EBU BEKİR ES SIDDÎK

Ahmed Hulûsi

Yıllar ve yıllar, çok çok yıllar önce oldu bu anlatacağım olaylar…

O zamanlarda yaşayan insanlar cahil, ama pek çok cahil kişilerdi… Hele Arabistan’dakiler!..

Öylesine cahil kişilerdi ki Arabistan’da yaşayanlar, utanılacak bir duruma düşerler korkusuyla, öz kızlarını diri diri kuma gömerlerdi!..

Ahlâksızlık başını alıp gitmişti!..

Arap ırkı, özellikle de Mekkeliler; içkiye, kumara, müziğe, kadına aşırı düşkündü… Her taraf meyhanelerle dolmuş; herkes eğlence ağırlıklı yaşar olmuş; günlerini edepsizliğin envai çeşidiyle geçiriyorlardı…

İçkiye öylesine düşkündüler ki, içinde üç-dört fıçı içki bulunmayan ev parmakla gösterilirdi…

Kumar da ayrı bir âlemdi!… Birçokları, kumarda paralarını kaybettikleri zaman çocuklarını, karılarını ve hatta kendilerini dahi ileriye sürer hâle gelmişlerdi…

Kadınların yaşamı ise tam bir felaketti!..

Parası olan herkes dilediği kadar kadın alabilirdi… Bundan beteri ise adam öldüğünde ortaya çıkardı… Birçok kadına sahip bir erkek öldüğü zaman, onun karıları miras olarak erkek evlatlar aralarında paylaştırılırdı… Evlatlar ise kendilerini doğurmamış olan babalarının karılarını, kendi karıları olarak değerlendirirlerdi…

Kız çocuğu olan babalar, kızını öldürmeye karar verdikleri zaman, o çocuğu giydirip süslerler ve alıp çöle giderlerdi… Çölde kumda derin bir çukur kazan baba(!) daha sonra bu kızını diri diri o çukurun içine atar; kızcağızın canhıraş feryatlarına aldırmaksızın onu canlı bir hâlde kuma gömer; bundan sonra da, sanki yaptığı bir yiğitlik ya da bir marifet, hünermişcesine, gururla insanların içine dönerek, bunu iftiharla anlatırdı…

Harpleri ise insan aklını durduracak kadar vahşi bir nitelikte idi…

Genellikle gece saldırırlardı düşmanlarına… Galip gelen taraf, aldığı erkek esirleri derhâl öldürür; kadın ve çocuk esirleri ise zevk ve sefahat âlemlerinde, en âdi cinsel arzularını tatmin için kullanırlardı…

Eğer kadın esirlerin içinde hamile olanları varsa, ellerindeki kargılarıyla o zavallıcıkların karınlarını yırtar, ceninleri mızrağa geçirip gösteri yaparlardı!.. Sadistlikleri zirveye ulaşmıştı!..

Hele bir adamı öldürmeye karar vermesinler… Bu kararı verdiklerinde, onun önce el ve ayaklarını keserler, sonra da diri diri çölde ölüme terk ederlerdi…

Ölülerden bile intikam almak gibi bir huyları vardı… Onların burunlarını keser, gözlerini çıkartır, uzuvlarını paramparça ederlerdi.

Tapındıkları şeyler ise sayısızdı!.. Kuştan, attan, öküzden tutun da hurma ağacına, taş, kaya parçalarına kadar her ne aransa bulunabilirdi tapındıkları arasında… Kâbe civarında ve içinde, üç yüz altmış tane put vardı… En büyük putlarının ismi “Hubal” idi!..

Gerçekten değerli olan yegâne mabetleri ise; Hz. İbrahim ile oğlu Hz. İsmail’in beraberce yapmış oldukları, “Kâbe yani “Beytullâh” idi.

İşte böylesine bir felaket devrinin hüküm sürmekte olduğu Mekke’de, ancak birkaç kişi, yapılmakta olan işlerin kötülüğünü, putlara tapınmanın saçmalığını idrak ediyordu.

Onlar bekliyorlardı…

Bekliyorlardı ki, bir Rasûl zuhur etsin ve Tek Bir Yaratıcıya tâbi olmayı açıklayan dini göstersin!..

Haydi, gelin beraberce o devirlere uzanıp, hâdiseleri ve o devrin insanlarını daha yakından inceleyelim…