O GÜNLERDE ORTALIK…

Ahmed Hulûsi

Görmedin mi Rabbin nasıl yaptı, ashab-ı fil’e? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? İrsâl etti üzerlerine tayrân ebabil’i (Ebabil kuşları). Atıyorlardı onlara, kurumuş çamurdan taşlarını. Nihayet onları yenmiş ekin yaprağı gibi kıldı.” (105.Fiyl Sûresi)

Efendimiz’in doğum yılı, tarih kitaplarına “Fil senesi” diye geçer… Arap yarımadasının o sıralardaki en büyük hâdisesi, hiç şüphesiz ki, Efendimiz’in doğumundan 50 gün kadar önce meydana gelen “Fil Vakası”dır.

Rebiülevvel ayının 12. Pazartesi gecesi doğduğu anlatılan Efendimiz’in, milâdi tarih ile ise 571 yılı Nisan ayının 20’sine rastlayan Pazartesi günü, Mekke’de dünyaya geldiği aşağı yukarı kesin bilgiler hâlinde bugün müslümanlarca kabul edilir…

Hiç şüphesiz ki, Efendimiz’in doğumundan 50 gün kadar evvel meydana gelen “Fil hâdisesi”, Allâh’ın insanlara en büyük ibretlerinden biridir.

Şimdi beraberce gerilere doğru gidip, o günleri yaşamaya çalışalım…

Arap yarımadasının güneyinde kalan Yemen, Zu Nuvas adlı sonradan olma bir yahudinin idaresi altındadır. Zu Nuvas eski putperestlerden iken, bazı eski hayatındaki erkekliğe uymayan karakterlerinden dolayı kendisinde zuhur eden aşağılık kompleksi sebebiyle yahudi olmuş ve Yusuf adını almıştı. Böylelikle artık kendisini üstün görüyor ve kadınımsı hâllerini, bu yeni girdiği din dolayısıyla kapatmaya çalışıyordu… Ayrıca öylesine azmıştı ki, halkından yahudi olmak istemeyenleri, putperestleri ve hristiyanları, kazdırdığı ateşle dolu çukurlara atarak öldürüyor ve onları ne pahasına olursa olsun yahudileştirmek istiyordu… Yahudi olmak istemeyen zavallı hristiyanların ise çekmediği kalmıyordu…

İşte o günlerde ortalık bir hercümerç içindeydi ki sormayın!

Efendimiz, çok ilerlerde, insanların inançlarından dolayı eziyet gördüklerini misal vermek için şu olayı anlatmıştı:

“Sizden evvelkiler içinde bir padişah ve onun bir kâhini vardı… Bu kâhin ihtiyarlayınca, padişaha:

− Ben ihtiyarladım! Bana bir uşak gönder ki, ona kâhinlik öğreteyim… dedi.

Padişah da ona bir delikanlı yolladı…

Bu delikanlının yolu üzerinde bir rahip vardı… Delikanlı bunun katında oturdu ve onu dinledi… Sözleri hoşuna gitti. Sonra, artık delikanlı her kâhine gittiğinde rahibe uğrar ve onun yanında oturarak dinlerdi.

Daha sonra da kâhinin yanına geldiğinde, “Geç kaldın!” diye kâhinden dayak yerdi.

Delikanlı bu durumu rahibe söyleyince, rahip ona şunu öğretti.

− Kâhinden korktuğunda, “Evde alıkoydular”; ailenden korktuğunda da; “Kâhin alıkoydu” de…

Durum böyle devam edip giderken, delikanlı bir gün yolda, insanların yolunu kesen büyük bir hayvana rastladı ve:

− Kâhin mi, yoksa rahibin mi efdal olduğunu işte bugün öğreneceğim, diyerek eline bir taş aldı ve…

− Allâh’ım, eğer rahibin işlerini, kâhinin işlerinden fazla seviyorsan hayvanı öldür ki, insanlar geçsin; dedi ve taşı attı. Hayvanı öldürdü. Halk da yollarına devam etti.

Sonra delikanlı rahibin yanına geldi ve olanları ona anlattı. Rahip ona:

− Yavrucuğum! Bugün sen benden efdalsin… Senin şanın, gördüğüm dereceye ermiş. Sen muhakkak yakında bir belâya uğrayacaksın. Eğer başına belâ gelirse, benim bulunduğum yeri söyleme! dedi.

Delikanlı, körleri ve arbaşları (ala getirenleri) kurtarır, insanların diğer hastalıklarını da tedavi ederdi. Padişahın meclis arkadaşlarından, o günlerde kör olan birisi bunu işitti. Birçok hediye ile delikanlının yanına gitti ve:

− Eğer beni hastalığımdan iyi edersen, bu hediyeleri sana veririm… dedi. Delikanlı da;

− Ben kimseye şifa veremem. Ancak Allâh şifa verir! Allâh’a iman edersen, ben de Allâh’a dua ederim, O da sana şifa verir… dedi.

Bunun üzerine bu adam Allâh’a iman etti… Allâhû Teâlâ’da ona şifa verdi. Sonra bu adam padişahın yanına geldi ve evvelce oturduğu gibi yanına oturdu. Padişah:

− Gözünü sana kim iade etti? diye sordu. O da:

− Rabbim iade etti! diye cevap verdi… Padişah:

− Senin benden başka rabbin mi var?.. O adam:

− Benim de, senin de Rabbin Allâh’tır… dedi.

Bunun üzerine padişah onu tuttu ve devamlı surette işkence etti. Nihayet o adam delikanlının yerini söyledi. Delikanlı getirildi ve padişah ona:

− Oğlum! Demek senin sihrin körleri ve alatenleri iyi edecek dereceye geldi, şu şu işleri yapıyormuşşun… Delikanlı:

− Ben kimseye şifa veremem. Ancak Allâh verir… dedi.

Bunun üzerine padişah onu tuttu ve devamlı surette işkence etti. Nihayet delikanlı rahibin yerini söyledi.

Hemen rahip getirildi ve ‘‘Dininden dön” denildi; lâkin rahip bu emri dinlemedi.

Bunun üzerine padişah testere istedi ve onu rahibin başının tam orta yerine koyarak ikiye ayırdı. Her parçası bir yana düştü…

Sonra padişahın Meclis arkadaşı getirildi ve ona da ‘‘Dininden dön’’ denildi; lâkin o da dönmedi. Bunun üzerine padişah onun da tepesine testere koyarak ikiye ayırdı ve her parçası bir yana düştü.

Sonra dekikanlı getirildi ve ‘‘Dininden dön’’ diye söylendi. Fakat delikanlı kabul etmedi. Padişah onu kendi ashabından bir cemaate teslim etti ve onlara şöyle dedi:

− Bunu filan dağa götürünüz de oraya çıkartınız. Dağın tepesine vardığınızda dininden dönerse ne âlâ; dönmezse onu dağın tepesinden atınız!

Bunun üzerine onu götürdüler ve dağa çıkardılar. Delikanlı:

− Allâh’ım bunların hakkından gel! dedi. Bunu üzerine dağ sarsıldı ve onlar da yuvarlandılar. Delikanlı yürüyerek padişahın yanına geldi. Padişah ona:

− Arkadaşların ne oldu?.. dedi. Delikanlı:

− Allâh beni onlardan kurtardı… dedi.

Bunu üzerine padişah, delikanlıyı kendi ashabından bir cemaate teslim etti ve:

− Bunu (Karkur) denilen gemiye koyup deniz ortasına götürünüz. Dininden dönerse ne âlâ; dönmezse denize atınız!

Hemen delikanlıyı gemiye götürdüler. Delikanlı:

− Allâh’ım! Bunların hakkından gel, benden def et, diye dua etti…

Bunu üzerine gemi onlarla birlikte alabora oldu. Boğuldular. Delikanlı da gene yürüyerek padişahın yanına geldi. Padişah ona:

− Arkadaşların ne yaptı? dedi. Delikanlı:

− Beni Allâhû Teâlâ onlardan kurtardı! dedi ve ilave etti:

− Benim emredeceğim işi yapmadıkça sen beni öldüremezsin… Padişah:

− Nedir o?.. Delikanlı şöyle dedi:

− Ahaliyi geniş bir meydana topla. Beni de hurma kütüğüne bağla. Sonra okdanlığımdan bir ok al, onu yayın tam ortasına yerleştir. Sonra “Delikanlının Rabbi olan Allâh’ın adıyla” de ve oku at! Eğer bunu yaparsan beni öldürürsün… dedi.

Bunun üzerine padişah, halkı düz bir meydana topladı. Delikanlıyı hurma kütüğüne bağlattı. Sonra delikanlının ok kalıbından bir ok aldı. Oku yayın ortasına koydu.

− Delikanlının Rabbi olan Allâh’ın ismiyle! dedi ve oku attı.

Ok, delikanlının şakağına rastladı. Delikanlı elini şakağına koydu ve öldü. Bunun üzerine ahali;

− Delikanlının Rabbine iman ettik! dediler. Sonra yanındakiler padişaha döndüler:

− Korktuğun şeyi gördün mü? Vallâhi korktuğun başına geldi! Ahali iman etti… dediler.

Bunun üzerine padişah sokak başlarına hendekler açılmasını emretti. Hendekler ateşle dolu idi. Padişah:

− Yeni dininden dönmeyen kişileri zorla ateşe atın! Yahut onları ateşe girmeye zorlayın… dedi.

Bu işler yapıldı. Nihayet elinde bir çocuk olan bir kadın geldi. Lâkin ateşin başında biraz duraksadı. Çocuk ona:

− Anneciğim, dişini şık, sabret, zira sen hak üzeresin! dedi.”

 

İşte böyle bir vahşet hüküm sürüyordu o günlerde… 

Ahmed Hulûsi'nin Eserlerinin hiçbirinde telif hakkından kaynaklanan herhangi bir tür bedel talebi yoktur.

Ahmed Hulûsi’nin resmi web sitesi www.ahmedhulusi.org, Twitter hesabı: @ahmedhulusi ve facebook hesabı: ahmed-hulusi adresleridir.

Bu adresler dışındaki sosyal iletişim siteleri veya herhangi bir internet sitesinde, www.ahmedhulusi.org adresinden orijinaline sadık kalınarak yapılmış alıntıların dışındaki, Ahmed Hulûsi adı altında yazılan, konuşulan, söylenenlerin hiçbiri Ahmed Hulûsi’ye ait değildir.

 

Allahvesistemi.com Hikmet Şener tarafından hazırlanmakta ve yönetilmektedir. Mesaj veya hatâ bildirimi için Bildiri Formunu kullanabilirsiniz.