KENDİNİ TANI

Ahmed Hulûsi

Mi’râc nedir, şimdi de bunun üzerinde duralım…

Bizim, “Mi’râc” diye bildiğimiz olayı, Kur’ân, İsra Sûresi’nin ilk âyetinde anlatıyor…

“Subhan ki, kulunu gece Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya isra (tayyı mekân) etti… O’na delillerimizi gösterelim diye… Hakikat şu; “HÛ”; Semi’dir, Basıyr’dir!” (17.İsra’: 1)

Bu “mi’râc” olayı öyle enteresan bir olay ki, “mi’râc” hadisesinin akabinde, o güne kadar iman ettiklerini söyleyen bazı kişiler, bu olayı hafsalaları almadığı için, reddedip dinden çıktılar!.. Hz. Ebu Bekir de “Sıddîk”lakabını “mi’râc” olayı vesilesiyle aldı!..

Ertesi sabah, “mi’râc” olayını Rasûlullâh (aleyhisselâm) çevresindekilere anlatmaya başladığı zaman, bunu duyanların bir kısmı, münafıklar, şüpheliler, koştular, Ebu Bekir’e…

− Yâ Eba Bekr!.. Bak, senin adamın diyor ki; bu gece Mescid-i Aksa’ya gitmiş, oradan da göklere çıkmış. Orada gördüklerini anlatıyor. Ne dersin sen bu işe?..

− O’nun ağzından böyle mi çıktı, böyle mi dedi?..

− Evet!.. Aynen dediğimiz gibi dedi…

− Eğer O dediyse doğrudur, kesinlikle hiç şüphe etmiyorum, kabul ediyorum…

Ve sözlerine şunu ilave etti :

− Siz bana ne şaşıyorsunuz!.. Hiçbir yere gitmediği hâlde, gökten geldiğini söylediği o emirlerin hepsine bu kadar zamandan beri inanıyorum da, buna niye inanmayayım..?

Ebu Bekir’in bu ifadesi Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a ulaşınca:

“O, Sıddîk’tır; tasdik edicidir!..” dedi.

“Mi’râc olayı nasıl gerçekleşti?..

“Mi’râc olayında, “İsra” ve “Mi’râc aşamaları var.

Mekke’den, Mescid-i Aksa’ya, yani Kudüs’e bir anda gidişinin adı, “İsradır.

Kudüs’den göklere yükselmek, diye anlatılmaya çalışılan, oysa gerçekte ışınsal dalga (wave) boyut olan berzah âlemini gezmesi de, “mi’râc” denen olay…

Evvela bunu öğrenelim… “İsra” kelimesi, Mekke’den Kudüs’e gidişi anlatıyor.

Kudüs’den sonra, göklere yükselmesi, çeşitli âlemleri gezmesi olayı da “Mi’râc” kelimesi ile tanımlanıyor.

Bundan sonrasını Elmalılı Tefsiri diye bilinen “Hak Dini Kur’ân Dili” isimli tefsirden naklediyorum aynen…

Daha sonra, bunları anladığımız kadarı ile izaha çalışacağım:

“Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm), o gördüğü, yaşadığı hâli, yani Kudüs’e gidip orada gördüklerini anlatmaya başlayınca, bulunduğu topluluğun içinde Kudüs’ü bilenler, görenler vardı ki…

Bunlar Kudüs’ün hâline müteallik birtakım sualler sordular, tariflerini istediler.

O anda Rasûlullâh’ın karşısında “Beyt-ül Makdis” görünür hâle geldi ve oraya bakarak, karşısında gördüğü Kudüs’e bakarak, Mescid-i Aksa’ya bakarak tarif etmeye başladı.

Hz. Rasûl, kendisinin ifadesinde;

− Sual sordular,diyor…

− Suali sordukları zaman, onların sordukları şeylerin hiçbirine, ben oraya gittiğim zaman dikkat etmemiştim. Fakat, Cenâb-ı Hak o anda perdeyi kaldırdı ve sanki karşımdaymış gibi Mescid-i Aksa’yı görmeye başladım ve cevap verdim onlara,diyor.

Ne kadar pencereleri vardı?.. Kapısı nasıldı?.. Bu gibi sualler soruluyor.

Bu suallerin cevabını da anında görerek veriyor!.. Daha sonra soruyorlar, peki diyorlar:

− O yolda bizim bir kervan var, o kervandan haber ver bakalım?.. Bizce bu daha mühim. Gerçekten gittin mi? Mâdemki gittin, yolda onlara rastladın mı?..

− Evet!.. Filanların kervanına rast geldim. Revha denilen yerdeydi. Hatta bir develerini yitirmişler, onu arıyorlardı. Yüklerinde bir de su çanağı vardı, susadım, o çanağı alıp su içtim. Sonra da aldığım yere koydum çanağı, geldiklerinde sorun bakalım, çanağı bulmuşlar mı?..

− Bu bir işarettir!.. dediler.                     

Sonra da kervan hakkında başka sorular sordular. Develerin adedini, yüklerini, heyette kimlerin bulunduğunu vs…

Bu defa da gözümün önüne kervan temessül ettirildi; ve sorduklarının hepsine tek tek cevapla kervandan haber verdim.

Buyurdu ki :

− İçlerinde falan filan var, önde de karamtırak bir deve, beyaz bir deveyi güdüyor ve üzerinde de iki tane “harar”, iki tane yük var ve falanca gün, güneşin doğuşu ile birlikte buraya gelecekler!..

Onlar:

− Bu da başka bir işarettir, senin doğruluğuna dediler ve o hızla yola çıktılar.

Güneşin doğuşunda kervanı beklediler; tâ ki gelmesin de, yalancı çıksın ve herkese bu yalanı yayılsın, diye…

Derken içlerinden birisi, “Güneş doğduuu” diye haykırdı, bir diğeri de:

− Kervan geliyooor!.. Önünde de o karamtırak deve vaaar!.. Aynen dediği gibi falan var, filan da var!.. deyip saydılar.

Hâl böyle iken, iman etmemişlerin bir kısmı gene iman etmedi!..

Rasûlullâh buyurdu ki :

− Beyt-ül Makdis’de, yani Kudüs’de Kutsal Câmi’de onlardan ayrıldıktan sonra, “Mi’râc” getirildi. Ben, ondan güzel bir şey görmedim ve o getirilen şey, Mi’râc o dur ki, ölümü tadan kişi, intizâr vaktinde gözlerini O’na diker.

Sahibim, beni onun içinde tâ kapılardan bir kapıya varana kadar çıkardı ki, ona “Hafaza” kapısı denir.

Semâ muhafızlarının beklediği, Semâi dünya kapısıdır.

Bilâhare o kapıda Cebrâil de yanımdaydı…

− Kim o?.. denildi. 

Denildi ki;

− Muhammed!.. Cebrâil tarafından!

− Peki, çağırıldı mı?..

− Evet!.. dedi Cebrâil ve hemen açtılar.

Beni selâmladılar. Görevli bir Melek semâyı muhafaza ediyor ve O’na İsmail, deniyor. Mahiyetinde yetmiş bin melek ve her birinin mahiyetinde de yüz bin melek var.

Derken, bir erkekle, bir kişiyle beraber oldum ki, görünüşü Allâh’ın halk ettiği günkü gibi!.. O’nda hiçbir şey değişmemiş ve kendisine zürriyetinin ruhu arz ediliyor.

Mümin ruhu ise, hoş bir rayiha!..

− Bunun kitabın illiyin’de kılın, diyor!..

Kâfir ise, habis ruh, habis koku!..

− Bunun kitabını da Siccîn’de kılın, diyor.

− Yâ Cebrâil, bu kim?.. dedim.

− Baban Âdem!.. dedi.

Ve, O bana selâm verdi, hoş eyledi, hayır ile dua eyledi.

Sonra baktım, bir kavim gördüm civarda, dudakları deve dudağı gibi… Bunlara birtakım memurlar bağlanmış, onların dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir taş koyuyorlar. Ağızlarına koydukları bu taş içlerinden geçiyor ve aşağılarından çıkıyor.

− Yâ Cebrâil!.. Bunlar kimler?.. dedim.

− Bunlar, yetim mallarını zulmen yiyen kişiler… dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve yediğiniz gibi yiyin burada da, deniliyor. Bu onlara iğrenç bir şey oluyor.

− Yâ Cebrâil!.. Bunlar kimler?.. dedim.

− Bunlar, o hammazlar, gammazlar ki, insanların dedikodusunu, gıybetini yaparlar böylece insanların etlerini yerler; onların ırz ve namuslarına dil uzatırlar, dedi.

Sonra baktım, bir kavim var ki, önlerine bir sofra kurulmuş, üzerinde benim gördüğüm etlerin en güzellerinden kebaplar var, fakat etraflarında da cîfeler var. Onlar o güzel etleri bırakıp bu cîfelerden yemeye başladılar.

− Bunlar kim?.. Yâ Cebrâil!.. dedim.

− Bunlar, zina yapanlardır!.. Allâh’ın helal kıldıklarını bırakır da, Allâh’ın haram ettiklerini yerler, dedi…

Sonra baktım bir kavim var, karınları evler gibi şişmiş ve bunlar Firavun’un nesli üzerinde bulunuyor.

Firavun nesli, sabah ve akşam ateşe arz olunurlarken bunlara uğruyor; uğradı mı da, bunlar bir fırlıyor üstüne basılmasın diye; fakat fırlayınca her biri karnının meyline düşüyor ve binaenaleyh Firavun nesli de bunları ayaklarıyla çiğneyip geçiyor.

Cebrâil’e dedim ki;

− Bunlar kimler?…

− Bunlar, riba yiyenler!.. dedi.

Sonra baktım, birtakım kadınlar memelerinden asılmış ve birtakım kadınlar baş aşağı ayaklarından asılmış.

− Yâ Cebrâil!.. Bunlar kimler?.. dedim.

− Bunlar, zina eden kadınlarla, evlatlarını doğduktan sonra öldürenler veya doğmadan öldürenler… dedi.

Ondan sonra ikinci kat semâya çıktım. Orada Yusuf ile buluştum. Ümmetinden kendisine tâbi olanlar etrafında idi. Yüzü, dolunay gibiydi.

Bana selâm verdi “Merhaba!..” dedi…

Sonra, üçüncü semâya geçtim. Orada iki teyzezâde Yahya ve İsa ile buluştum. Giyimleri her şeyleri birbirlerine benziyordu. Bana selâm verdiler, “Merhaba!..” dediler…

Sonra dördüncü semâya geçtim. İdris’le buluştum. Bana selâm verdi, “Merhaba!..” etti…

Nitekim beşinci semâya geçtim. Orada kavmine sevdirilmiş olan Harun ile buluştum. Etrafında ümmetinden birçok teb’ası vardı, uzun sakallıydı. Sakalı neredeyse göbeğine değecekti. Selâmlaştık. “Merhaba!..” etti.

Sonra, altıncı semâya geçtim. Orada Musa ile buluştum. Üzerinde iki gömlek olsa, kılları ondan çıkacak şekilde vücudu kıllıydı. Musa dedi ki :

− İnsanlar beni en ekrem kişi diye bilir. Hâlbuki sen varken bana söz söylenmez.

Sonra, yedinci semâya geçtim. Orada İbrahim ile buluştum. Sırtını Beyt-i Mamûr’a dayamış, beni selâmladı.

Ve, bana denildi ki:

− Senin mekânın ve ümmetinin mekânı burasıdır.

Ondan sonra, “Beyt-i Mamûr”a girdim, içinde namaz kıldım ki o “Beyt-i Mamûr”a her gün yetmiş bin melek girer, kıyamete kadar dönmezler. Bir daha geri gelmezler.

Sonra baktım bir ağaç var. Bir yaprağı bütün bu ümmeti bürür!.. Bunun kökünde bir menba akıyor ki, iki şubeye ayrılmış.

− Ya Cibrîl!.. Bu nedir?.. dedim.

− Şu Rahmet Nehri… Şu da Allâh’ın sana verdiği Kevser!.. dedi.

Bunun üzerine Rahmet ırmağında yıkandım. Geçmiş gelecek bütün günahlarımdan mağfiret olundum.

Sonra, Kevser istikametini tuttum da Cennet’e girdim!..

Ne bakayım, orada göz görmedik, kulak işitmedik, insan aklına, şuuruna, hayaline gelmedik şeyler var!..

Bundan sonra, Allâhû Teâlâ bana emrini verdi ve elli vakit namaz farz kıldı bir günde!..

Daha sonra, dönüşte Musa’ya uğradım.

− Rabbin ne emretti?.. dedi.

− Üzerime elli vakit namaz farz kıldı, dedim.

− Senin ümmetin bunun altından kalkamaz, git bunu hafiflet, niyaz et!.. dedi.

Bunun üzerine tekrar Rabbime döndüm, hafifletilmesini niyaz ettim. O da bunu on tenzil etti.

Sonra tekrar Musa’ya döndüğümde, Musa;

− Tekrar hafifletilmesini iste!.. dedi.

Tekrar gittim, tekrar azaltıldı; ve sonunda beş vakit namaz farz kıldı.

Bundan sonra Musa:

− Yine başaramazlar, hafifletilmesini iste!.. dedi.

− Artık çok fazla istedim, müracaat ettim, daha fazlasını isteyemem, dedim…

Bunun üzerine bana;

− Beş vakit namaz farz oldu, fakat hasenede elli namazdır!.. Her kim iyiliğe himmet eder de işleyemezse, ona bir iyilik yazılır. O iyiliği işleyene de on iyilik yazılır. Her kim de bir kötülük ederse, o kötülüğü meydana getirmedikçe ona bir şey yazılmaz. Eğer o kötülüğü yaparsa ona bir kötülük yazılır… denildi.”

Burada, namaz bahsine ilave olarak şu gerçeği belirleyelim…

Namazlar, beş vakit namaz farz olunmadan evvel, sabah ve yatsı olmak üzere iki vakit namaz kılınıyordu.

Ondan önce de namaz, sadece gece kılınan bir namaz şeklinde idi.

Daha sonra sabah namazı ve yatsı namazı şeklinde günde iki defaya çıktı.

Efendimiz, Nebiliğinin bildirmesinden on sene sonra, bu, “Mi’râc” ve “İsra” olayı gerçekleşti; bu olayla namaz beş vakte çıkarılmış oldu. Yani, belli bir tekâmül bekleniyor kişilerden, beş vakit namaz istenene kadar… Kurân’da gördüğümüz bir incelik bu husus!..

Şimdi gelelim “İsra” gecesiyle ilgili diğer bilgilere…

Efendimiz (aleyhisselâm)’ın Mekke’den Kudüs’e gittiği, “İsra” dediğimiz olayı gerçekleştiren araca, “Burak”tâbir ediliyor. 

“Mi’râc” bizim bugünkü anlayışımıza göre, bir tür boyut değiştirme!.. Madde boyutundan dalgasal boyuta geçerek, o boyutun yaşamını seyretme…

Daha sonraki, “Allâh’ın huzuruna çıktı” diye tarif edilen olaydaki “Mi’râc” yani yükseltici de “Refref”…

Bunu böylece öğrendikten sonra, bugünkü anlayış içinde olayı nasıl değerlendirebileceğiz?..