KENDİNİ TANI

Ahmed Hulûsi

Şimdi bunun üzerinde duralım…

“Mi’râc” konusu bugüne kadar İslâm’da, gördüğü kadar düşünebilenler için anlaşılması en zor, en çetrefilli konulardan biri olarak kalmıştır!.. Çünkü buna, mevcut ilmimize göre bir izah yapılmamış.

Böyle bir olay oluyor… Rasûlullâh (aleyhisselâm) bunu yaşadığını söylüyor!..

Bize, ya O’na itimat edip, güvenip, inanıp, “tamam, mâdemki O böyle bir şeyin olduğunu söylüyor, olmuştur. Anlayamasam da nasıl olduğunu, O’na inandığım için, kabul ederim!..” demek düşüyor…

Ya da “bu O’nun uydurmasıdır” diyerek her şeyiyle Rasûlullâh’ı reddetmek!..

Çünkü bu olayın somut bir şekilde izah edilebilmesi için, o şeyin benzerlerinin olması lazım; ki birbirine kıyas yoluyla, olayları birbirine bağlamak yoluyla bir açıklama getirilebilsin!..

Durum böyle… Ama yine de bu konunun üzerinde biraz durmak gerek…

“İsra” denen olay, yani bir anda Mekke’den, Mescid-i Aksa’ya gitme denen olay; evliyanın yapmakta olduğu ve bizim “tayyı mekân” diye bildiğimiz olaydır; mesafenin kısaltılmasıdır. Bu evliyaya, Allâh Rasûlümucizesinden mirastır!..

Yalnız, “tayyı mekân”dan farklı bir yönü vardır, buradaki “İsra” olayının…

Velîlerin yaptığı tayyı mekân iki türlüdür…

Birinci tür “tayyı mekân”da; bir velî bedenini bırakıp, ruh olarak herhangi bir yere gider; ve orada ruh, bir madde görüntüsü verir bir hâlde görünebilir.

Hızır (aleyhisselâm)’ın günümüzdeki yaşamı bunun benzeridir. Hızır (aleyhisselâm), madde boyutundaki biyolojik bedenden, “berzah” denilen dalgasal boyutun ışınsal beden yaşamına geçmiş olmasına rağmen; istediği zaman, bu ışınsal bedenini yani “ruh”unu, biyolojik bedene dönüştürerek dünyamızda yer almaktadır.

Kısa bir süre sonra dünyamıza geri gelecek olan İSA (aleyhisselâm) da, hâlen ışınsal bedeniyle dalga boyutta yaşamaktadır!.. Bir süre sonra Allâh’ın hükmü ve iradesiyle bu ışınsal bedeni yoğunlaşarak, biyolojik beden şekline dönüşecek ve böylece dünyamızda yerini alacaktır..

Bunları niye anlatıyorum…

Bilelim ki ışınsal bedenin, biyolojik bedene dönüşmesi mümkündür; Allâh’ın dilediği hâllerde, dilediği kişiler için!.. Mümkün olan bir şeyin de Allâh’ın dilediği bu kişiler için gerçekleşmesi son derece kolaydır!..

İkinci tür “tayyı mekân”da, beden, ruh gücünün oluşturduğu bir koruyucu manyetik alan içine girer, yani çevresinde koruyucu bir manyetik alan oluşur. Bu koruyucu manyetik alan, yüksek hızın getireceği zararları keser!.. Çünkü aşırı hıza bu vücut, normal şartlarda dayanamaz!.. Fakat O Zât, belli ruh kuvvetiyle çevresinde belli bir koruyucu alan meydana getirir ve o hız ona zarar vermeden istediği yere gider.

Ancak, burada, Efendimiz (aleyhisselâm)’a has olmak üzere, orijinal bir olay var ki bu olay, tayyı mekândanfarklı kılıyor “İsra” hâdisesini… O da “Burak” denen nesne!.. Bir taşıyıcı güç, bir melek!..

Şimdi, bunun sebebi nedir?..

Bir velîde mevcut olan tayyı mekân gücünün kat be kat üstünde bir güce sahip olan Rasûlullâh (aleyhisselâm), tayyı mekân yoluyla yani, bir velîdeki gibi, kendisindeki üstün ruhanî kuvveti kullanmak suretiyle değil de, bu seyahati neden “Burakla yaptı?..

Siz eğer, çok önemli bir misafiri ağırlayacaksanız; o size göre, çok üstün, çok değerli biri ise ne yaparsınız?.. Arabanızı yollarsınız, onu evinden alıp getirirsiniz!.. Bu, onun büyüklüğüne, yüceliğine, üstünlüğüne olan saygının ifadesidir.

İşte burada “Burak”, Efendimiz (aleyhisselâm)’ın yüceliğini ortaya koymak için sunulan bir araçtır!.. Hz.Rasûlullâh (aleyhisselâm) kendisindeki kuvvetle gidebilirdi. Fakat, O’nun şerefine, O’na “Burak” denilen bu araç tahsis olunmuş!..

Burada birinci olay, Mekke’den Kudüs’e gitmesi…

Oraya, “Burak denen taşıyıcı araçla gitmiştir!..

Orada, gelmiş geçmiş birçok Nebiler ve Rasûller,hazır bulunuyordu.

Onlarla beraber orada namaz kıldı… Rasûlullâh (aleyhisselâm) imam oldu ve onlara namaz kıldırdı!.. Bu bildiğiniz şeklî bir namazdan ibaret kulluk değildi yalnızca!.. Bu namaz, bilinç boyutunda yükseliş; ya da bir başka ifade ile “Hakikat”inin semâsında özüne erişi sağlayan bir “URÛC” idi!.. Bu namaz “urûcun hazırlanışıydı!..

Bu namaz sonrasında, “Mi’râc” denilen olay meydana geldi… Boyut değiştirdi!..

“Mi’râc”ta evvela Dünya semâsına çıktı.

Öncelikle şunu iyi fark edelim ve anlayalım…

“Mi’râc” yani yükselme ile, Berzah âlemi de denilen kabir âlemindeki yani semâ katlarındaki gezinti, tamamıyla BOYUTSAL bir olaydır!.. Kesinlikle fizik beden-madde boyutunda cereyan eden bir olay değildir!..

“Dünya semâsının kapısında…” denildiği zaman, bununla, madde ötesi boyuta geçiş, yani bir başka ifade ile ervâh (ruhlar) âlemine geçiş anlatılmak istenmektedir!..

“Ölümü tadan her kişi gözünü mi’râca diker.”

Şeklindeki Efendimiz (aleyhisselâm)’ın açıklaması da buna işarettir!

Dünya semâsı içinde, birtakım ruhların, kişilerin çektiği azapları müşahede etti ki, Berzâh âlemi denen âlem, bu yedi kat semâyı içine alan bir âlemdir!..

Daha sonra da, Âdem (aleyhisselâm)’ın ruhu ile karşılaştı.

Ölmüş kişilerin ruhlarının ne hâlde olduğunu orada Âdem (aleyhisselâm) müşahede ediyor. Rasûlullâh (aleyhisselâm), Nebiler, Rasûller ve şehîdler âyet hükmü ile sâbittir ki, kabirlerinde hapis değillerdir. Onlar serbest dolaşırlar…

Birinci kat semâ dediğimiz gök; 2. kat semâ, 3. kat semâ, yani 7 kat semâ… Güneş sistemi içindeki yedi gezegenin yörüngeleridir. Kısacası Güneş sistemidir!..

Güneş sistemi, içinde bulunduğumuz galakside bir hiç mesabesindedir!..

Son tespitlere, verilere göre; Samanyolu adını verdiğimiz galakside 400 milyar güneş var. “İNSAN ve SIRLARI” isimli kitabını yazdığım zamanki -1984- verilere göre, Samanyolu’nda 100 milyar yıldızın tespiti yapılmıştı. Şu anda (sene 1994), aldığımız verilere göre Samanyolu’nda 400 milyar güneşin var olduğutespit edilmiş.

Bir açıklamasında Rasûl-ü Ekrem şöyle diyor:

“Dünyanız ve yedi kat semâ, Kürsî’nin içinde çöle atılmış bir yüzük halkası kadardır. Kürsî de Arş’ın içinde gene çöle atılmış bir yüzük halkası gibidir.” 

Burada bahsedilen, “Kürsî” kelimesi ile ifade edilen saha-yapı, bizim Galaksi dediğimiz ve Samanyoluismiyle tanımladığımız yapıdır; bizim tespitlerimize göre..Yani, 400 milyar güneşten, yani yıldızdan oluşan bir sistem…

Eğer gerçekten, şöyle bir hafsalamızı genişletip de biraz düşünürsek, o 400 milyar güneşin içinde bizim Güneş, çöldeki bir yüzük halkasından başka bir şey değildir.

Ayrıca bu 400 milyar güneş benzerinin meydana getirdiği galaksi gibi; şu andaki tespitlere göre milyarlarla galaksi var!.. 400 milyar güneşten oluşan Samanyolu galaksisi gibi… Milyarlarla galaksi var evrende!..

İş bu kadarla da bitmiyor!..

Bu yıldızların, galaksilerin her birinde bizim algılayamadığımız dalgasal boyutlarında ve onun da altındaki kuantsal boyutta, sonsuz sayıda âlem ve canlı-bilinçli varlık türü mevcut!..

Ve eğer anlayabilirsek, o milyarlarla galaksinin içinde bizim Samanyolu dediğimiz 400 milyar güneşin var olduğu galaksi, çöldeki bir yüzük halkası gibidir.

Nitekim bu konuda Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle buyuruyor:

“FesubhânALLÂH!.. Semâ gıcırdıyor!.. Secde edilmedik bir karış yer yok semâda!..”

Elbette bu “semâ” tanımlamasıyla “göze” hitap eden yapıyı değil, “berzah” denilen “âhiret” denilen evrendeki dalgasal boyutu anlayacağız.

İşte bu milyarlarla galaksiyi ilminde barındıran, kapsamına alan yapının bilinç yani dinî tâbirle “İlim Boyutu”, tasavvufî deyimiyle “Esmâ Âlemi” o günde “Arş” kelimesi ile izah ediliyor!..

Daha evvelki konuşmalarımızda, üzerinde durduğumuz gibi, şunu hiç hatırdan çıkarmayalım:

Efendimiz (aleyhisselâm), gördüğü, tespit ettiği, hissettiği, aldığı, kendisine vahyolunan bilgileri; o günkü insanların anlayışını da göz önüne alarak, onların hafsalalarının alamayacağı ve inkârlara yol açacak bir biçimde, GERÇEK HÂLİYLE DEĞİL, benzetme yollu, misal yollu, teşbih yollu anlatmıştır.

Dolayısıyla, aklımızın almadığı veya ters düşen bir şeyle karşılaştığımız zaman, ilkel bir insan gibi hemen inkâr etmeyip; evet bu böyle ifade ediliyor ama, acaba bu anlatımla neyi anlatmak istedi, diyerek o söyleneni anlamaya çalışalım. Bu, din konusunun en önemli, püf noktasıdır!..

Evet!.. Bu yedi boyut semâyı aştıktan sonra, sayısız âlemleri gezdi ve bu sayısız âlemlerde çok çeşitli melekleri gördü.

“Melek” dendiği zaman iki tür yapı anlayacağız…

Birinci tür yapı; evrende ve içinde bulunduğumuz sistemde var olan her şeyi meydana getiren, bugünkü tanımıyla, kuantsal kökenle açığa çıkan yapıdır. “Melk” kökünden gelen melek, kuvvet, enerji yapı anlamındadır.

Bildiğimiz gibi enerjinin yoğunlaşması ile kuantlar, mezonlar, nötrinolar, nötronlar, elektron, pozitron, atom ve atom bileşiklerinden, atom moleküllerinden oluşan maddeler…

Evet!.. Biz, herhangi bir madde dediğimiz zaman, bu madde, beş duyu verilerine göre, maddedir!.. Yani, “görece maddedir!..

Bugün modern bilim tespit etmiştir ki, gerçekte madde diye bir şey yoktur!.. Beş duyu dolayısıyla, biz maddenin var olduğuna hüküm veriyoruz. Oysa gerçekte, evrende var olan her şey, çeşitli dalga boylarındaki mânâlardan ibarettir.

Her ne kadar 1900’lerin başına kadar, koyu bir maddecilik, “madde vardır, ötesi yoktur” görüşü hâkim olsa da, Dünya üzerinde, 1910-1920’lerde bilim dünyasında başlayarak günümüze gelen bilim seviyesi artık, madde diye bir şeyin var olmadığını, sadece, bizim beş duyumuzun maddeyi bize var gösterdiğini, esasında madde denilen her şeyin atomlardan ve atomların da ışık kuantlarından, çeşitli dalga boylarından var olduğunu gösterdi…

İşte var olan; Dünya üzerinde ve evrende var olan her şeyin meleklerden meydana gelmesi demek, bu dalgasal yapı ve atomaltı boyutun, ışınlarından ve kuantsal enerjiden meydana gelmesi demektir.

Yalnız, burada çok önemli bir husus var. Burayı hiçbir zaman gözden kaçırmamak gerekir.

En azından, olaya basit bir şekilde baktığımız zaman, evrenin tüm katmanlarında, boyutlarda geçerli olan bir “sistem” görüyoruz.

Her boyutun, her katmanın kendine has bir sistemi ve düzeni var!.. Kısaca, evrende kaos yok, kargaşa, karmaşa yok!.. Belki, sistemin ve düzenin getirdiği, gerekçesini henüz fark edemediğimiz lokalize kaoslar var; ya da bize öyle geliyor ki gerçekte o da sistemin bir parçası. Her şey bir sistem içinde doğuyor, büyüyor, ölüyor!.. Yok olmuyor, bir başka şekle dönüşüyor!.. “Yok” olmuyor, yani yok olma diye bir şey evrende yok!.. Çünkü zaten “yok”tan var olmuş ve aslı yok olan, hiçbir zaman “var” olmadı ki, “yok” olsun!.. Bu da bir sistemin sonucu; sistem ise bir bilincin ifadesi…

Maalesef, batı bilim dünyasının çok iyi bildiği bu gerçekleri, henüz Türkiye’de bilen adam sayısı parmakla gösteriliyor. Ve… Bugün ilim, artık Batı’dan geliyor… Güneş Dünya’ya batıdan doğuyor(!).

Şu anda biz, “madde var” diyoruz!..

Bilim dünyası diyor ki:

“Madde diye bir şey yok, bu gözle gördüğümüz, içinde yaşadığımız her şey bizim hayalimizden, şuurumuzun oluşturduğu hayalden ibarettir!..”

Bu varlıkta gördüğümüz her şey, enerjiden, enerjinin yoğunlaşması ile meydana geldiğine göre, demek ki bu varlıkta olan her şey, dinî tâbirle meleklerden meydana gelmiştir!.. Her şeyin aslı melektir!..

Cüz’i mânâda, zerresel mânâda, senin şu vücudun, trilyonlar kere trilyonlarca meleklerden meydana geldiği gibi, çeşitli katmanların yoğunlaşması ile meydana gelen ayrı melekler vardır. Bunu şöyle izah edelim…

Sizin vücudunuz, sayısız hücrelerden meydana gelmiştir. Bu hücreler değişik terkipler şeklinde bileşimler meydana getirerek, bir karaciğeri, bir kalbi, bir mideyi, bir beyni meydana getirmiştir. Karaciğerin görevi ayrıdır, karaciğerin kendine has bir bilinci vardır. O bilincin meydana getirdiği karaciğerin bir çalışma sistemi vardır. Kalp böyle, beyin böyle, mide böyle… Her bir organın kendine has bir bilinci vardır.

Ama, bizim beynimizde oluşan bilinç, buralardaki bu bilinç türlerini algılayamaz. Çünkü onu algılamak için, gerekli açılıma, gerekli kapasiteye sahip değildir. Bunu, basit olarak şöyle izah edelim…

Gözünüz, şu sehpayı görür; ama şu odada, şu salonda boşluğa baktığı zaman bir şey görmez. Hâlbuki şu odada, şu anda, belki milyonlarca ses ve milyonlarca görüntü dalgası var.

Ancak bu odada mevcut olan milyonlarca ses ve görüntüyü, ancak o dalgaların dalga boyuna ayarlı, bir televizyon veya radyo ile tespit edebiliriz!..

O dalga boylarını kulağımız ve gözümüz algılamaz!.. Çünkü gözümüz, santimetrenin on binde dördü ile on binde yedisi arasındaki dalga boylarını algılayabilecek kapasite ile kayıtlıdır, sınırlıdır.

Kulağımız ise, 16 ile 16.000 hertz arasındaki dalgaları alabilme kapasitesiyle sınırlı ve kayıtlıdır!..

Bu ikisi arasında çeşitli mânâlar ihtiva eden, milyarlar ve milyarlarla dalga boyu var olmasına rağmen, biz bunlardan gâfil yaşıyoruz.

Burada şu hususa dikkat etmeliyiz!..

Biz, ilkel bir şartlanma sonucu olarak, sadece beş duyu verilerini var kabul edip, beş duyunun tespit edemediği verileri yok sayıyoruz!.. Gözle göremediğimizi inkâr ediyoruz!..

Bundan yüz sene öncesine kadar böyle düşünülebilirdi; ancak günümüzde bu tür fikirler geçersiz sayılmaktadır!.. Çünkü, göremediğimiz birçok şeyin var olduğunu kesinlikle biliyoruz artık…

Kesinlikle tutamadığımız birçok şeyin var olduğunu biliyoruz!.. Duyamadığımız pek çok şeyin mevcudiyetinden haberimiz var; ne çare ki, bunlarla iletişim kurma imkânımız yok!..

Din bize, 1400 sene öncesinden, Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın ağzı ile bu gerçeği sanki şöyle haber veriyor…

“Sizin, hücresel yapılı bir bedene sahip olmanız gibi; ışınsal bedenli yapıyla meydana gelmiş cinlerin var olması gibi; bunun ötesinde, ışık kuantlarından, yani Nûr’dan var olmuş melekler de vardır!.. Ki evrende, bünyesinde bunları barındırmayan, bunların varlığından meydana gelmemiş hiçbir nesne yoktur!..”

Evrende var olan her birim-nokta, bu ışık kuantlarından meydana gelmiştir. Yani, meleklerden meydana gelmiştir!.. Ve bunlar, evrendeki mutlak bilinçten gelen bir şekilde, yapısal özelliklerine göre bilinçli birimlerdir!..

Bu açıklama ne zaman yapılıyor?.. Bundan 1400 sene evvel!.. Kimlere!!?

Bunu iyi değerlendirebilmek için, 1400 sene öncesinin şartlarının ne olduğunu araştırıp; o günkü insanların nasıl yaşadıklarını, nasıl taşları dikip karşısında tapındıklarını; ayıp olmasın diye kız çocuklarını nasıl diri diri toprağa gömdüklerini; ölen bir adamın karısını oğlunun nasıl aldığını bilmek lazım!..

Böylesine ilkel değerlerle yaşayan bir toplumda, bugünün ilmiyle bile çözemediğimiz şifreleri veren, açıklayan bir Zât!.. Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)…

Ve bu Zât, bizim bugün bile hafsalamızın almayacağı birtakım olayları bize anlatıyor.

Aslında bu büyük bir müjde!..

Çünkü, şu madde boyutundan kurtulmamızdan sonra, şayet belli çalışmalar yaparak ruhumuzu güçlendirebilirsek, nelere ulaşabileceğimizi müjdeliyor!..

Yani, “Ben bu ruh gücüyle buralara ulaştım, bunları gördüm, yaşadım. Böyle şeyler var ve bunlar sizin için de mümkün olabilir” diyor…

“Mi’râc” hâdisesi, bedenle mi oldu, ruhen mi oldu? Anlaşılmamış ve geçmişin bilgileri ışığında çok tartışılmış bir konu…

Kudüs’e kadar olan kısmı biyolojik yani maddi bedenle oldu!..

Kudüs’ten sonra “Mi’râc” olayına çıkış; “Berzah” içindeki yolculuğu da ışınsal bedenle yani ruhla gerçekleşti.

Zira bize intikâl eden bilgilere göre, nice velîler var ki, onlar da benzer türden mi’râc yaptılar… Bu değişik âlemlere giderek oradan bilgi topladılar.

Bunlardan biri de Muhyiddini Arabî’dir. “Âlemi Semseme” -kendisi bu ismi veriyor- denilen bir yere gittiğini; o âlemin canlı varlıkları ile görüştüğünü, konuştuğunu, sohbet ettiğini, onların Dünya’yı bildiğini, Dünya’dan haberler sorduklarını, açıklıyor “Fütûhat-ı Mekkiye” adlı kitabında…

Evet.. Bu semâlarda yapılan yolculuk da bedenle; fakat az önce belirttiğim üzere bu bir ışınsal beden!..

Açıklamamızın birinci bölümünde, meleklerin yapısından söz ederken bunların enerji asıllı, kuantsal, “nûrânî” varlıklar olduğundan söz etmiştim…

Ayrıca “nârî” diye tâbir edilen cinlerin yapısını ise, “Ruh-İnsan-Cin-Melek” isimli 15 nolu kasetimizde geniş boyutları ile izah ettiğimiz için, o konuya burada hiç girmiyorum.

Şimdi insanın yapısını biraz daha derinlemesine inceleyelim…

İnsan nasıl ki beden dediğimiz yapısıyla hücrelerden meydana gelmişse, hücrelerden meydana gelmiş bu yapıyı da Kur’ân mecaz yollu olarak;

“Yarattı insanı (bedenini) pişmiş kuru balçıktan (elementler). (55.Rahmân: 14) diye tanımlıyor…

Buradaki “balçık” benzetmesiyle su-mineral karışımına işaret ediliyor!.. Hücre yapısı balçık hâlindedir. Yani, mineral yapı ve sıvı yapı!.. Bu ikisinin karışımıdır hücre!.. “Balçık” tâbiriyle işte bu gerçeğe işaret ediyor.

Cinleri izah ederken, ne diyordu Kitap…

“Cann’ı da daha önce semum ateşten (gözeneklerden geçen, zehirleyici ateşten; ışınsal bedenle, cehennemdeki ateş, semum kelimesiyle tanımlanmıştır. A.H.) yarattık.” (15.Hicr: 27)diyordu…

Melekleri de “Nûr”dan olarak tarif ediyor.

İşte buradaki “nûr”dan murat, ışık kuantları, salt enerjinin yoğunlaşma spektrumunda 1. basamaktaki hâli

Biz ise en son basamakta “madde” algılayıcılı bir yapıdayız!..

Şimdi!.. Dikkat edelim bu noktaya…