İSLÂM’IN TEMEL ESASLARI

Ahmed Hulûsi

Bu kitabımızda, genel istek üzerine, sizlere “namaz”, “oruç”, “hac” ve “zekât” hakkındaki çeşitli yerlerde yaptığımız açıklamaları bir arada sunmayı uygun gördük… “Kelime-i Şehâdet”in açıklamasını geniş bir şekilde HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH isimli kitabımızda yaptığımız için o konuya burada girmeyip; dinimizin zorunlu ibadetlerinden “namaz” ile söze devam edeceğiz.

İnşâAllâh faydalı olur…

Kelime-i şehâdet’ten sonra, “İslâm”ın ikinci şartı Mi’râctır!

Kelime-i şehâdet ile, “Allâh”ın varlığına, Tekliğine, Ahadiyetine, O’nun dışında başka bir varlık olmadığına şehâdet ettin, tasdik ettin ya; işte bu tasdikin neticesi olarak da “Mi’râc” yapıp Allâh’a ermek durumundasın!..

Onun için de İslâm’ın ikinci şartı “Mi’râc”tır.

Burada şunu diyebilirsiniz; Biz İslâm’ın ikinci şartı olarak ‘namaz’ı biliriz… Nereden çıktı ‘mi’râc’?..”

Doğru bilirsiniz! Ama, o “namaz”da “mi’râc” olmalıdır; ve dahi namaz, “mi’râc”tır!

Çünkü Hz. Rasûlullâh buyuruyor ki:

“Namaz, müminin mi’râcıdır.”

Böyle olduğuna göre, demek ki gaye, hedef; şuurda mi’râc, bedensel namaz ise araç!

Öyleyse ikinci şartı neymiş “İslâm”ın?

Mi’râc!..

İsterseniz burada bir tespit yapıp; “İslâm’ın şartlarının araçlarına göre sıralamasından söz edelim;

1. Kelime-i şehâdet,

2. Namaz,

3. Oruç,

4. Hac,

5. Zekât.

Şimdi de bu beş zâhirî aracın gayesi olarak hedeflenen beş bâtınî amacı sıralayalım:

1. “Kelime-i şehâdet”in getirisi: “ALLÂH”ı bilmek,

2. “Namaz”ın getirisi: “Mi’râc”… “ALLÂH”a ermek,

3.“Oruç”un getirisi: “ALLÂH”ta “yok”luğunu fark ederek yaşamak (fenâfillâh),

4.“Hacc”ın getirisi: Maarifi Billâh edinmek (BakâBillâh),

5. “ZEKÂT”ın getirisi: Hakk’tan eline geleni insanlarla paylaşmak.

Evet, genellikle gözden kaçan çok önemli bir hususa da böylece dikkatinizi çekmek istiyorum…

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın açıkladığı “Din”de, sistem ve düzen gereği olarak bize teklif edilen ve “ibadet” adı altında toplanan birtakım çalışmalar söz konusudur…

Ancak biliriz ki, her yapılan çalışmanın bir amacı, bir hedefi vardır!.. “Niçin bunu yapıyoruz?” sorusu, amacın ne olduğunu sorgular…

Her amacın da bir aracı vardır!

Araç, amaç içindir!

İslâm Dini gereği olarak bize teklif edilen çalışmalar, -kesinlikle farkında olmak zorundayız ki- araçlardır!

İslâm’ın şartları olarak bildirilen araçlar; “İman esasları” olarak bildirilen hedefleri kavrama ve gereğini yaşayarak ölüm ötesi yaşama hazırlanma amaçları içindir!

Ancak ne var ki, toplumlar, hedef saptırılması yüzünden, araçları amaç edinmişler; amaçları gözden kaybetmişler; araçlarla beyinlerini ve kavrayışlarını bloke edip ötesine geçememişlerdir!

Hemen burada aklımıza Yunus Emre’nin dizeleri geldi:

Hakikat bir denizdir, şeriat onda gemi;

Çokları gemiden denize dalmadılar!..”

Yani, araçta takılıp kaldılar, amaca ulaşmadılar!

Oysa önemi nedeniyle tekrar ediyorum…

Her araç, bir amaç içindir!

İslâm’ın şartları kapsamında yapılması teklif edilmiş olan fiiller, çalışmalar; insanı belli amaçlara ulaştırmak için getirilmiş araçlardır!

İşte bu yüzdendir ki, düşünebilen varlıklar olarak bizlerin, araçlara başvururken, diğer yandan da amaçları çok iyi kavramamız zorunludur!

Şimdi denebilir ki, “Biz bunları “ALLÂH”ın emrine uymak için yapıyoruz; amaç budur! Gerisine gerek yoktur!”

Eğer olay bu kadar basit olsaydı, Kur’ân beş-on buyruk âyetinden ibaret olur; insanların akıl ve mantığına, kavrayışına hitap etmez;

“Hâlâ tefekkür etmeyecek misiniz?”…

“Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”…

“Hâlâ basîretle bakmayacak mısınız?”… gibisinden uyarılara gerek duymaz; 6300 küsur âyete de gerek kalmazdı!

Bu sebepledir ki, biz bir yandan araç olan “ibadet” şekillerini hakkıyla değerlendirerek yol alacağız; öte yandan da hedefi iyi kavrayarak, elimizdeki araçla, amaca ulaşacağız!

İşte bir araç olan, biçimsel “namaz”ı da bu anlamda, amacına uygun olarak değerlendirmek zorundayız!

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) Efendimiz bir açıklamasında:

“NAMAZ, DİNİN DİREĞİDİR!” buyuruyor.

Dinin direği ne demektir?..

O zamanlarda, insanların çok az bir kısmı kerpiçten yapılan evde yaşarken, büyük bir kısmı çadırda yaşıyordu… Çadırın meşhur orta direği vardır. O çadırı ayakta tutan ana direk gibi; dinin direği de namazdır!

Kişi, “mi’râc olan namaz” gerçekleşmediği sürece, bir önceki basamakta yapmış olduğu “Kelime-i Tevhid”i tasdikinin gereğini hissedip, yaşayamaz… Bilgide kalır!

İlm-el yakîn, “Kelime-i Şehâdet”in sırrının kavranmasıdır!

Bunun Ayn-el yakîni; “namaz”ın mi’râc oluşudur!

Hakk-el yakîni; “oruç”tur.

Buraya kadarı Fenâfillâh’tır…

BakâBillâh ise “zekât”tır!

Bunlar bugüne kadar pek bahsedilmemiş şeyler olduğundan, belki de nasıl oluyor diyerek yadırgayacaksınız, şaşıracaksınız; hatta belki de reddedeceksiniz…

Ama sakın ola ki bu açıkladıklarımı inkâr ederek nefsinize zulmetmeyin!

“İlm-el yakîn”de; kişi ilmî idrak ile “Allâh”ın tekliğini, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın Allâh Rasûlü ve Allâh kulu oluşunu idrak ederek şehâdet eder.

Bu şehâdetin neticesinde, aldığı ilme göre namazı ikame ederse (namaz kılarsa değil), o namazı ikame edişi ile kendisinde mi’râc başlar…

O yaptığı “urûc” ileoluşan “mi’râc” sonucunda da “Allâh”a vâsıl olur!..

Bunun da neticesinde kendi varlığı ortadan kalkar; varlığında TEK mevcut olan Hakk’tan gayrı olmaz!

Bu hâlde varlığının Hakk’ın varlığı olduğunu kavrayınca; Kendisi varlığındaki ilâhî vasıflarla tahakkuk eder.

Ettiği zaman, “oruç”lu olup, zâhir olduğu kapasite çapında aç kalır, susuz kalır; açlığa ve susuzluğa tahammül gösterir; “Samediyet tecellisi olur” böylece de “Hakk-el yakîn” hâli kendisinde zuhur eder.

Evet, önce “NAMAZ” üzerinde duralım…

“Kulun Allâh’a en yakîn olduğu hâl ve zaman secde hâlidir” buyurulur…

Bir de namazın “ikame” edilmesinden söz edilir.

Namaz “kılan”lar vardır… Namazı “ikame” edenler vardır.

Namazın “kılınması” ayrıdır, namazın “ikame” edilmesi ayrıdır, “daimî namazda” olanlar ayrıdır.

“Zâhir ehli” yani olayın tefekkürüne girmeyenler topluluğu diye bahsedilen “avam” için, “namaz kılınır”.

Namaz kılınması önerilerek, belli hareketler arasında, belli zikirlerin yapılmasıyla, bu zikirlerden ve dualardan hâsıl olan enerjinin beyin tarafından ruha yüklenmesi hedeflenmiştir…

Bu çalışmadan amaç, ruhun pozitif enerjisinin kuvvetlenerek, kişinin kendisini ölüm ötesi yaşamda güçlü bir hâle getirmesidir.

“Namaz”dan söz ederken önce şu tespiti yapalım…

Kur’ân-ı Kerîm’de “beş vakit namaz” kesinlikle mevcuttur; ve Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) da bu konu kendisine açıldıktan sonra, dünyası değişene kadar bu ibadete, günde beş defa olarak devam etmiştir!Âyet:

“‘Salât’lara (namaz – Allâh’a yöneliş), özellikle orta ‘salât’a (ikindi – şuurda her an bunu yaşamaya) dikkat edin.” (2.Bakara: 238)

Namazı beş vaktin altına düşürmeye kalkmak; ya da beş vakit namazı inkâr etmek, tek kelime ile “ahmaklık”tır!

Ancak, vaktinde kılamadığınız bir namazı daha sonraki namazın öncesinde edâ etmek de imkân dışı olmamalıdır!

Müslümanların kılmak zorunda oldukları beş vakit namazın vakitleri ve rekâtları şöyledir:

Sabah namazı 2 rekât,

Öğle namazı 4 rekât,

İkindi namazı 4 rekât,

Akşam namazı 3 rekât,

Yatsı namazı 4 rekât.

Bunlar “farz” namazlardır… En azıyla, bu kadarı zorunludur…

Esasen namazlar, bütün diğer “ibadet” türleri gibi ikiye ayrılır;

1. “Farz” namazlar

2. “Nâfile” namazlar

“NÂFİLE”, yani Türkçe mânâsıyla “YARARLI” namazları araştırmacılar kendi aralarında çeşitli şekillerde değerlendirmeye tâbi tutmuşlardır… “Vâcip, sünnet, müstehap, mendup” vs. gibi tâbirlerle…

İsteyenler, bu “farz” namazların öncesinde ya da sonrasında, vaktin elvermesine ve içinde bulundukları hâle göre, diledikleri kadar bu namazlardan kılabilirler!.. Ancak bunlar “farz” değildir!

Bugün camilerimizde kılınan namazların Rasûlullâh (aleyhisselâm) devrinde kılınan namazlarla tek benzerliği, farzların imamla kılınmasıdır!

Şayet bir kişi, öğle vakti dört-beş dakikasını ayırıp, bulunduğu yerde, veya camide imama uyarak dört rekâtlık öğle namazını kılıyorsa, bu kişi, üzerine “farz” olanı yerine getirmiştir!

“Farz” namaz önce ve sonrasındaki “nâfile” namazların, “sünnet” adı altında âdeta “farzlaştırılarak”;müezzin yönetiminde tespihler ve dualarla birlikte dinsel bir tören havasına sokulması tamamıyla sonradan oluşturulan bir düzenlemedir!

Rasûlullâh (aleyhisselâm) zamanında kılınan “terâvih” namazı yalnızca “sekiz” rekât idi!..

Hele hele, para karşılığı okunan, “mevlid” adı verilen törenler tamamıyla sonradan icat olup, ibadetle hiç ilgisi yoktur!..

İslâm Dini’nde “mevlid” diye bir ibadet mevcut değildir!

“Mevlid”, Hz. Rasûlullâh Efendimiz (aleyhisselâm)’ın âhirete intikâlinden yüzlerce yıl sonra, O’nu övme amacıyla yazılmış bir şiir olup; bu şiirin gazel havasında okunmasının da ibadet olması, elbette kesinlikle söz konusu değildir!

Hz. Rasûlullâh, ancak “Âlemlerin Rabbi olan ALLÂH” tarafından övülebilirdi ki; bu da Kur’ân-ı Kerîm’de gerçekleşmiştir:

“SENİ ÂLEMLER (insanlar) İÇİN SADECE RAHMET OLARAK İRSÂL ETTİK!” (21.Enbiyâ’: 107)

Hükmü, O’nun yüce şanını gösterir!

Bizim gibi sınırlı anlayışlı insanların, O yüce Zâtı övmeye kalkışı ise, O’nun yüce şanına ancak kısıtlama getirir!

Ayrıca Rasûlullâh bizden, kendisini övmemizi değil; getirdiklerini anlayarak çevremize olabildiğince verici olmamızı istiyor ve bekliyor!.. O’nun ulvî şahsiyetini, kendimize geçim kaynağı yapmamızı değil!

Ayrıca kesinlikle bilelim ki, para karşılığı yapılan hiçbir çalışmanın “İslâm Dini”nde yeri yoktur!

Parayla, ne “Kur’ân” okutturabilirsiniz; ne “hatim” indirtebilirsiniz; ne de ölmüş kişilerin “namaz” veya “oruç” borçlarını ödetebilirsiniz!

Kesinlikle bilelim ki;

Kur’ân ve Rasûlullâh açıklamaları kökenli “İslâm Dini”nde belirtilen ibadetler arasında, ne “mevlid”; ne de ölünün namaz-oruç borçlarını kapatmak için yapılan “ıskat ve devir” törenlerine yer vardır!

Bunları yapıyorsanız, kesinlikle biliniz ki, sadece kendinizi tatmin ediyor; bu arada bazı kişilerin de bu bahaneyle geçimine yardım ediyorsunuz!

PARA ÖDENDİĞİ İÇİN YAPILAN; PARA ALINMADIĞI TAKDİRDE DE YAPILMAYACAK OLAN, HİÇBİR FİİLİN İSLÂM DİNİ’NDE KESİNLİKLE YERİ YOKTUR!

Eğer, bu yanlışı yapıyor ve bilgisizliğimizin karşılığını biraz pahalı ödüyorsak; suçu karşımızdakinde değil, kendimizde arayalım; işin gerçeğini araştırmayıp, körü körüne, bilinçsizce etrafa uyduğumuz için!

Bu arada yanlış anlaşılmasın! Biz, “farz”lar öncesinde ya da sonrasında “nâfile” namaz kılınmasına karşı değiliz!

Dileyen dilediği kadar “nâfile” namaz kılar; ve bunun karşılığında da büyük ecir ve sevap alır! Ancak, bu “nâfile” namazların, bugünkü uygulamalarla, zorunluymuşcasına, “farz”mışcasına takdiminin yanlış olduğunu vurguluyoruz!

“Nâfile”nin bir türü olan “sünnet” namazını, “farz” namazmış gibi göstermek, bu zannı vermek büyük hata ve gaflettir! Belki iyi niyetledir; ama kesinle bilgisizlik ve düşüncesizliktir!

“KOLAYLAŞTIRIN, ZORLAŞTIRMAYIN; MÜJDELEYİN, NEFRET ETTİRMEYİN”…

Buyuran Rasûlullâh (aleyhisselâm) Efendimize düşüncesizce karşı çıkmaktır!

DÖRT ya da ÜÇ veya İKİ rekât için birkaç dakikayı ayıramayan insanın pek mazeret gösterme şansı yoktur!

Ancak, günümüz telaşesi içindeki insana, içine beş-on dakikalık “farz”ın da katıldığı yarım saat hatta kırk beş dakikalık, şişirilmiş ibadetler bütününü, “farz” diye göstermek ve kabul ettirmek oldukça güçtür!

Ve bu, dini zorlaştırarak, insanları zorla İslâm Dini’nden uzaklaştırmaktır!