KENDİNİ TANI

Ahmed Hulûsi

Bu kuantsal yapı; meleklerin hammaddesi, cevheri, varoluş cevheri…

Fakat sanmayalım ki bu melekler sadece belli enerji odakları… Bunların büyük bir kısmının boyları, boyutları, özbileşimleri mevcut!..

Meleklerde, orijinal yapıları itibarıyla dişilik-erkeklik mefhumu yoktur! Neden?..

Gayet basit!.. Onlarda bizim gibi bir madde beden veya madde bedenden oluşan ışınsal bir beden yok ki!..

Bir enerji dalgasının dişiliği-erkekliği olur mu?.. Düşünün!..

Bir telsiz dalgasının, radar dalgasının erkekliği-kadınlığı olur mu?..

Bunların erkekliği-dişiliği olmadığı gibi; bunların çok daha alt boyutlarındaki; dalgasal yapının çok daha alt boyutundaki, ışınsal yapıda da elbette ki erkeklik-dişilik diye bir kavram olmaz!..

Bu kuantsal yapıdan meydana gelmiş “NÛR” kökenli varlıklarda erkeklik-dişilik olmaz!..

Meleklerin kanatlarının olması, hem gerçektir, hem de işaret yollu bir açıklamadır!..

İşaret yollu açıklama olması şu yöndendir… İki kanatlı, üç kanatlı, dört kanatlı, beş yüz kanatlı, altı yüz kanatlı gibi ifadeler bu sayılara tekabül eden kuvvetleri ve özellikleridir. Yani, bazı meleklerin üç dört vazifesi vardır, bazılarının üç yüz dört yüz… Nasıl ki insan iki kolludur; yani, iki koluyla iki ayrı iş yapabilir denirse… Elbette bu görevleri yerine getirecek kuvvetleri de vardır, değişik yönlerde…

Nasıl ki bir insanın değişik yönleri, değişik kabiliyetleri, değişik özellikleri vardır. İşte meleklerde bu husus, kanat olarak ifade ediliyor.

Bununla beraber, belirli görevleri dolayısıyla sûretlere bürünmüş ve o sûretlerle yaşamlarına devam eden sayısız melekler de vardır.

Burada fark etmemiz önemli olan nokta şudur:

Bizim algılama kapasitemize GÖRE, evrende mevcut olan varlıklar üç sınıf olarak insanlara tanıtılmıştır:

1. Melekler,

2. Cinler,

3. İnsanlar.

 

1. Melekler

Sûretsiz olarak, “RUH-U MUHAMMEDΔ ya da “RUH-U Â’ZÂM isimleriyle işaret edilen orijin ilk varlıktan; O’nun ilminde dilediği bir şekilde; O’nun enerjisiyle-kudretiyle meydana geldikten sonra; kendilerine takdir edilen yaşam ve görev biçimine uygun olarak evrende yaşamlarına devam ederler… “NÛR” yapılı varlıklar olarak vasıflandırılmışlardır.

2. Cinler

Orijinleri “nûr” diye tarif edilen kuantsal enerjinin ışınsal enerji şekline dönüşmesiyle meydana gelen boyutta yer alan; dalgasal bedenli bileşimlerinin oluşturduğu bilinçle yaşamlarını sürdüren canlı türüdürler.

Cinlere göre melekler, “robot varlıklardır”… Çünkü melekler, varoluş gaye ve görevlerinin dışında bir şey yapamazlar!..

3. İnsanlar

Yapıları itibarıyla, bünyeleri en alt katmanda “nûr”dan; algıladığımız boyutta bildiğimiz biyolojik bedenden; ve nihayet gelecekte yaşamına devam edeceği mikrodalga-holografik ışınsal bedenden oluşmuştur!..

Burada yani insanın oluşumunda, eğer dikkat ettiyseniz, cinlerin oluşumundan farklı bir yol izlenmiştir.

Cinler, direkt olarak “nûr” boyutunun, “nâr” boyutuna dönüşmesiyle meydana gelmişken… Ve bu yüzden cinler, kendilerini evrende meleklerin daha tekâmül etmiş türü olarak nitelerken…

Buna karşın insanlar, tüm madde dünyası gibi direkt olarak “nûr” yapının yoğunlaşmasıyla meydana gelmiş biyolojik varlıklar olarak madde dünyasına selâm vermişler; akabinde biyolojik beynin ürettiği dalgasal-ışınsal bedene yani “ruh”a kavuşarak ölüm ötesi dalgasal boyutta yaşamlarını sürdürmeye başlamışlardır.

Dünya yaşamından, biyolojik beden boyutundan; ölüm ötesi ışınsal bedene ve dalgasal (wave) boyuta -ruhlar âlemine yani kabir âlemine- geçiş olduğu gibi…

Bir kısım insanlar için de, “cehennem” diye tanımlanan Güneş’in “nârî” denen ışınsal alt boyutundaki dalgasal-ruh beden yaşamından; çok daha lâtif olan “nûrî” bedene dönüşerek; “nûr” yapılı “cennet”boyutuna geçmeleri söz konusu olacaktır!..

Ve bu süreç sonunda insanlar, “nârî” beden kayıtlarından kurtularak, “nûrî” bedenli, fakat bileşimindeki isimlerin elverdiği ölçüde dilediğini yapan ve “Halifetullâh” olan melekî yapılı varlıklar olarak yaşamlarını ölümsüz bir şekilde sürdüreceklerdir.

Buna karşın cinler ise, geride kalan insanlarla Güneş’in alt boyutunu oluşturan dalgasal boyutta yaşayacaklardır.

Evet konuyu fazla genişletmeyelim… Bir kısım meleklerin kendilerine has, varoluş amaçlarına göre oluşmuş sûretleri söz konusu!.. Fakat bu sûretler konusuna fazla dalmayacağım. Çünkü bizim hafsalalarımız henüz bu konuyu almaz.

Bu konuya “TEK’İN SEYRİ” isimli kitabımızın “Üst Madde” bölümünde bir miktar daha girdik… Ne var ki, bu arada bilgi birikimimizin daha gelişmesi ve kavrama kapasitemizin genişlemesi gerekli… Çünkü biz şu anda, mevcut şartlanmaların istikametinde, şartlanmaların getirdiği değer yargılarıyla yaşayan birimleriz.

Bu yaşa kadar, anamız, babamız, çevremiz, okulumuz, gazete, televizyon bizi neye şartlandırdı ise, hiç aslını araştırmadan, muhakeme ve tefekkür etmedenonları doğru kabul etmişiz eğrisiyle-büğrüsüyle!.. Onun dışında gelen verileri de otomatik olarak reddedip, “Böyle bir şey olmaz, hayır!..” deyip, onlar üzerinde düşünmekten ve muhakemeden kaçınıyoruz.

Elbette bu, şartlanma düzeyinde yaşama ilkelliğinin oluşturduğu inkâr!..

Onun içindir ki, meleklerin bu yapısal özellikleri, görünümleri üzerinde daha fazla durmayacağım…

Zira otomatikman, şartlanmalardan oluşmuş yapınızın doğal sonucu olarak inkâra gidersiniz!.. Çünkü henüz şartlanmasız düşünme özelliğine sahip değilsiniz!.. Zira siz düşünce boyutunda bile özgür değilsiniz!..

Özgür düşünebilmek için, önce kişinin bilincinin, çevresel şartlanmaların getirdiği değer yargılarından arınması gerekir.

Bunu henüz başaramadığımız için, bu konunun detayına girmiyorum.

Yalnız burada, daha önce değindiğim önemli bir noktanın üzerinde durayım…

Evrende, Dünya üzerinde yaşamakta olan tek canlı türü biz değiliz!..

Aksine, Dünya üzerinde yaşayan bizler gibi; bir Ay’ın, bir Merkür’ün, bir Venüs’ün, bir Güneş’in, Plüton’un, Neptün’ün ve Güneş sistemi dışındaki sayısız yıldızların, her birinin kendine has, yaşayan, canlı, şuurlu varlıkları türleri mevcut!.. Ki onlardan da bahsolmamıştır.

Esasen, evrende, üzerinde canlı şuurlu varlıklar olmayan hiçbir gezegen mevcut değildir!..

Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bunu anlatan âyet:

“…Hiçbir şey yok ki, O’nun Hamdı olarak, tespih etmesin! Fakat siz onların işlevini anlamıyorsunuz!..”(17.İsra’: 44)

Diyor…Niye anlamıyorsunuz?..

Çünkü siz, beş duyu ile kayıtlı beyninizin algılayabildiği kadarını anlarsınız, sınırlı şartlarda algılama durumundasınız!.. Çünkü beyninizin %5’ini veya %7’sini ancak kullanabiliyorsunuz. Bunun %1 fazlasına çıktığınız zaman algıladığınız âlem çok farklı olur!..

Karanlık bir odada otururken, bir çatırtı bir patırtı duysanız, ödünüz karışıyor!.. Kazara, cin denilen bir varlık görseniz, belki geceler boyu uyuyamayacaksınız!..

Hâlbuki bu, bizim dünyamızda, bizim aramızda yaşayan varlıkların sadece bir türü… Bunun gibi sayısız varlıklar var!..

Ama bu konuda da yanılarak zannediyoruz ki, bizim gibi etten kemikten canlılar var!.. Hayır!..

Bizim gibi etten kemikten canlı, bu Dünya’nın şartlarına göre oluşmuş, ve sadece burada var!..

Buna karşın diğer gezegenlerde de, sayısız canlılar var… Eğer beynimizi yüksek seviyede çalışma düzenine getirirsek; o yüksek çalışma kapasitesi ile ruhumuzu güçlendirebilirsek; ruhun bedenden özgür, bağımsız hareket kabiliyetini ortaya çıkartıp, bunu tatbikata koyabilirsek; o şartlarda değişik boyutlara, değişik kesimlere, değişik ortamlara gidip onlarla ilişki kurabilmek mümkün olur!..

Ancak bu anlattıklarımdan sakın “Uzaylılarla görüşüyoruz” diyenler kendilerine pay çıkartmasınlar, çünkü onlar kesinlikle cinler tarafından aldatılmaktadırlar!..

Evet, bunu yapamadığımıza, yani beyin kapasitemizi henüz güçlendirmemiş olduğumuza göre, şu anda yapabileceğimize bakalım…

Rasûlullâh (aleyhisselâm) mi’râca çıktığı zaman, ışınsal dalga boyutuna geçerek, çeşitli gezegen ve yıldızların İKİZLERİNDE yani ışınsal dalga boyutlarında yaşayan ve Din’de kısaca melek adı altında söz edilen, değişik boyutlardaki varlıklarla ilişki kuruyor.

Onların yaşam şartlarını, güçlerini, Dünya ile olan ilişkilerini görüyor. Ayrıca gelecekte kişilerin çekeceği azapları gördüğü gibi, cennetleri de görüyor. Cennetlerde insanların ne şekilde bir yaşama gireceğini görüyor.

“AKIL ve İMAN” isimli kitabımızın “Meleklere iman” bahsinde ve meleklerin yapısından söz ettiğim bir konuşmamda; insanların, cehennemden geçtikten sonra, Rahmet Irmağına dalarak, ruh bedenin yapısının değişeceğini ve melekî, nûrî bedenlere kavuşacaklarından söz etmiştim.

Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın açıklamalarında da, cehennemden geçip, cehennemde yapıları yıpranmış kişilerin, Rahmet Irmağına daldırılarak yepyeni bir bedenle var olacakları, onların yapılarının son derece şeffaf olduğu, hatta içine bakıldığı zaman iliklerinin görüleceği ifade edilir!..

Bizim anlamayanlar da sorar… “Canım!.. Cennette insanlar var, huriler var, baktığın zaman onların iliğini görüyorsun… Ne gereği var ilik-kemik görmenin?..

“İlik görmek” diye anlatılmasından gaye, o boyuttaki yapıların şeffaf, lâtif ve nûrânî bir yapı olduğudur!.. Yani, bizim bugün bildiğimiz yoğunluklu maddemsi bir yapı olmadığını ifade sadedindedir.

Ve insanların, bu boyut değiştirmelerinden sonra; geçtikleri ortamda melekî bir yaşam sürecekleri; bedenlerinin, melekî vasıflarla vasıflanmış melek yani “nûr” yapılı olduğu… Ancak insanların bilinç düzeylerinin bir kısım meleklerden üstün olacağı da ifade ediliyor!..

Bir hususa da açıklık getirmek gerekirse…

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm), Cebrâil’i gördüğünü ifade ediyor, mi’râctan dönerken… “Altı yüz kanadı ile bütün ufku kaplamıştı” diyor.

Altı yüz kanadı ile bütün ufku kaplayan Cebrâil (aleyhisselâm), bu derece büyüklüğe sahip olmasına karşın; kendi varlığında, Cebrâil’in varlığını hissetmeyen melekler de mevcut!..

Sen, nasıl vücudunda, bir karaciğerini, bir mideni hiç hissetmiyorsun, iç organlarının varlığının farkında bile değilsin, dışarıdan söylemeseler…

Aynı şekilde, öyle melekler var ki, Cebrâil, o meleğin yanında, yapısı içinde bir melek, bir kuvvet, bir organ!.. Ve O varlık, O’nun varlığını hissetmiyor, farkında bile değil!..

Öyle bir “melek”ten söz ediliyor ki, insanın ve Dünya’nın varlığından, var oluşundan habersiz!!!

400 milyar yıldızlık galaksinin içinde, Güneş’in yeri nedir?..

Hiç!!!

İnsan bedeni milyarlarca hücreden oluşmuş… Sen, vücudundaki o hücrelerin farkında mısın?..

Hayır! Ama, o bütün hücreler, bütün olarak bir kişisel ruh, kişisel yapı, düşünce meydana getiriyor ve bundan da senin şuurun meydana geliyor. Ama senin şuurun, senin şuurunu meydana getiren bu bedenin parçalarından oluşmasına rağmen, bunun farkında değil!..

İşte bunun gibi, sade insanın ruhu değil, tüm kütlelerin dahi ruhları vardır. Dünya’nın ruhu vardır, Güneş’in ruhu vardır, Merkür’ün, Venüs’ün, diğer planetlerin ruhları vardır.

Bunların ruhu olduğu gibi, bunların tümünü oluşturan Güneş Sistemi’nin de bir ruhu vardır. Boyut boyut!..

Güneş Sistemi’nin bir ruhu olduğu gibi, Galaksi’nin tümüyle bir ruhu vardır!..

Nasıl senin vücudun tek tek hücrelerden meydana gelmiş; ve bu hücreler bileşerek bir beden meydana getirmiş ise…

İşte bunun gibi, “Galaksi” dediğimiz yapının da tek tek hücreleri olan güneşlerden meydana gelmiş bir galaksi ruhu var, bir galaktik ruh vardır…

Galaktik bilinç vardır…

Galaktik bilinçler-ruhlar da birleşerek, “Kozmik Bilinç” dediğimiz, “Evrensel Bilinç” dediğimiz bilinci oluşturur!..

Gerçek odur ki, “RUH-U Â’ZÂM” adı verilen “Kozmik bilinç”, ilmi ve kudretiyle Galaktik bilinçleri-ruhları kendi varlığından meydana getirmededir!.. Hâlâ!..

İşte, mutlak mânâda “RUH” kelimesi, sadece “O” varlık, “O yapı için kullanılır.

Öte tarafta, “insanî ruh” deriz; O RUH’tan ayırmak için birimsel ruhu!..

Evreni meydana getiren, “Kozmik Bilinç” – “Akl-ı Evvel” dediğimiz yapının canlılık yönü, varoluş yönü, “Ruh”kelimesi ile tanımlanır.

Bir açıklamasında, Rasûlullâh (aleyhisselâm) şöyle izah ediyor:

“Allâh’ın öylesine Müheymin Melâikesi vardır ki, onlar, sayısız varlıkların ve meleklerin varlığından bîhaberdir.”

Tıpkı senin, vücudundaki organlardan veya hücrelerden bîhaber olman gibi…

Öyleyse bizim, bunları anlayıp idrak edebilmek için iki şeye ihtiyacımız var…

İlkel toplumsal şartlanmaların getirdiği değer yargılarından arınıp, özgür muhakeme ve tefekkür sahibi olmak Daima, yeni karşılaştığımız şeylere inkâr ve red ile değil; ne, neden, niçin, nasıl gibi suallerle yaklaşmak… Bunun için de, günümüzün en son, en modern ilimlerine sarılmak…

1400 senedir izah edilemeyen pek çok olay, son elli senenin getirdiği teknoloji ve bilimle, anlaşılır hâle gelmeye başladı.

Kısacası, yaşadığımız çağın insanı değil; yaşadığımız çağın ötesindeki insan olmak mecburiyetindeyiz!.. Kendi geleceğimiz için!

Bunun için de her türlü reddi bir yana bırakıp, hafsalamızın almadığı şeylere dahi, ne, neden, niçin, nasıl gibi suallerle yaklaşıp anlamaya, öğrenmeye çalışacağız. Bunu yapamadığımız takdirde, bizim üstümüzdeki sayısız güçleri bilmemize imkân yok, mümkün değil!..

Melekî kuvve ve kuvvetler sayısızdır.

Mesela, insanın müvekkel melekleri, insana vazifeli olarak verilmiş melekler… Esasen bu konuda, Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) buyuruyor ki:

“Bir çocuk doğduğu andan itibaren, onunla ilgili, onunla beraber olmak üzere bir Melek meydana getirilir. Bir de onunla beraber olan bir Cin’i vardır. O melek onu, melekî güçlere çekmek isterken, o cin de onu maddiyata, süfliyata çeker.

Neticede o kişi ya melekiyeti kazanır, melekler âlemine yükselebilecek düzeye gelir. Veyahut da Cin’e yani şeytana tâbi olarak, kendini madde beden kabul edip, bu süflî madde dünyasında kaybolur, boğulur gider.”

Bu iki meleğin dışında ayrıca, iki de “Kiramen Kâtibeyn” denen, sağ ve sol omuzda diye anlatılan bu iki meleğin vazifesi, dinî tâbirle sevap ve günahları yazma olarak anlatılır.

Buradaki “sevap ve günahları yazmak” diye anlatılan olay, bizim genelde anladığımız mânâda bir kalemle bir yazı mahalline yazmak değil, elbette!..

Bildiğimiz gibi, insanın sağ yönünde, Çinlilerin 2000 sene önce tespit etmiş olduğu, vücudun sağ yönünde, “Akupunktur”un esasını getiren pozitif yük vardır. Sol yanında da negatif yük vardır.

Kişinin kendini madde ötesi yaşama hazırlamasını sağlayan fiil ve düşünceleri, çevresine verici fiil ve düşünceleri, pozitif yük ağırlıklı olarak, beyinde düşünülür ve bunlar dalgasal yapıya çevrilerek ruhta kayda alınır!..

Ruha yüklenen bu pozitif yüklü dalgalar, kişinin ruhunun Dünya’nın manyetik çekim alanından kurtulmasına ve cennetlere açılmasına vesile olan güçtür!..

Buna mukabil, kişinin alıcı, kendine toplayıcı, Dünya ve maddeye yönelici düşünce ve eylemlerinden oluşan fiilleri ve düşünceleri, günah diye nitelendirilir; ve bu menfi, negatif ağırlıklı dalgaların meydana getirdiği dalgasal üretim, ruha negatif olarak yansır ve bu da kişinin madde dünyasına bağlılığını, çekimini artırır.

Dolayısıyla, madde dünyasına ağırlıklı olarak bağlanan bu ruh, neticede madde dünyasından kopamaz ve o nispette de Dünya ile birlikte Güneş’in dalgasal boyutuna girerek orada büyük azaplar çeker.

İşte, kişideki pozitif ve negatif yükün kaynağı, din terminolojisinde; kişinin günahları ve sevaplarını yazan “iki omuzundaki iki melek” diye tarif edilmiştir.

Bunun gibi sayısız melekler vardır… Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) bir açıklamasında buyuruyor ki:

“İnsanların sayısının on katı cin; cinlerin sayısının da on katı melek yeryüzünde dolaşmaktadır.”

Yani, beş milyar insan varsa, elli milyar cin, beş yüz milyar da melek var aramızda!..

Muhyiddini Arabî, bunu, üstün alıcı güçleri ile tespit ederek, diyor ki:

“Bir secde mahalli kadar, fezada, semâda, boşlukta yer yok. Meleklerden hâli yer yok!.. diyor.

Ve bunların çoğu ile de görüşüyor… Konuşuyor… Böyle bir Zât!.. Allâh bize de nasip etmiş ola; ne diyelim…

Bizim göremediğimiz, cin denen varlıkları, mesela kediler görebiliyor… Ama bizim gözbebeğimiz, o dalgaları, o dalga boyunu alamıyor.

Birçok hayvanlar çeşitli melekleri görebiliyor, algılayabiliyor, ama biz alamıyoruz.

Oysa bizde öyle bir beyin var ki, eğer bu beyni iyi kullanabilsek, bütün varlıkları ve bütün cinleri, melekleri görüp, algılayabilecek kapasiteye sahip olacağız…

Öyleyse, bizim yapacağımız şey, inkârı terk edip, anlama yoluna yönelmek…

Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) mi’râcta, bu melekler âlemini seyrettikten sonra, müşahede ettikten sonra, akıl almaz yaşantılarını seyrettikten sonra, Rabbinin huzuruna çıktı. Rabbini gördü!..

Rabbini görme mevzusu, zamanına göre tartışılan bir konu!..

Kimi diyor ki, “baş gözü ile gördü!..” kimi diyor ki “baş gözü ile görmedi, kalp gözü ile gördü!..”

Bundan önceki sohbetlerimizde, kitaplarımızda, özellikle, “Hz. Muhammed’in Açıkladığı Allâh” kitabında; Allâh ismi ile kastedilen varlığın, görülebilmesi mümkün olmayan, sınırsız sonsuz “TEK” varlık olduğunu açıklamaya çalıştık, idrak edebildiysek ettik…