GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

Hâce Bahaeddin Nakşıbend’in tasavvufun incelikleri hakkındaki bazı görüşleri şunlardır:

Nefy-i vücud ve “yokluk” azîm iştir!.. Bu sıfatlar, bu yolda “vuslat” devletinin ipucudur. Bizi fenâ ve niyaz kapısından kabul ettiler; her neye erişti isem buradan eriştim.

Yirmi iki senedir, Hâce Muhammed Tırmizî ruhaniyetine tâbi olarak RENKSİZ ve VASIFSIZIM!.. Eğer, bir kimse beni bilmek isterse, hâlâ bu zamanda da RENKSİZ ve VASIFSIZIM.

Bizler maksuda erişmeye vasıtayız. Sâliklere lazımdır ki bizlerden kesilip, maksuda ulaşsınlar.

İbadet, vücud irâs eder. Zira, kulun ibadeti, vücud istemektir.

* * *

Şeyh Ebül Hasan Harakanî Hazretlerinin sözlerindendir, buyurmuşlardır:

Şu yol ki Allâh’tan kula gider, cümle saadet içinde saadettir. O yol ki kuldan Allâh’a gider, cümle dalâlet içinde dalâlettir. Sâlikin mürşid sohbetine ihtiyacı bu yüzdendir. Başkaca istikametini tayin edemez.

Bize “kibir” atfetmişler. Bizim kibrimiz, kibir değildir; “Kibriyâ”dır!..

Bizler her ne bulduk ise, “fakr” sıfatı ile bulduk!..

Sofiyûnun, “Fakîr, Allâh’a muhtaç değildir” sözünden murat nedir diye soranlara; “Maksat, hakiki fakr’dır. Bu küllî istiğna makâmıdır!..” buyurmuşlardır.

“Fakr tamam olduğunda, O Allâh’tır” hadisi hakkında da; “Bu fakr, fenâi tamdır ki, husulünde, ehline Tecelli-i Zâtî vâki olur” demiştir.

Bir kimse, Allâh’ın ULÛHİYETİNİ tam marifetle Bihakkın bilse, o kimse sair eşyayı da keşif yoluyla bilir; bir mahiyet kendisinden gizli kalmaz. Zira, cemî eşya ve malûmat Hak Teâlâ’nın SIFAT ve ESMÂ’SININ ZÂHİRDE GÖZÜKMESİDİR.

Kalplerin vüs’ati (zenginliği) birdir, lâkin kalplerdeki marifetlerin vüs’ati bir değildir.

Kibar-ı ulemadan biri sordu ki: Seyri sülûktan maksat nedir?.. Hâce cevab verdi: Tafsili marifettir!..

Herât Melîki sorar Hâce Bahaeddin Nakşıbend’e:

Halvet der, encümen ne demektir?..

Zâhiren halk ile bâtınen HAK ile olmaktır!..

Bu mânâ insana mümkün ve müyesser midir?..

Eğer mümkün olmasaydı, Allâh, Kur’ân-ı Kerîm’de “Ricali ticaret, Allâh’ı anmaktan alıkoymaz” buyurmazdı.

Bazı şeyhler demişlerdir ki, velâyet Nübüvvetten ileridir;bu hangi velâyettir ki Nübüvvetten ileri olsun?..

Bundan murat enbiyânın velâyetidir; ki Nebi’nin velâyeti nebiliğinden faziletlidir!..

Rüyaların çoğu, asılsız vehimlerden ve hayallerden doğar; bazıları da dünyaya bağlılıktan doğar. Bazen de keşfi ilâhî ile olur. Ancak hiçbirisi de tâlibin terakki etmesine yarar sağlamaz. Bazı şeyhlerin bunlara kıymet vermesi, yeni başlamış veya başlangıçta olan yol ehlini alıştırmak içindir.

* * *

Hâce Bahaeddin Nakşıbend, riyâzatları ve bilhassa açlığı seyri sülûke esas tutarlarmış.

Açlık, susuzluk, riyâzat ve namaz ile mücahede etmedikçe, hiçbir kimse keşfe nail olmaz, şuhuda erişemez, dermiş.

* * *

Hâce Muhammed Parsâ, insanın hakikate ermesine, gerçeği görmesine engel olan “PERDE” konusunu şöyle anlatır:

Kul ile Hak arasındaki perde, kâinat içre sûretlerin (maddi- manevî) gönülde (şuurda) nakış yapmasındandır.

Bu nakışlar, perişan sohbetler yüzünden; renk ve şekilleri görmek ile daha da artar ve gönülde yer ederler. Kitaplar okumak, resmî sözler ve türlü kelimât deyip işitmek, bu nakışları dalgalandırır ve harekete geçirir.

Bunların cümlesi Hak Teâlâ’dan uzaklığı ve gafleti doğurur. Tâlibe, bunları ortadan kaldırmak, “yok” etmek mecburidir!

Öyleyse, lazımdır ki, hayal arttıran nesnelerden, bir yolunu bulup kaçınmak, uzak durmak suretiyle gönlü saflaştırıp Hakk’a yönelmek gerektir. Âdeti ilâhîdir ki, mihnet ve meşakkatsiz bu mânâ gerçekleşmez!..

Lezzet ve şehvetleri terk etmeksizin bu hâl hâsıl olmaz!..

Muhyiddini Arabî’nin kaleme almış olduğu “Fusûs” candır, “Fütûhat”(-ı Mekkiye) kalptir!.. “Fusûs”(-ül Hikem)i Bihakkın bilip anlayana Hz. Rasûlün mutabaati dâiyesi kesinleşir!..

* * *

Hâce Alâeddin Attar’ın bazı açıklamalarına kulak verelim:

Hâce Bahaeddin buyurdu ki: “Gönül hâlini sen nasıl idrak edebilirsin ki?.. Gönlün ululuğu beyana gelmez!.. Her kim ki gönülü bildi, maksudu bildi; ve gönülü bulan maksudu buldu!..”

Sâlikin yolunu bağlayan, KENDİ BENLİĞİDİR!.. Herkesin ilmi küllîye erişmesine engel, kendisinin cüz’i ilminden geçemediğidir.Ve dahi küllî (tümel) rü’yete engel, cüz’i (izafî) rü’yetinden geçememesidir.

Mülk ve melekût tâlibin gözünden silindikce “fenâ” hâsıl olur. Sâlikin kendi varlığı da kendinden örtüldüğünde “fenâ ender fenâ” olur!..

Asıl, “İLİM” yönüne uymak gereklidir.Yani, Muhyiddini Arabî hazretlerinin “Fütûhat”taki tâbiriyle, “iman ile ayânı (müşahedeyi) birleştirmek” bir kemâl ve hünerdir, ki bu her ârifin kârı değildir. Asfiya (Sâfiye mertebesi) ve efrâdı (Müferridûn) evliya kârıdır.

Müntehi (sona ulaşmış)sâlike râbıtaya lüzum kalmaz. Çünkü müntehi “terkin hakikatine” ulaşmıştır. Ona her şey cemâli mutlak âyinesi olmuştur.Ve vücudun künhüne mazhar olmakla, indînde derya ile damla, güneş ile zerre aynı değerlidir!..

Bu mertebeye vâsıl olmuşlara, Cemâl-i Mutlak’ı, mürşid aynasında görmek, kayd ve noksanlık olur.

Bu taifeyi telvin makâmından gayrı yerde bilmek olmaz. Bunları, temkin hâlinde bilmek, mümkün değildir!..

Sâdık sâlike lazım olan odur ki, daima, cismi ile şeriatta; aklı ve ruhu ile tarikat ve hakikatte; sırrı ile de (keyfiyetsiz) vuslatta ola!..

İhlâs-ı tam’a misal olarak buyurmuşlardır ki:

Mansur Hallac’a sormuşlar; “Kimin mezhebindensin?..” “Rabbimin mezhebindeyim” demiş.

Ve Ayn’el Kudât Hemedânî dermiş ki: “Tâlibin işi mezheb sahibi iledir, mezheb ile değildir.”

Rüsum ve âdetleri (şartlanmaları) terk ediniz!.. Her ne ki halkın âdetidir, onun hilâfını işleyiniz.

Hz. Rasûl’ün (s.a.v) gönderilmesi beşeriyet rüsum ve âdetlerini bıraktırmak içindir.

 

Hâce Hz. Bahaeddin derlerdi ki:

Gerçi namaz ve oruç ve riyâzat ve mücahede Ahadiyet Takaddes ve Teâlâ hazretlerine erişme yoludur; amma benim indîmde nefy-i vücud (benliğin var olmadığını idrak) yolların en kısasıdır!..”

Şah Nakşıbend buyururlardı ki:

Biz, hakikat devletine erişmeye ancak vasıtayız… Bizden kesilip, hakiki maksuda erişmek gerektir!..

Sâlik, “Fenâ fillâh” mertebesine gelip, Allâhû Teâlâ’nın “BÂKΔ oluşuna ârif olduktan sonra, cümleden kesilmek gerektir!.. Bu, kâmiller ve mükemmiller makâmıdır.”

“Mecaz, hakikatin köprüsüdür” sözünden murat olur ki; zâhirî ve bâtınî, kavlî ve fiilî olan bütün ibadetler mecazdır!.. Bu yolun yolcuları, bu ibadetleri (mecazları) geçmedikçe, “Hakikate” vâsıl olamazlar!..

Hâce Hasan Attar bakalım ne diyor:

Bu taifenin sülûku, bütün sülûkların âlâsı, Hakk’a götüren yolların en kısasıdır!..

Zira bu sülûk, AHADİYET vechinden, varsanılan varlıklar perdesini kaldırmaktır!..

O vechi Ahadiyet ki, tüm varlıkta mevcut olandır!.. Mahv ile, fenâ ile mertebe-i vahdette!..

Öyle ki, bu sülûk, mahvı fenâ ile mâsivâyı (Allâh’ın gayrı kabul edilenler) tamamıyla yakar.

* * *

Hâce Ubeydullâh İmamı İsfahanî’den bazı beyanlar:

Kalp, dedikleri, “Hakikati camia-i İnsaniye”dir (her şeyi kendinde cem etmiş bulunan insanın hakikati). Ulvî ve süflî bütün kâinat bunun tafsilâtıdır.

Hâce Alâeddin Attar hazretlerinin sohbetine ilk gittiğim gün bana kendilerini şu beyti okudular:

Kalmasın “sen”den eser asla,

Kemâl, budur ancak!..

“Var”ını “yok” eyle vahdette,

Visal, budur ancak!..

Hâce Ahmed Semerkandî hakkında “Nefâhat”te şu malûmat vardır;

Mevlâna CÂMİ buyururlar ki; Ahmed Semerkandî’nin el yazısıyla “Fusûs-ül Hikem”in sonuna yazılmış şu ibareleri gördüm:

Hz. Risâletpenah sallAllâhu aleyhi ve sellem bana, “Fusûs-ül Hikem” dersi vermeme işaret buyurdular.

Ve sualim üzerine, Firavun hakkında Muhyiddini İbnül Arabî’ nin yazdığına itikad ve iman etmemi emr ettiler… Sordum ki:

“Yâ Rasûlullâh, vücud hakkında ne buyurursunuz?..”

Buyurdular ki:

“Görmez misin ki, vücud kadimde kadim, ve hâdiste hâdistir!.. Ente ilâhun ve ente me’lûhün!.. (İlâhiyet ve kulluk sende bir aradadır.)

“Yani, sen ilâhsın: Sıfatı ilâhîye’nin sende zuhuru ve Ulûhiyete mazhar olman sebebiyle; ve sen me’lûhsun, mukayyetliğinden, taayyününden ve mahlûkiyetinden ötürü.”

* * *

Mevlâna Nizamüddin Hâmuş;

Bu âlemde ve bütün âlemlerdeki mevcudat ve ayân, hakikate ermişlerin indînde, Esmâ-i ilâhîye icabı zuhura gelmiş şuuru ilâhîyeden başka bir şey değildir!.. Ve, Muhyiddini Arabî’nin “ayân vücud kokusunu koklamadılar” sözü gereğince, kendi vücudları yoktur; bizâtihi “yok”turlar!..

Bu takdirde, herkeste, her şeyde zâhir olan cemâl ve celâl kemâlâtı, tamamıyla nisbî ve izafîdir.

Hakikatte, bunlar, ilâhî hakikatlerdir ki, ezelî ilim sûretleri muktezasınca zuhur etmiştir!..

* * *

Hâce Saadeddin Kaşgarî;

Allâh âdetidir ki, mihnet ve meşakkat çekmeden, lezzet ve şehvetler terk edilmeden Hakk’a erişilmez,menzil alınmaz.

Senin Hakk’a vuslatın, “sen”in “yok”luğunu idrakından ibarettir!..

Zikir, harf ve ses elbisesinden soyunup, arapça veya farsça olmaktan öte, tüm evrensel mânâlardan arınmış olunca meyve verir!..

* * *

Hâce Ubeydullâh Ahrar;

Seyyid Kâsım Tebrizî, Ubeydullâh Ahrar’ı ilk görüşünde ismini sorup; Ubeydullâh olduğunu öğrendiğinde; “İsminizin hakikatine erişmeniz gerekir” dedim.

“Reşâhat” isimli eserin yazarı izah ediyor:

“Abdullâh” ismiyle isimlenen zevât kimlerdir bunu bilmek gerek. İsmi Zât, ihâta hassasiyetiyle bütün sıfatları içine alır. İsmi Zât’a ârif olan, cümle Esmâ’ya ârif olur!.. Bu yüzdendir ki, her ârife, “Ârifi Billâh”denilmez.

Şimdi, “Abdullâh” ismiyle müsemma olmak o Veliyy-ül Kâmilimükemmil hakkıdır ki, şuhudu Tecelli-i Zâtîebedî ile tahakkuk etmiş olmalıdır. Şuhudu Tecelli-i Zâtî odur ki, ondan sonra hicap yoktur.Bu makâm asâletenHazrete Seyyidül Enbiyâ Muhammed Mustafa sallAllâhu aleyhi ve sellem’e aittir.

“Elhamdulillâhi Rabb-ül alemîn”in mânâsını açıklarken buyurmuşlardır ki:

Hamd’ın nihayeti odur ki, kul, kendi mazharında hamd edenin Hak Teâlâ olduğunu bile; kendisinin “yok” olduğunu bile; Zât, Sıfat, Efâl’de kendinin bir şeyi olmadığını göre.

“Allâh de, ötesini bırak!” âyetini şöyle anlatmıştır; Sıfatı bırak, Zâta dön!..

Zikrin hakikati, harften ve sesten münezzeh bir şeydir. Gönlün hakikati de bir lâtife-i müdrikeden ibarettir ki, bu da keyfiyet ve kemiyyet kayıtlarından münezzehtir!..

Bir gün Nizameddin Hâmuş huzuruna gittim, bana sordular:

Susmak mı iyidir, konuşmak mı?.. Sonra gene kendileri cevapladı:

Eğer kendi “benliğinden” kurtuldu ise, her ne işlersen mâni değildir!.. Eğer, “benliğin”leysen her ne yapsan zarardır!..

Bu konuda Ebu Saîd Ebi’l Hayr’ın şu beyti meşhurdur:

Seninle her mecazım, namazdır!..

Sensiz her namazım, mecazdır!..

“Mutlak fenâ”nın mânâsı, sahibi fenânın kendine şuuru olmaması demek değildir.Fenânın mânâsı şudur ki,zevkân(hissedip yaşayarak)vasıfların ve fiillerin “benliğine” isnadını kaldırıp hakiki fâilin Allâh olduğunu ispat eyleye!..

“Şuhud”un iki mânâsı vardır;

1. Zât-ı mukaddesi, mazharlar perdesinden “ferd” olarak müşahede eylemektir, ki buna, “kesrette ahadiyet” denilir.

2. Zât-ı pâkı mezâhir libası ile zuhurdan mücerred görmektir.

Kibir ikidir…Birisi, malûm olan kibirdir ki yerilmiştir.İkinci kibir ise, Hak Teâlâ’dan gayrıya teveccüh etmemektir. Ki bu kibir asıldır ve fenâya ulaştırıcıdır.

Kader sırrına vâkıf olanlar rahattadırlar. Zira, tecellilere mazhar olan varlıkların tamamıyla “yok”olduklarını, vücudları bulunmadığını; bütün görülen ve algılanan şeylerde zâhir olanın Hak olduğunu bilirler!.. Bu istirahatleri, denizde kaybolan dalganın istirahati gibidir.

* * *

Hâce Abdurrahman Câmi;

Afiyet odur ki, “sen”liğinden kurtulmuş olasın!.. Sonra, ister bir bucakta otur, istersen halk içinde ol!..

Zâtî muhabbet, sebepsiz (beklentisiz) muhabbettir!.. O muhabbet ki, lütuf gördüğünde sevsin, kahır gördüğünde terk edip gitsin, Zâtî muhabbet değildir!..

Gizli, ayân hep SEN imişsin, “ben” gâfil;

Gönül ve can SEN imişsin, “ben” gâfil;

Cihanda senden nişan aradım;

Meğer cümle cihan SEN imişsin; “ben” gâfil!..

Kâinat kitabını yaprak yaprak aradım; Zât-ı Hakk’tan ve şuûnundan (fiilerinden) gayrı bir şey görmedim, okumadım!..

Hak vücudu bir deryadır, artmaz, eksilmez. Yüzündeki dalgalar ise her an değişir. Âlem, bu dalgalardır!.. İki zaman değil, iki anda bile bâkî değildir.

Ne vakte kadar cisimlerden, ölçülerden, yönlerden söz edeceksin?.. Daha mı maddeden, hayvandan ve nebatlardan bahsedeceksin?..

Zâtlar yoktur, bir TEK ZÂT vardır!..Çokluk vehmi, O’nun şuûn ve özelliklerinden doğmadır…

Cümle âlem hayaldir; amma hayalde hakikat görüntüleri her an ve ebeden cilve göstermektedir!..

Kevn-i mekânda TEK NÛR’dan başka bir şey yoktur.Bu NÛR, zuhurlarda zâhir olmaktadır. Hak, NÛR’dur; ve zuhurları âlemlerdir!.. Tevhid budur, ötesi gururdur!..

Ben, “HİÇ”im!.. Hiçten de öteyim!.. “HİÇ” olandan, hiçlikten başka ne meydana gelebilir?..Hakikatler esrarından söz etsem, “ben”im lâfızdan gayrı neyim var ki?..

Hakk’ın mahiyeti vücuddan ibarettir!.. O’nun vücudunda tenezzül, tagayyür (dönüşme), tebeddül(değişme) ve tekâsür (çoğalma) yoktur!.. İlmin ve şuurun ihâtasından hariçtir!..

Ne mutlu şu kimseye ki, “bâtın” ve “zuhur” âleminin dışındadır!..

Asla cüzü küllden ayrı bilme; ve aslamukayyede (kayıtlıya)düşüp mutlaktan kalma!

Sonraşuur, Esmâ’sınınkemâlinden ötürü, harekete gelerek tahakkuk ve zuhura meyl etti.

* * *

Değerli okurlarım;

Bu bölümde size “Nakşıbendî” silsilesi içinde yetişmiş çok değerli, bir kısım evliyaullâh‘tan çeşitli açıklamalar naklettim.

Bu açıklamalar, hassasiyetle tetkik edildiği zaman şu görülecektir: Gavs-ı Â’zâm Abdülkâdir Geylânîhazretlerinin bize ışık tuttuğu gerçekler ile, “Nakşıbendî” silsilesi içinde yetişmiş olan muhterem zevâtı kirâmın işaretleri hep aynı tek gerçekten söz etmektedir!

– “ALLÂH Adıyla İşaret Edilen”, TEK vücud sahibidir!.. “Gayrı” kavramından da söz edilemez!..

– Sanki, “ALLÂH”tan ayrı varlıklarmış gibi algıladığımız her şey, vehim ve hayalin bize var kabul ettirdiği şeylerdir.

– Varlığını düşündüğümüz ve müşahede ettiğimiz her şey, “ALLÂH İsmiyle İşaret Olunan”ın ilmindeki, “ilmî sûretlerden” başka bir şey değildir!

– Bütün bu gerçeklerin açık seçik ortaya çıkabilmesi için yapılacak yegâne şey, Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın bildirdiği şekilde çalışmalar yapmak suretiyle; var kabul edilen “benliği” terk etmektir.

Bu kitaptaki son sözümüz şöyle olsun:

Dünya’da yaşarken “HAKİKAT”e ermeyi hedeflemiş, bu gaye ile çeşitli yollardan birinde yürüyüp, çalışmalar yapan değerli kardeşlerimizi saygı ile selâmlar; “gayrılık” kavramından; hele hele birbirimize gayrılık gözüyle bakmaktan en tez zamanda arınmayı niyaz ederim.

 

Ahmed HULÛSİ

10.9.1991

 ANTALYA