İNSAN VE DİN

Ahmed Hulûsi

Nefsin mertebeleri diye biliriz yedi mertebeyi…

Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Radiye, Mardiye ve Sâfiye![1]

Nefs kelimesiyle anlatılmak istenen esas itibarıyla bilinçtir.

Bilinç ilk oluştuğunda, veritabanının getirisi sonucu, kendini beden olarak kabullendiği için, bedeninin tüm isteklerini kendi istekleri olarak benimser; tamamen bedenselliğe dönük ihtiyaç ve zevklere dönük yaşar. Bundan dolayı da “Emmâre nefs” olarak tanımlanır. Yani bilincin, kendini beden olarak kabulü söz konusudur bu anlayış düzeyinde.

Kendini beden olarak kabullenen ancak bedenin kullanılmaz hâle gelmesiyle yaşamın son bulmayıp bir şekilde devam edeceğini, Dünya’da yaptıklarının sonucunu bu yeni yaşam boyutunda göreceğini düşünerek, geleceğe dönük olarak yaptığı yanlışlardan pişmanlık duyması, levm etmesi olarak nitelendirilir.

Görüldüğü üzere her iki mertebedeki nefs yani bilinç hâli de, bedene dönük ve bedenle alâkalıdır. Yani arz ile!.. Bilinç henüz semâsının farkında değildir!

Dünyası arzdır!.. Bedendir! Sevinci, üzüntüsü, kavgası hep arzı yani bedeni ile alâkalıdır!

Bilinci, kendisinin beden olmadığını, evrensel tekilliğin bir yansıtıcısı veya evrensel tekilliğin özelliğini kapasitesince açığa çıkartıcısı olduğunu fark ederse; bu fark ediş ilham yollu olacağı için tanımlama bâbında “Mülhime nefs” denir, “ilham alan” anlamına.

Bu anlayış mertebesinde bilinç, artık kendini beden kabullenmekten arınmaya başlar. Kâh bedenmiş gibi hisseder kendini bilinç, kâh da ondan ayrı bir şeymiş gibi… Ama bedenden ayrı olan bu hâlinin yapısının ne olduğu da henüz belirginleşmemiştir… Ayrıca bu, bilgi yollu yaşanır bir olay da değildir.

Bilincin bu anlayış evresi, yaşamın en zorlu devresidir. Bilinç sayısız çelişkiler içine düşer! Kâh kendini kul görür kâh kendini Hak görür; bu hissedişlerinin, bunların değişik sonuçlarını yaşar!

Burayı aşmak ancak ender kişilere mahsustur!

Bu düzeyde kendini Hak olarak gören kişi, zaman zaman velâyete bile tenezzül etmez(!). Tüm değerleri boşlayıp, tam bir bedenselliği yaşama düzeyine bile inebilir.

“OKU”mak bu bilinç düzeyinde başlar tahkik ehli için! Sünnetullâh denilen SİSTEMİ OKUMAK başlayınca da bu bilinçte, Rasûl’ün neyi, niye getirdiğini Hakk-el yakîn yaşamaya başlar…

Burada Hanîf olur!.. Burada “Allâh adıyla işaret edilene” iman eder…

Burada “keşfi zulmanî”den arınıp, “keşfi nûrânî” sahibi olur!

Burada kıyamete kadar geçerli olan Kurân’ın sırlarını fark etmeye başlar… Ârif derler bu hâli yaşayana… Ama henüz velâyet oluşmamıştır!

Halkın yani taklit ehlinin velî sandığı hatta gavslık, kutubluk pâyesi yakıştırdığı kişilerin neredeyse tamamına yakını hep bu alandaki bilinçlerdir. Onlar da bazen kendilerini bu mertebelerin ehli sanırlar içinde bulundukları idrak dolayısıyla Hâlbuki velâyet pınarından akan suların birikintisinden başka bir şey değillerdir henüz!

Velâyet ile aralarında okyanuslar vardır!..

Velâyet? Bu da başka bir yazı konusu olsun inşâAllâh!

 

28 Mart 2003
Raleigh – NC, USA



[1] Bu konuyu KENDİNİ TANI kitabında da detaylı anlatmıştık…