GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

− Yâ Gavs! Ma’siyet ehli, ma’siyetiyle perdelidir; tâat ehli de 

tâatıyla perdelidir; ve ben onlardan kaçınırım.

Bunlardan başka bir grup da vardır; ki onların ne tâatla alâkaları vardır, ne de ma’siyetle!

 

“Ma’siyet”, genel anlamıyla kötü davranışlar olarak kullanılır. Burada da insanı Allâh’tan uzak düşüren, bencil, bedene dönük çıkarlar peşinde koşturan davranışlar olarak ele alınmaktadır.

“Tâat” ise, Allâh’ın hükümlerine uymak ve Allâh’ın rızasını kazanmak amacıyla yapılan çalışmalardır.

Ma’siyet, kişinin Allâh’tan perdeli olmasına yol açar!

İnsanın “NEFS”ini bilmeyişi, kendini beden kabul edişi dolayısıyla yaptığı pek çok davranış ve ortaya koyduğu fiil vardır ki, bunların hepsi de “ma’siyet” hükmünü alır.

Çünkü insanın bedeni, bedensel zevkleri için yaşaması, onun sadece bir beden olduğu yolundaki görüşlerinin perçinlenmesine yol açar ki, bu da sonuçta “ÖZ”ündeki hakikatten ebediyen mahrum kalmasına sebep olur!

Ma’siyet ehli, fiilleriyle kendi kendilerini Allâh’a karşı perdelerler. Çünkü, yaşamları ne doğrultuda sürüyorsa, ölüm ötesinde dahi o doğrultuda devam edecektir.

“Kişi ne hâl ile yaşarsa, o hâl ile ölür ve o hâl ile bâ’s olur!”

Anlamındaki hadîs-î şerîf gereğince, burada, kimin uğraşı, konusu neyse, ölüm ötesi yaşamda ve kıyamet sonrasında da odur!

İşte bu yüzdendir ki, bir kimse ma’siyetiyle, yani bedene ve bencilliğe dönük faaliyetlerle ömrünü tüketirse, ölüm ötesi hayatında da benzeri tür duygu ve düşüncelerle devam edegider. Böylece de Allâh’tan perdeli bir yaşama kendini mahkûm etmiş olur.

Tâat konusuna gelince…

“Tâat”, yani Allâh rızasını kazanma gayesine yönelik fiil ve davranışlar içinde bulunma hâli…

Niçin bu hâl perdelilik getirsin?

Tâat ehli, tâatıyla perdelidir, çünkü Allâh isminin mânâsını anlamamıştır!

Tâat ehli; ALLÂH’ın ne olduğunu fark edip idrak edemediği için, O’nu ötede bir TANRI gibi düşünmekte; ve O’na yaranmak, gönlünü hoş etmek için birtakım çalışmalar yapmaktadır. Bu ise temelden “HİCAP-PERDE”denilen ikilik anlayışını oluşturmaktadır! Yani, “gizli şirk” denilen “perdelilik” hâlini.

Senin, kendinden ayrı, öte gördüğün; “sen”liğin ile O’nun için yaptığın her davranış, zâhiriyle “tâat”,bâtınıyla ise “gizli şirk” hükmündedir. Vehmî benliğin, bencilliğin devam ettiği sürece, tüm davranışların tâat olmasına rağmen, Allâh’a olan “perdelilik” hâlin ortadan kalkmaz!

Kişinin yaptığı ibadetleri “benliğine” izafe etmesi, bağlaması; “ben şöyle oruç tutuyorum”, “ben böyle namaz kılıyorum”, “ben şöyle yardım yapıyorum”, “ben hacca gittim” gibi düşünceleri gerçekte hep Allâh’a olan perdeliliğinin neticesidir, ki böylece ölümü tattığı takdirde bu perdeliliği ebediyen de devam eder.

Derece kazanma, mertebe kazanma, belli noktalara erişme gibi gayelere dayanan tüm fiiller hep “ikilik”kökenli, “gizli şirk” kokulu davranışlardır. Velev ki Allâh ile arasındaki perdeyi kaldırma amacına dayalı olsun!

Bir de bu iki sınıf dışında, üçüncü bir sınıf vardır ki, işte onlar tamamıyla perdesiz oldukları için ne ma’siyet işlerler ne de tâatları vardır!

Ne demektir bu?

Bu sınıftan olanlar vehmî benlikten arınmış oldukları için, bedenlerine veya birimselliklerine geçici dünya menfaatleri temini gayesiyle yaşamazlar! “Nefsanî” tâbir edilen bireysel menfaatler, onlar için söz konusu değildir. Her şey için, tek bir değer yargıları vardır: “Olsa da olur, olmasa da olur!” Bu sebeple de birimselliklerini ilgilendiren herhangi bir konudan dolayı kimseye hesap sormazlar!

Nitekim, Hz.Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’a on sene hizmet eden Enes (r.a) der ki:

“Allâh Rasûlü’ne on sene hizmet ettim, bir kere olsun yaptığımdan hesap sormadı; şunu niçin böyle yaptın veya bunu niye böyle yapmadın, demedi!”

İşte bu durumun sebebi, HAKİKAT SIRRINI bilenin, kendisiyle ilgili konularda, karşısındakini itham etmemesi hâlini yaşamasıdır!

Ayrıca bu gibi kişilerin tâatle de bir ilgileri yoktur.

Aman dikkat! Bu kişilerin “tâatle ilgileri yoktur” demek; onlar tâat olan fiilleri yapmazlar demek değildir.Onların tâatleri, kendi “nefs”lerine bağlama, benlenme hâlleri yoktur, demektir!

Bu konuya tam bir vukufu olmayanlar, kelimelerin şeklinde kalınca, derinliğindeki mânâya nüfuz edemeyince, mânâyı zâhir şekliyle anlayıp; mâdemki tâatla alâkaları yokmuş, o hâlde biz de tâat olan fiilleri terk edelim gibi bir anlayışa sapmaktadırlar.

Oysa burada anlatılmak istenilen husus, tâatlerinin olmayışı cümlesinden, tâatleri “ben”lenmeyişleridir!

Bu mertebeye ulaşmış kişiler, “benliklerinin olmayışını” idrak ettikleri için, hakiki ve mutlak fâili müşahede ettikleri için; o yararlı fiilleri; namaz, oruç, zikir, hac, zekât gibi faaliyetleri asla kendilerine, nefislerine bağlamazlar, hepsini Allâh’tan görürler geçerler.

İşte bu yüzdendir ki onların ne ma’siyetle bir ilgileri vardır ne de tâatleri vardır!

Bu anlatılanı çok iyi anlamak gerek!

Ayrıca bir de şunu bilelim;

“Tâat” ve “ma’siyet”in varlığı, perdeliler içindir.

Allâh’tan mahcub olan yani perdeli olan; Allâh’tan ayrı olarak gördüğü varlıkların davranışlarını “tâat” ve “ma’siyet” olarak adlandırır.

Allâh’ın fâili hakiki olarak meydana getirdiği tüm fiiller, hiçbir ayırım söz konusu olmaksızın “hikmet”tir!

Mâdemki Allâh, bütün âlemleri, kendi sayısız, sınırsız ve sonsuz Esmâ’sını seyir için meydana getirmiştir. Her an, bütün âlemlerdeki tüm fiillerin yaratıcısı Allâh’tır. Öyle ise, O’nun bütün yaptıkları “Hakiym” isminin gereği olarak bir hikmete dayalıdır ve yerli yerindedir!

Deme şu niçin şöyle,

Yerincedir ol öyle,

Bak sonuna, sabreyle,

Görelim mevlâ neyler,

Neylerse güzel eyler!

Beyitlerinde Erzurumî İbrahim Hakkı rahmetullâhı aleyh bu hususa işaret ederek, yersiz bir şeyin olmadığını, her şeyin yerli yerince meydana geldiğini anlatmak ister.

Esasen, gerçekte ise olay, ma’siyet ve tâat kavramlarının çok ötesinde; Allâh’ın, “lâ yus’âl” olarak dilediğince fiilini ortaya koymasıdır ki, biz buna “hikmet” deriz.

Gerçektir ki, Allâh, “hikmet” ile kayıt altına girmekten de münezzehtir! Bu hususu da çok iyi idrak etmek mecburiyetindeyiz.