.”

 

Burada bir de şu hususa dikkat çekelim. Âmentü’de okunan şu cümleye bir bakın…

Vel bâ’sü ba’del MEVT”…

Dikkat ediniz!..

“Vel bâ’sü ba’del KIYAMET” denmiyor!..

Yani, “bâ’s” kelimesiyle anlatılan olay, KIYAMET’ten sonraki değil, ÖLÜMÜ TATTIKTAN sonrakidir!..

Dünya’da, bildiğimiz madde bedenle ve bu arada bu madde beynin ürettiği ruh bedenle yaşarız.

Nitekim büyük İslâm âlimi ve mutasavvıfı İMAM GAZÂLİ, “Esmâ ül Hüsnâ Şerhi” isimli eserinde “El BÂİS” ismini açıklarken bakın ne diyor:

İnsanlardan birçokları bu hususta yanlış vehimlere kapılırlar… Bunu da çeşitli şekillerde izaha çalışırlar, derler ki; ölüm yokluktur, bâ’s yok olduktan sonra yeniden dirilmektir, aynen birinci dirilme ve canlandırma gibi…

Bir kere onların ölümün yokluk olduğunu zan etmeleri yanlıştır! İkinci diriltmenin de birinci gibi olduğunu sanmaları dahi yanlıştır.

Ölümün yokluk olduğunu sanmak bâtıldır! Çünkü, kabir, ya ateş çukurlarından bir çukurdur, ya da cennet bahçelerinden bir bahçe…

İşin içyüzüne vâkıf olan Erbâb-ı Basîret, insan varlığının ebediyet için halk olduğunu bilir ve anlar… Ona yokluk atfedilmez.

Evet, bazen cesetle ilgisi kesilir de kendisi hakkında öldü derler… Bazen cesede iade edilir de hakkında diriltildi der­ler.

Dirilmenin, ilk yaradılış gibi ikinci bir yaratılış olduğunu sananlar da bu zanlarında yanılmışlardır! Çünkü diriltmek ilk canlandırılışlarına uymayan yepyeni bir yaratma fiilin­den ibarettir.

Aslında insanoğlunun birçok dirilmesi vardır; onun dirilmesi iki defadan ibaret değildir.

Ölümü tadınca, madde beden çözülür; ve RUH bedenle bâ’s olmuş olarak kabirde kıyamete kadar yaşamımız devam eder. 

Sonra “Kıyamet” denen, Dünya’nın Güneş ısısında bozunumu devresinde, bugünkü karakteristiği istikametinde yeniden bâ’s olur!..

Ve nihayet, son defa bu bedenler de gittiği ortama göre yeniden bir bâ’s ile oluşurlar. Kabirde, şu andaki mevcut aklımızla, algılama­-değerlendirme mekanizmamızla mı olacağız?..

Bu konuda Abdullah bin Ömer (r.a.) anlatıyor… “Hz. Ömer, Münkir ve Nekir adlı iki meleğin kabirde gelip sual sorması hususunu Hz. Rasûlullâh ile konuşurken sordu:

− (Kabirde) aklımız başımızda olacak mı Yâ Rasûlullâh?..

− Evet!.. Aynen bugünkü gibi!”

Evet, ölümü tatmış, aklı-şuuru yerinde, fakat bedeni kul­lanım dışı kalmış diri kişi mezara konulunca ne olur?

Bunu da Enes radıyallâhu anh’ın ağzından dinleyelim… “Rasûlullâh (sallâllâhu aleyhi vesellem) şöyle buyurdu:

− Kul kabre konulduğunda, kabirden uzaklaşanların ayak seslerini işitir… Onlar uzaklaşırken iki melek gelir ve onu oturtup şöyle sorarlar:

“Muhammed denen adam hakkında ne dersin?..” Kişi eğer müminse;

“Şehâdet ederim Muhammed ALLÂH’ın kulu ve Rasûlü’dür.” Bunun üzerine,

“Şu cehennemdeki yerine bak! ALLÂH onu cennet­tekine tebdil etti…”

O, artık hem cehennemdeki yerini, hem de cennette gideceği yeri görür.

İnkârcı veya gösterişte müslüman ise şöyle der:

“Bu konuda kesin bir düşüncem yok. İnsanların konuştuklarından başka!..” Ve ona şöyle denilir:

“Onu tanıyamadın ve bilemedin!”

Sonra ona öyle bir tokmakla vurulur ki, feryadını insan­lar ve cinler dışındaki her şey işitir!..”

Nihayet şu hadisle konuya son verelim;

“Ölümü tadmış kişi, yakınlarının ağlaması sebebiyle azap görür.”

Bu konuda daha pek çok Rasûlullâh uyarısı vardır, ilgili hadis kitaplarında okunabilir.

Netice şudur ki:

KİŞİ ÖLMEZ, “ÖLÜM”Ü TADAR!..

Ölümü tatmak denilen olay, kişinin madde bedenin kuman­dasını yitirip, “ruh” adı verilen bir tür holografik ışınsal bedenle yaşamına kaldığı yerden devam etmesidir.

Bu hâl dolayısıyla, kabre konan her kişinin şuuru yerindedir!

Kıyamete kadar da şuurlu olarak yaşamına devam eder.

Kıyamette de o günün şartlarına göre, yeni bedene kavuşur.

***

ÖLÜM tadıldıktan sonra neler olup bitiyor?.. Şimdi de kısaca bunu anlatalım; ÖLÜM tadıldığı anda kişi bir süre çevresindeki Dünya’yı algılamaya devam eder… Çevresinde olup bitenleri, yapılan konuşmaları, üzüntü ve feryatları aynen biyolojik bedenle yaşıyormuşçasına algılar.

Bu devrede âdeta bitkisel hayattaki bir insan gibidir.

Dışarıda tüm olup bitenleri algılıyor, fakat dışarıya hiçbir mesaj veremiyor durumdadır.

İşte bu anda sıra cenazenin yıkanmasına gelir…

Cenaze niçin yıkanıyor?..

Cenazenin yıkanmasının bilebildigimiz kadarıyla hikmeti, henüz hücresel canlılığı devam eden biyolojik bedenin sudan ozmos yoluyla biyoelektriksel takviye almasıdır… Böylece kişi, kısa bir süre daha beden aracılığıyla yaşamış olduğu Dünya ile iletişimini tek yanlı da olsa sürdürebilecektir.

ÖLÜMÜN TADILDIĞI andan itibaren başlayıp, mahşere kadar devam edecek olan yaşam boyutuna BERZAH âlemi denilir.

Ölümle başlayan ve mahşer evresine kadar sürecek olan hayat üçe ayrılır;

a. KABİR yaşamı

b. KABİR âlemi yaşamı

c. BERZAH âlemi yaşamı

a. KABİR YAŞAMI

Bu devre kişinin ölümü tadıp, ruh yani holografik ışınsal bedenle bâ’s olmasından sonra başlayıp, kabir içinde maddeyi algılar biçimde yaşamı devam ettikçe sürer.

Gerek kabire konmadan ve gerekse kabire konduktan sonra çevresinde olup biten her şeyi bu süre içinde algılamaya devam eder.

Bu hâlin misali şu dünya yaşamımızdaki henüz uyumadan evvel yataktaki hâlimize benzer.

Yatağa yatan kişi nasıl henüz uyanıktır ve çevresinde olup bitenleri fark etmektedir; yatağın sert veya yumuşaklığını hissetmektedir; işte aynı şekilde mezara konan kişi de ilk aşamada çevresinde ve mezar içinde olup biten her şeyi seyretmektedir.

Yatağa girmiş uyumaya hazırlanan kişi nasıl yarı uyur vaziyette hem dışarıda olup bitenleri fark eder hem de rüya türünden şeyleri görmeye başlarsa, kabirdeki kişi de aynı şekilde hem madde mezarın dışında ve içinde olanları algılamaktadır; hem de yavaş yavaş KENDİ KABİR ÂLEMİNE girmeye hazırlanmaktadır… 

İşte bu süreç içinde, İslâm Dini’nde bahsedilen iki sorgu meleği gelir ve “RABBİN kim, NEBİN kim, KİTABIN ne? diye sorarlar…

DİKKAT!..

KABİRDE asla, kişiye, “sen hangi mezheptensin?” ya da “hangi tarikattansın?” diye sorulmaz!.. Burada, asla, kişinin mezhep veya tarikat imamından söz edilmez!

BUNLARIN ölümü tadana kabirde SORULACAĞIN­DAN SÖZ EDENLER, DİNİ BİLMEYENLERDİR!

Ne KURÂN’da ne de ALLÂH RASÛLÜ’NÜN HADİSLERİNDE, “mezhep ya da tarikatın ne?” diye sual SORULACAĞINA DAİR hüküm vardır!

MEZHEP ve TARİKATLAR, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın berzaha intikâlinden sonra oluşturulmuş dünyasal kurumlardır; ki, berzah âleminde bunların yeri yok­tur!

Evet, bu sorgulamanın ertesinde kişi ya Kabir âlemine intikâl eder, ya da Berzah âlemine.

“Kabir âlemi” ile “Berzah âlemi” arasındaki fark nedir? …

 

b. KABİR ÂLEMİ YAŞAMI

Bu âlem, aynen rüya alemine benzer; ne var ki, kişi rüya gördüğünün farkında değildir ve yaşamını aynen Dünya’da yaşıyormuşcasına değerlendirir.

Nasıl Dünya yaşamını gerçek yaşammış gibi algılarsa kişi Dünya’da yaşarken; aynı şekilde, kendi kabir âlemine geçen kişi de o boyutu gerçek yaşam gibi hisseder… Bu ya “Kabir cen­neti” denilen şekilde son derece huzur ve zevk verici rüyalar şeklinde devam eder; ya da “Kabir cehennemi” denilen biçimde kâbus türünden son derece korkunç, ıstırap verici görüntüler içinde sürer.

Bu devre kıyamete kadar böylece devam eder. Bu, kabir içindeki kişinin, kabir âleminin yaşantısıdır. “Kişinin kabri ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur” hadîs-î şerîfiyle Allâh Rasûlü bu duruma işaret eder. Bununla beraber bir de “BERZAH âlemi yaşamı” vardır…

 

c. BERZAH ÂLEMİ YAŞAMI

“Berzah âlemi yaşamı”, “FİYSEBİLİLLÂH” ALLÂH yolunda ŞEHÎD olmuş kimseler ile, “ölmeden ölmüş” diye ta­rif edilen Evliyaullâh ve Nebilerin, kabir âlemi kısıtlamaların­dan kurtulmuş olarak, “RUH BEDENLERİYLE” serbest dolaşım şeklinde süren yaşam şeklidir.

Berzah yaşamında; ŞEHÎDLER, EVLİYAULLÂH ve NEBİLER Berzah âlemi içinde serbestçe gezerler, dolaşırlar ve mertebelerine göre de birbirleriyle iletişim kurarlar.

Ayrıca, Berzah âlemi içinde dahi bir hiyerarşi vardır; ve bu hiyerarşi içinde oradakilerin idaresi söz konusudur.

“İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabımızın “RİCALİ GAYB-GAYB ERLERİ” bahsinde bu konuda geniş bilgi vardır.

BERZAH âlemindeki velîlerden Dünya’da iken “FETİH” sahibi olmuş olanlar, Dünya’dakilerle iletişim kurabilirler. Buna karşın, Dünya’da “KEŞİF” sahibi olmuş fakat “FETİH” elde edememiş Evliyaullâh ise, o âlemdeki tüm serbestilerine karşın, Dünya’dakiler ile direkt iletişim kuramazlar.

“FETİH” ve “KEŞİF” konularında daha geniş bilgiyi “DUA ve ZİKİR” isimli kitabımızda yazdık… Arzu edenler oradan daha geniş bilgiyi elde edebilirler.

Kişi, ÖLÜMÜ TATTIKTAN sonra ya kendi Kabir âle­minde ya da mertebesine göre Berzah âleminde yaşamına devam eder.

İşte, herkesi, böyle bir yaşam bekliyor!

Dileyen, bu konuyu, ilgili yerlerden araştırarak söylediklerimizin doğruluğunu teyid edebilir.