İNSAN VE SIRLARI 2

Ahmed Hulûsi

Abdülkerîm el Ciylî, nefsin hikmetini ve iltibasa düşüşünü “İNSAN-I KÂMİL” isimli eserinde bakın nasıl anlatıyor:

“Rasûlullâh Efendimizin nefsini de kendi nefsinde yarattı Allâh!

Nefs ise, ancak bir şeyin Zâtıdır. Muhammedî hakikatleri de, yine kendi hakikatinden meydana getirdi… Rasûlullâh Efendimizin nefsini anlattığımız mânâda “yarattıktan” sonra, Âdem’in nefsini Rasûlullâh’ın nefsinden bir sûret olarak yarattı. Bu ince mânâ sonucu, cennetteki habbeyi yemesi men edildiği zaman, onu yedi Âdem!.. Çünkü o, Rubûbiyet zâtından yaratılmıştı. Rubûbiyetin şanı ise, sınırlanmak değildir ve bu hüküm, onun için Dünya’da dahi yürüdü… Keza âhirette de yürüdü.

İşte bu incelik taşıyan sır icabı, nefse ne yasak edildiyse onu yapma yolunu aradı. Ona yasak edilen şey, ister saadetine sebep olsun, ister şekavetine…

O, bir şeyi yaparken, saadet veya şekavet düşünerek yapmaz. Zâtının varlığının bir gereği olarak yapar. Rubûbiyetten aldığı aslına göre…

Görmüyor musun cennetteki habbeyi nasıl yedi. Hiç aldırış etmeden onu yedi. Hâlbuki ilâhî ihbarla, onu yemesinin kendisini şekavete sürükleyeceğini biliyordu. Nitekim Allâhû Teâlâ şöyle buyurmuştur:

“…şu ağaca da yaklaşmayın, (yaklaşırsanız) zâlimlerden olursunuz.” (2.Bakara: 35)

O habbe tabiat zulmetinden başka bir şey değildi!.. Ağaçtan yaratılan habbeyi, Hak Teâlâ, tabiat zulmetine bir misal olarak yaratmıştı!.. Bunu yemeyi men etti. Biliyordu ki; onu yeyince âsi gelecek, tabiat zulmetine inmeyi hak edecek… Dolayısıyla şekavete düşecekti!..

O ağaç; “…Kurân’daki mel’un şecere…” (17.İsra’: 60) diye anlatıldı. O ağaca gidince ilâhî, ruhî yakınlıktan çıktı; cismanî uzaklığa geçti. Nüzûlün, yani inmenin mânâsı da budur! Nefs o habbeyi yemekten men olunduğu zaman, hacir altında kalmamak da onun şanındandı ve iş ona karışık geldi.

Kendisi için öğrendiği “Rubûbiyet saadeti” ile habbeyi yediği takdirde şekavete düşeceği yolunda gelen “İlâhî ihbar” arasında kaldı.

Hâl böyle iken, kendinden doğan bilgisine dayandı, o habbeden yemeyi sevdiği için, ilâhî ihbar üzerinde durmadı bile.

İşte bu karışık durum, yani “iltibas”; bütün bilgi sahipleri için vâkidir. Şekavete düşenler hep bu iltibas yüzünden düşerler.

Nebi ve Rasûllerin tasdikinden geçen sarih -açık- kesin delillerle gelen ilâhî ihbarları terk ederler.

Ya neticede insanlar ilâhî ihbara iman edip, kendi bildiklerini, sevdiklerini terk ederler veyahut tabiat zulmetine tâbi olarak ma’siyeti meydana getiren tabiatlarına uygun işleri tatbik ederler.”

Evet… Şimdi, burada da görüldüğü gibi, neticede kişinin davranışları ya onun terkibini meydana getiren ilâhî isimlerin, kendisini sevkettiği mânâda oluşuyor ve bu oluşmayı biz, canımızın öyle istemesi veya o işi sevdiğimiz için öyle yapmamız, diye nitelendiriyoruz!..

Veyahut da canımız istemediği hâlde, hoşlanmadığımız hâlde, ilâhî emir olduğu için onu yapıyoruz…

İlâhî emrin mânâsının ne olduğunu daha evvelki konuşmalarımızda görmüştük… Kişinin terkip kayıtlarından kurtulup, mutlak mânâda Allâh’a kulluk ettiğini müşahede etmeyi sağlayıcı fiiller…

Demek ki; kişinin sevdiği için veya canının istediği için veya öyle arzu ettiği için yaptığı her hareket neticede Allâh ile onun arasında bir perde meydana getiriyor…

“Alışmışım böyle yaptım!..”, “Canım, bunu seviyorum da onun için!..” Seviyorum, yani duygumdan dolayı; alışmışım, yani şartlanmamdan dolayı; “Böyle yaratılmışım, benim tabiatım böyle”; işte bu da tabiatının gereği olarak!..

Yani netice olarak, bütün bunlar, senin varlığını meydana getiren “ilâhî isimlerin ortaya çıkışı”, sende mevcut olan Rubûbiyetin gereği olarak, iktizası olarak!..

İşte varlığının, nefsinin hakikati, bu Rubûbiyet olduğu, Hak olduğu, idraki geldiği andan itibaren, kişiye bir başıboşluk, bir boş vermişlik gelir!..

Bunun neticesinde de o kişi canının istediği, nefsinin istediği, tabiatının sevkettiği istikamette bütün davranışları ortaya koyar!..

Hiçbir kayıtla kayıtlanmaz ve bu da onun bedenselliğe, tabiat zulmetine hapsolmasından,kendisini zindana, siccîne atmasından başka bir şey getirmez.

Bu hakikati idrakla beraber, ilâhî emirlere uyma hâli devam ederse, o zaman, terkip tabiatının ötesinde, Allâh’a vâsıl olur; ve böylece ebedî saadet onun için söz konusu olur… Bu davranışların neticesinde “Selâm”isminin mânâsı kendisinde aşikâr olur…

Bu ilâhî hükümlere uyma hâli, kendi tabiatının kendisini zorlamasına rağmen “Sabûr” isminin kendisinde aşikâre çıkışı ile mümkündür…

İlâhî hükümlere sabredecek, kendindeki Rubûbiyet hükmüne rağmen!.. Ve bunu, nefsinden, zâtından aldığı bir kuvvetle yapacak!.. Aksi takdirde bu mümkün olmaz!..

Bu mümkün olmayınca da tabiatı istikametinde yaşayarak neticede kendi manevî cehennemini kendisi hazırlamış olur!..

Fiiller ya idraka dayanır, ya korkuya yani vehme dayanır! İdrakın da meydana getirdiği teslimiyet vardır, korkunun da meydana getirdiği teslimiyet vardır…

Neticede teslimiyet oluşur ama; temelinde ne var?.. İdrak mı var; yani o şeyin öyle olmasını idrak etmen dolayısıyla mı teslim oldun; yoksa korkuyla mı oldun?..

Nitekim insanların Allâh’ın emirlerine teslimiyeti iki yönlüdür… Bir Nebinin, bir velînin ilâhî emirlere teslimiyeti idrak yolludur…

Mühim olan, senden meydana gelecek olan teslimiyetin veya senden meydana gelecek fiillerin, duygu yoluyla değil yani vehmin hükmüyle değil; idrakının hükmüyle olmasıdır!.. Gaye, neticede bu idraka gelmektir; bu idraka gelmek için de o aşamadan geçmek lazım…

Ama bazısına direkt idrak yolu ile de gidebilirsin…

İstidadı müsaittir, ona direkt o yolla da girebilirsin. Ama genelde, en aşağı seviye olan duygularına hitap yoluyla onu belli bir noktaya getirmektir.

Neticede iş idrakla Allâh’a teslim olmaktır! Hemen burada Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın Allâh’a şu şekildeki yönelişine kulak verelim:

 “Allâh’ım… SEN’den SANA SIĞINIRIM…”

Ne demektir bu?..

Rabbinin sendeki hükmünden, Allâh’a kaçmaktır!..

“KUL EÛZÜ BİRABBİN NÂS, MELİKİN NÂS; İLÂHİN NÂS…” (114.Nâs: 1-3)

Burada üç mertebeye işaret olunmaktadır;

“BiRabbin Nâs”; “İnsanların Rabbine” âyetinde, Efâl mertebesine ve bu Efâl mertebesinde Rubûbiyet hükümlerinin yürümesine, dolayısıyla Rubûbiyet hükümlerinin yürüdüğü mertebede, “Rabbe sığınma”hâlinden söz edilmektedir…

“Melikin Nâs”… Burada Esmâ mertebesine, isimlerin mânâları mertebesine işaret edilmektedir.

“İlâhin Nâs” ise, “Ulûhiyet” mertebesine işaret edilmektedir.

Neticede en son aşama, Ulûhiyet mertebesinin idrak ve seyridir!.. Ancak bu, daha evvel bahsedilen mertebelerin seyrinden sonra oluşur!..

İkinci olan Esmâ mertebesinin bilinmesi; “mubdî marifet olarak anlatılmıştır. Yani isimlerin oluşturmasıyla var olan terkipsel mânâlar ve bu mânâların oluşumu; bunu ibdâ yoluyla bilmek, mânâsıyla anlatılır…

Nihayet üçüncü olarak bunların neticesinde “Mûtu kable en temûtu” ile Allâh’a vâsıl olma durumu hâsıl olur!

Evvela “Mûtu kable en temûtu” olup da ondan sonra “men arefe” olmaz!.. Hiçbir zaman bu mümkün değildir. Muhaldir!..

Evvela Rabbine vâsıl olacaksın; ondan sonra ilâhî emirlerin mânâlarının müşahedesi oluşacak, Esmâ mertebesine ulaşacaksın, bunun neticesinde “Melikiyet”in ne olduğunu müşahede edeceksin…

Bundan sonra,“Melikiyet” müşahedesinin neticesinde, isimlerin kaydından berî olup; isimlere bürünme hâlinin gerçekleşmesi için “mûtu kable en temûtu” hâli hâsıl olacak…

Bu da “Allâh’a vâsıl olma”nın bir diğer ifade ve izahı…

Aynı şekilde bunu “yakîn”le de bağdaştıralım.

Birincisi “İlm-el yakîn”dir… Nefsini bilen Rabbini bilir…

“Mubdî marifet”; “Ayn-el yakîn”e işaret eder.

“Mûtu kable en temûtu” da, “Hakk-el yakîn”e işarettir, “Hakk-el yakîn”in nasıl oluşacağını gösterir…

“Hakk-el yakîn” sahibi velîlerin de Dünya üzerinde çok çok az sayılı, mahdut kişiler olduğunu düşünürsek; hemencecik ortaya çıkıp, “Ben artık bu isimlerin kaydından kurtuldum, bu isimlere bürünme durumuna girdim” diye söz etmeyiz.

“İsimlerin mânâlarına bürünme” dediğimiz hâl, ancak Hakk-el yakîn sahiplerine ait olan bir hâldir. Mubdî marifet; “İnsan-ı Kâmil”de isimlerin hakkını vermek, isimlerle tahakkuk etmek,diye anlatılır.“Ölmeden önce ölmek” ile hâsıl olan “yakîn”de, Allâh’a kulluk etmek vardır!.. Varlığın yönünden, “Allâh’a kulluk” etmek vardır… Esmâ yönünden değil.

Kişinin nefsanî tabiatından yani terkibinin meydana getirdiği tabiatından kurtulmanın zarureti ve kurtulmamanın cehennemini meydana getireceği hususunda, “İnsan-ı Kâmil”de Sûret-i Muhammedîyebahsinde şöyle bir kayıt var… Abdülkerîm el Ciylî Hazretleri şöyle anlatıyor;

“Dünya hayatındaki nefsanî tabiat, anlatılan şu duruma benzer. Bir kimse Hakk’ın cezbesine kapılır; mücahede ve riyâzatla tezkiye yolunu tutursa, cehennem ateşi diye anlatılan durum, bu kimsenin hâline uyar. Bu mücahede ve riyâzatla, ‘Nefsanî tabiat yok olup gitti’ dersen, doğru söylemiş olursun. ‘O, ilâhî nûrların tezkiyesi altında kapalıdır’ dersen, bu sözünde de sâdık olursun.”

Niye?.. Çünkü o mücahede ve riyâzat denen şey, senin belli fiilleri ortaya koymandır… Bu fiilleri ortaya koyarken, bu fiilleri ortaya getiren isimlerin mânâları sende aşikâre çıkıyor.

Onlar kapalı kalmıştı, o mânâları kullanmıyordun. Terkibin ilk oluşması hasebiyle, o kapalı kalan isimleri ortaya çıkarmak, ancak bu “mücahede ve riyâzat” adı verilen belli fiilleri ortaya koymakla mümkün olur!.. Aksi takdirde o isimler, mutlak olarak sende kuvvede kalır… Kapalı kalışı, sende “tabiat” dediğimiz oluşumdur! Bunun neticesi de “cehennem” denen tabii gelişmelerdir…

Ancak, nefsanî tabiat yok oldu gitti deme de, ilâhî nûrların tezkiyesi altında, o tabiatın sende kapalı kaldı de!..

Sende belli fiiller neticesinde belli isimler ortaya çıktı mı, çıktı!.. O isimler ortaya çıktığı anda, o terkibin tabiatını meydana getiren diğer isimler, yok mu oldu?.. Hayır! Onlar yine var!..

Gene var, ama bu yeni çıkan isimlerin ağırlığı dolayısıyla, onların artık eski ağırlığı ile hükmü geçmez oldu; yani, o oluşu meydana getiremiyorlar, yeni çıkan isimlerin ağırlığı sebebiyle!.. Hatta buna, isimler yönünden bakarak, yeni fiillerle ortaya çıkarttığın belli isimlerin mânâlarının aşikâre çıkışı dolayısıyla, diğer isimler örtülü kaldı diyebilirsin; veyahut da Efâl düzeyinden bakarak tabiatını yok edip, alışkanlığını kaldırdı da diyebilirsin!..

Birisi, Efâl mertebesi düzeyinden tarif ediştir; diğeri Esmâ mertebesi düzeyinden tarif ediştir!..

Neticede tabiatı oluşturan isimler, hiçbir zaman yok olmaz, kalkmaz!..

Ancak, diğer isimlerin mânâlarının aşikâr oluşu; o isimlerin dengelenişine, hükmünü artık icra edemez hâle gelişine ve senin terkip hükmünün değişmesine yol açmış olur…

Buna, “ilâhî nûrların aşikâre çıkışı” da denilebilir!..

Mücahede ve riyâzatlar, bunlar benzeri meşakkat yollu işlere gelince…

Bir şeyin meşakkat olması, sana güç gelmesi, eziyet vermesi; senin tabiatına ters düşmesi dolayısıyladır… Rahatım dediğin şey, senin tabiatının gereğinin yerine gelmesidir… Rahatını bozan, sana güçlük, eziyet, sıkıntı veren şeyler de tabiatına ters gelmesi dolayısıyladır.

İşte bu gibi güç gelen işler, cehennem ehlinin, cehennem günü uğrayacağı şiddet ve azap yerine geçer! Ayrıca âhirette azabın çeşitli oluşundan dolayı; fazlası noksanıyla burada yapılacak zikir, riyâzat, mücahede ve nefse muhalefet gibi çeşitli çalışmalar gerekir.

Ancak tabii nefse yani terkibinin oluşturduğu tabiatına tam mânâsı ile yüklenmedikten sonra, nefsanî tabiatın tezkiyesi zâhir olmaz!.. Çok çok yorulmak lazım!.. Yani bir konuda büyük gayret sarfedeceksin!..

Her an şuurlu olacaksın!.. Her an yaptığın işin, tabii terkibinin sonucu olduğunu müşahede edip, onun aksine olan bir fiili meydana getireceksin… Alışkanlığından dolayı bir iş yapmayacaksın!.. Meleke kesbetmiş olmandan dolayı veya tabii terkibinin gereği olarak yapmayacaksın!.. Burada, elbette ki, nefse çok çok yüklenmek gerekiyor…

Tabii, hevâya uymayan arzular özünde yerleşmeyen için, böyle bir durum yok!.. Yani şiddetli bir mücahede ve riyâzat yok!..

Yani, bir şey sende ne kadar çok yerleşmişse, onun atılması için de o kadar çok güç, gayret sarfetmek gerek!.. Ama o şey, senin içine o kadar çok yerleşmediyse, atılması için de o kadar çok gayret sarfetmeye gerek yok!.. Az bir şeyle, o derhâl çıkar gider… İşte bu kişinin durumu da, azap görüp cennete çıkarılan, cehennemden kurtarılan kişiye benzer!..

Kimi cehennemde daha çok yanıp gidecek, kimi az yanıp gidecek!..

Sende ne kadar oturmuş alışkanlıklar, ne kadar gelişmiş bir tabiat varsa, senin azabın o kadar kuvvetli!..

Adam “SİGARA”ya öylesine alışmış ki, bırakamıyor!.. Serseme dönüyor, bırakmaya kalksa; bunun azabı elbette daha çok olacak, karşı mücadele de!.. Burada yapmazsa, öbür tarafta ister istemez bu oluşacak!.. Ya da yeme-içmeye, sekse düşkünlük… Ne kadar düşkünsen o kadar azabın olur!..

Zikir, devamlı mücahede, riyâzat ve muhalefetle zâhir olup giden bu işler ancak, “Allâh ehli” olan kişilerin hazzıdır…

“Rab kulu” değil “Allâh kulu” olan, Allâh ehli olan kişiler, bunlardan ancak haz duyar…

Birimsellikten uzaklaştırıcı olarak yaptığı her bir fiille, Allâh’a yaklaştığını müşahede eder ve onları yapmaktan zevk duyar!..

Mücahededen, riyâzattan, zikirden, nefse muhalefetten zevk alır!..

Bu zevk, Allâh’a yaklaşmanın, Allâh’ı müşahedenin verdiği bir zevktir… Ama bu zevki alamıyorsa, o nefsinin hakikati olan “Rabbinin kulu”dur.

Nitekim, şu âyetle de işaret var:

“Sizden cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur! Bu Rabbinin kesinleşmiş bir hükmüdür.” (19.Meryem: 71)

Herkes, doğuşu, oluşumu, belli bir yaşa gelişi itibarıyla bedenî tabiatına sahip olur… Terkip itibarıyla!.. Dolayısıyla bu hâle geliş, cehennem azabına giriş noktasıdır!.. Eğer bu hâlden; Dünya’da iken çıkarsa, Dünya’da iken cehennemden azât olmuş olur!..

Tabii terkibini, yani terkibinin oluşturduğu tabiatı; zikir, nefse muhalefet, mücahede, riyâzat gibi hâllerle atamazsa,o takdirde, öldüğü anda kabir cehennemine girer, burada yeteri kadar yandıktan sonra, yani bu hâllerden arındıktan sonra neticede cennete girebilir!.. Aksi hâlde bunlar gitmeden, atılmadan, cennete girmek mümkün değildir…

Ama onlar bunu Dünya’da iken geçirirlerse, Dünya’da atlatılan sıkıntıdan sonra, cehennem ateşine uğramazlar.

Dünya’da iken uğranılan bu sıkıntılar, âhirette olacak bir başka azaba karşılıktır.

Nitekim hadîs-î şerîfte Rasûlullâh:

“Sıtma her müminin cehennemden hazzıdır demiştir. Sıtma, cehennem ateşinin yerine kaîm olunca; riyâzat, mücahede, nefse muhalefet gibi durumlar artık ne olur sen düşün!.. Hâlbuki bu mücahede, her şiddetli şeyden daha şiddetlidir.

Sana birçok karşılaştığın azap verici olaylardan daha büyük azap verir, muhalefet, riyâzat, mücahede! Çünkü sende yıllardır oturmuş, kökleşmiş bir şeyi söküp atmak zorunluğu çıkıyor ortaya!.. Bunun için de çok büyük gayret sarfedilecek…

Bir olayla karşılaşıyorsun o gün, 3 gün sonra, 5 gün sonra unutulur gidilir!.. Ama bu tabiatla mücadele, senin yaşamın boyunca devam edecek bir şey!.. 30 senenin, 40 senenin, 50 senenin verdiği bir alışkanlık, tabiat var!..

Dolayısıyla her şeyden daha şiddetlidir. Tâ ki nefis, aslî temizliğini buluncaya kadar, bunların zorluğu devam eder senin için…

Anlatılan mânâ dolayısıyladır ki Rasûlullâh Efendimiz, nefisle mücadeleye “Cihad-ı Ekber dedi!.. Kılıç çalınıp yapılan cihada ise “Cihad-ı Asgar” adını verdi…

Hâsılı düşmanla çarpışma zamanında ortaya çıkan durum çok daha kolaydır, Allâh ehlinin nefsi ile cihada göre…