İNSAN VE DİN

Ahmed Hulûsi

İsmi “ALLÂH” olan, bize Hz. Muhammed (aleyhisselâm) tarafından bildirilmiştir! Çünkü O, bir peygamber değil, “RASÛLULLÂH” idi!

Farkı neydi kendisinden önceki Rasûllerden?

Mesela İbrahim (aleyhisselâm) da, Musa (aleyhisselâm) da, İsa (aleyhisselâm) da “Rasûlullâh” idi…

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ı tasdik etmek niçin zorunlu?

Diğer Rasûlleri tasdik edip, kabullenip; Hz. Muhammed’i ve bildirdiklerini kabul etmemek, niçin insana her şeyi kaybettirir?

Hz. Muhammed (aleyhisselâm); HANÎFlik kavramını getiren İbrahim (aleyhisselâm)’dan; tenzih yönlü açıklamalar yapan Musa (aleyhisselâm)’dan, teşbih ağırlıklı anlatımla görevini yapan İsa (aleyhisselâm)’dan çok farklı bir işlevle; teşbih ve tenzihi cem etmiş, tevhidi açığa çıkarmış ALLÂH kulu ve Rasûlü ve son Nebi’dir!

Çünkü O, hepsinden farklı ve ayrıcalıklı olarak “SÜNNETULLÂH”ı “OKU”muş; buna dayalı olarak insan için gerekli olan her şeyi, kâh vahiy olan âyetlerle, kâh da hadis denilen açıklamalarıyla insanlığa bildirmiştir!

Hadislerle işimiz yok bize yalnızca Kur’ân yeter diyenler ne Kurân’ı anlamışlardır; ne ismi “ALLÂH” olan hakkındaki işaretleri değerlendirebilmişlerdir; ne de “Rasûl”lük veya “Nebi”liğin işlevinin ne olduğunu fark etmişlerdir!

Onlar hâlâ, yukarılarda uzayda bir yerde büyük bir tanrı hayal etmekte; onun yolladığı kanatlı meleklerle buyruk alan bir postacı peygamber düşünmekte; ve dahi bu postacının bize ilettiği buyruknameye inanmaktadırlar!!!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) ve işlevi hakkında hiçbir fikir sahibi değillerdir!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın evrensel ve tüm insanlığı kapsayan muhteşem “SÜNNETULLÂH”açıklamalarını onlar hiç fark edememektedirler.

Androidmişcesine Kur’ân tekrarlamak veya sadece fiziki namaz kılmak onlar için yeterli tapınmaktır tanrıya!..

Bu yüzden de neler kaybettiklerinin asla farkında olamadan bu dünyadan geçip gideceklerdir! İşte bu gerçeklerden farkındasızlık, onlar için en büyük karşılıktır, cezadır!

Ey Rasûlü inkâr eden, bana Kur’ân yeter hadislerle işim yok diyen nankör; sil bakayım hafızandaki, Rasûllullâh’tan sana ulaşanların hepsini; bakalım ne konuşabileceksin Kur’ân veya hadis veya bunlara dayanan ilimler hakkında?!!

Kendisini aydınlatan ve ona bilmediklerini öğreten; ismi “ALLÂH” olanı tanıtan ve “Sünnetullâh”ı bildirene yapılan nankörlük; bunun karşılığını, ebediyen o gerçeklerin müşahade ve yaşamına karşı perdelilikle alır! Bu da dışardan bir tanrının veya varlığın cezalandırması şeklinde değil; Öz’ündekinin, kendisine, elleriyle yaptıklarının karşılığını vermesi şeklinde gelişir! Bu durum, “Sünnetullâh” gereği beyindeki bir kilitlenmenin sonucudur. Her kişi, inkâr ettiğine karşı kendini otomatik olarak kilitler! “Sünnetullâh” konusuna bir başka yazıda açıklık getireceğiz inşâAllâh.

Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ı, postacı peygamber olarak değerlendiren nankörler, yolun en başından, kendi zanlarına sapmış oldukları için, daha sonraki aşamaları zaten değerlendirme imkânı ile karşılaşamazlar.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) asla değişmeyen veya dönüşmeyen “SÜNNETULLÂH”ı “OKU”muş olarak; Risâletinin gereği olarak, “Fâtiha” okunan ve Fâtiha’sız asla geçerliliği olmayan salâtı teklif ederken; Nübüvvetinin işlevi olarak da, salât öncesinde abdest almayı uygulamıştır!

Zira Risâlet; ismi “ALLÂH” olanı anlayıp hissetmeye dönük bir işlevdir ve bu işlev sonsuza dek devam edecek olan bir yaşantının elde edilmesiyle alâkalıdır. Abdest ise, bedenin bu işleve hizmetiyle ilgili ve dünya yaşantısıyla sınırlı bir uygulamadır.

Bu aralar bazıları, Salâttaki Bismillâh ve Fâtiha okunuşuyla yaşayabilenin mi’râcı olan hissedişi, tutup yoga ile, veya Hint felsefesinin Nirvana’ya ulaşması ile kıyaslamakta ve hatta aynı şey olduklarını iddia etmekteler.

Oysa birbiriyle hiç alâkası olmayan iki olaydan söz edilmekte!

Niye böyle?..

Neden böyle olduğu konusuna daha sonra döneceğim.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) son Nebi’dir; çünkü “Sünnetullâh”ın insanlığı ilgilendiren tüm özelliklerini bütün detayları ile anlatmıştır. “Sünnetullâh” konusu tahmin edemeyeceğiniz kadar önemli bir konudur. Zira “Sünnetullâh”ın ne olduğunu fark edemeyen kendi kozasından asla çıkamaz; kozasında, hayal dünyasında yaşamaya devam eder. Buna, insanların uykuda olması, yani rüya görmesi diye yaklaşılmıştır. Rüyaların ne kadarının gerçekçi olduğunu bir düşünün!

Açıklandığı devir şartları itibarıyla, zorunlu olarak mecazlar, işaretler kullanılmıştır; ancak bugün artık belli bir bilim ve kültür altyapısı olanlar, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ı eskisinden çok daha farklı anlayabilmekte ve değerlendirmektedirler.

Önce şu mutlak gerçeği fark ve kabul edelim:

İsmi “ALLÂH” olarak bize bildirilen ve tanıtılan, neyse, O’dur!

Kul da, kuldur!

Kulun varlığı ve varlığı altındaki her şey, ismi “ALLÂH” olana ait olsa dahi, o yine de sadece bir “abd”dır ve asla “ALLÂH” değildir!

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) dahi, tüm muhteşem ilmî kişiliğiyle ve kendisinde açığa çıkan ismi “ALLÂH” olana ait özelliklerle varoluşuna rağmen bir “abddır, yani KULdur ve ebeden bu böyledir!

Şimdi gelelim olayın neden ve nasıl böyle oluşuna…

“Zerre küllün aynasıdır” işaret ve uyarısını yapan Rasûlullâh (aleyhisselâm), vurguladığı bu gerçekle “kul”luğun da en büyük açıklamasını yapmaktadır.

“Abd” nedir?

“Abd”, ismi “ALLÂH” olanın dilediklerini yerine getirmek durumunda olandır.

Burada konuyu anlatabilmek için, hem incir misalini vereyim hem de holografik gerçeklik misalini…

İncir bir meyve, ama içindeki her çekirdek dahi gelişmesi hâlinde bir incir!.. İncir, nasıl teklik içindeki çokluğu, bu çoklukla birlikte her birinin tekilliğini sembolize eden bir meyve ise; bu yüzden “İncir” Sûresi gelmiş ise…

Holografik gerçeklik sonucu, evrende tüm boyutları ile var olan her şey, evrendeki her bir zerrede de aynı şekilde mevcut ise…

İsmi “ALLÂH” olan da, aynı şekilde, her bir zerrede, Zât’ıyla, Sıfat’larıyla, Esmâ’sıyla, Arş’ıyla, Kürsî’si ile, 7 kat semâvat ve 7 kat arzıyla mevcuttur!

Bu her insanda böyle olduğu gibi, tüm boyutlardaki tüm canlılarda da böyledir!

1998 yılında Antalya’da bu konuları anlattığım ve Üst Madde ile Özün Seyri isimlerini verdiğim sohbet kasetlerindeki bu gerçekleri, çok daha sonra detaylı şekilde TEK’İN SEYRİ isimli kitabımda açıklamaya çalıştım.

Evrende her birim kendi boyut ve yapısının bilinç ve şuuruna sahiptir. Ama bir diğer boyut varlığının bunu algılaması yapısal şartlar sebebiyle mümkün olmaz!

Her birim kendi yapısındaki bu mertebeler dolayısıyla da kendi özünde oluşacak bir yükseliş veya sıçrama ile Rabb’ine, Melik’ine ve İlâh’ına ulaşma şansına sahiptir! Ki bunu artezyen kazmaya benzetebiliriz. Veya “urûc” da diyebiliriz.

Bazı birimlerde ise, kaynağın ve hatta gayzerin fışkırması gibi özden gelen = tenezzül eden bir şekilde ilim açığa çıkar!

Velâyet urûc yolludur bilinen anlamıyla. Gerçekte velâyetin üst mertebesi olan Risâlet ise irsâl yolludur. Velâyetin üst kademesi olan, “El VELİYY” isminin işaret ettiği anlamın açığa çıkışıyla meydana gelen Risâlet, kişide Rasûllük olarak değerlendirilir.

Rasûller, risâlet adının işaret ettiği mahiyet itibarıyla birbirlerinden farksızdırlar; fakat irsâl olunan ilmin kaynağı olan sıfatlar yönünden farklıdırlar!

Kimi Kudret sıfatından irsâl olmuştur, kimi İlim, kimi Hayat!

Neyse konuyu fazla genişletmek yerine ana noktamıza dönelim.

Hz. Muhammed (aleyhisselâm) kendisinde açığa çıkan sıfatlara, isim özelliklerine, “Sünnetullâh” marifetinerağmen asla “ALLÂH” değil, “ABD”dır!

Evrende var olan tüm yaratılmışlar yani “zerre”ler de böyledir!

Zerre küllün aynasıdır; ama asla zerre küll değildir; küll kendisinde var olmuş olsa dahi!..

Buradan bir başka noktaya kayılır… Zerre her an kendisindeki hakikat ve o hakikat noktasıyla ilişkiler içinde yaşamını nasıl sürdürür; sorusunun cevabına… Ne var ki bu yazıda buna girmeyeceğim; çünkü bugün anlatmak istediğim husus o değil… Zaten onun işaretini bundan önceki yazılarda vermiştim.

Gelelim ana noktaya.

Zerre zerredir! Küll değil!

Küll, yani holografik gerçekliğe esas olan ana yapıya, “İşte Allâhadıyla işaret edilendir!” diyenler burada büyük bir yanılgıya düşerler ve gerçekten saparlar!

Burada onları uyaracak olan levhada şu gerçek yazılıdır:

“İsmi ‘ALLÂH’ olan ZÂT, tecezzî (cüzlere ayrılma) kabul etmez!”

Burada “İhlâs” Sûresi’nin anlamını iyi düşünmek gerekir. Ahadiyet ve Samediyet sonucu olarak kendisinin varlığından başka bir şey düşünülemez; ve dahi bu mertebede tekillikten dahi bahis açılamaz!

“K” olayı diyerek, “ALLÂH” isimli kitabımızda anlattığım konuyu iyi incelerseniz görürsünüz ki, İlmi ilâhî’de bir noktadan açığa çıkan açı içindeki 11 boyutlu evren, paralel evrenler veya bizim deyişimizle “evren içre evrenler”, hologramın konusu olan “KÜLL”dür! Ve zerre de bu küllün aynasıdır!

Hayal içinde hayal içinde hayal” diye eski hakikat ehlinin tarif ettiği konu budur işte!.. Nokta, bir hayaldirismi “ALLÂH” olan indînde! O noktanın açılımı olan, açı içindeki küll bir hayaldir… Küllün yansıdığı her zerre diye tanımlanan, her bir ayna dahi ayrı bir hayaldir!

İşte bu yüzdendir ki, zerrede varlığı holografik gerçeklik dolayısıyla var olan “küll” dahi, “ALLÂH” adıyla işaret edilen olmayıp; yalnızca, bir “NOKTA” olarak, O’nun ilminde var olan “ilmî sûret”tir!

Yani, 11 boyutlu evren, ya da paralel evrenler topluluğu, her zerrede, tıpkı incirin, sayısız çekirdeğinin her birinde varoluşu gibi, her birimde var olsa dahi, bundan öte bir şey değildir! O da gerçekte “ALLÂH”a“abd”lık etmededir!

Bu anlattıklarımla bir şeyler paylaşmayı sağlayabildiysem… Bilelim ki, tasavvuf heveslilerinin önce, “ben, sen, o Hak!” kabullerinden; ve dahi her şeyi, Hak oldukları için kendilerine mubah kabullenmelerindençok çok ötededir gerçekler!

Kusurumu bağışlasın son zamanlarda yazdıklarımdan dolayı beni uyaran ve kızan kişiler. “Kafa karıştırıyorsun, anlaşılmaz şeyler yazıyorsun, bunlara ne gerek var” diyenler… Onlar için de yazılmış pek çok kitap var kitapçılarda, başta ilmihâl kitapları ve çeşitli evliya menkıbeleri olmak üzere!

Hoş görsünler, bizim de “abdiyetimiz” bu yönde işte!

Lütfen, Muhammed (aleyhisselâm)’ın getirdiği “ALLÂH” ilmini karşılıksız olarak sizlerle paylaşan bu fakîre, kızmak yerine dua edin!

 

13 Haziran 2005
Raleigh – NC, USA