GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

Yâ Gavs. Kurb ehli kurbiyetlerinden dolayı yakınırlar, buûd ehlinin uzaklıktan şikâyetleri gibi…

 

Esasen bunun izah edilmesi ve anlaşılması oldukça güç bir husustur. Zira burada bahis mevzu olan kimseler “yakîn” ehlidir yani Ayn-el yakîn sahipleri…

“Yakîn” ile elde ettikleri bir kurb (yakınlık) söz konusu! Ancak şuraya dikkat edelim; “Kurb” yani yakınlıktansöz ediyoruz, iki ayrı varlığın birbirine yakınlığından.

Yani, Tekliğin müşahedesi oluşmuş, fakat vehimdeki “benlik” kavramı kesin olarak kaybolmamış! Bir diğer ifade ile, Hakk-el yakîn oluşmamış! Hakk-el yakîn’in oluşması için, kişinin kendini Hakk’tan ayrı bir varlık olarak düşünme hâli ortadan kalkar. Yani “Zâtta fenâ” olma hâli diye tarif edilen bir hâl ile ikilik kalkar.

İşte bu kişiler, ilmen olayın bütün sistemini bilirler. Olayın bu olduğunu da açık seçik müşahede etmişlerdir. İşte bu noktada onları büyük bir üzüntü kaplar. Çünkü bir türlü bilinçlerini kaplayan “birimsel benlik”hissiyatından, kavramından uzaklaşamamaktadırlar.

“Vehmî benlik”; kişide vehmin oluşturduğu birimsellik şuurudur.

“RUH”un vehmî benliğe bürünmesi nasıl olur?

Bu sorunun cevabını elden geldiğince açık bir şekilde izah edelim.

“RUH-U Â’ZÂM” kaynaklı ve kökenli, “ruh-u izafî” yani birimsel ruh, özünden gelen bir biçimde “Ruh-u Â’zâm”ın sahip olduğu özelliklere sahiptir. Ancak ne var ki, beyin tarafından çeşitli bilgiler kendisine yüklenmeye başlayınca, hafıza yani bellek dalgalarıyla, bireysel şuur oluşmaya başlayınca, belirli bir kişiliğin kaydı altında girmek zorunda kalır.

RUHun yapısı ve özellikleri hakkında bugüne kadar hiç bahsedilmemiş şeylerden, ilk defa olarak İNSAN ve SIRLARI isimli kitabımızda bir hayli söz ettik. Arzu edenler bu konuyu oradan detaylı bir şekilde okuyabilirler.

İşte, “nefs”in kendini birim olarak kabul etmeye dönük bu bilgilerle bürümesi, vehimden, yani var olmadığı hâlde var gösteren güçten kaynaklanan birimsel kişiliği oluşturuyor.

Vehmin, gerçekte var olmadığı hâlde, çeşitli faktörlerin “var” olarak kabul ettirdiği kişilikten kurtulup da, özündeki evrensel kişilikte, yani Hakikat-i Muhammedî mertebesinde kendini tanıyabilmek; yeryüzünde enderin enderi bir olaydır.

Allâh’ı, sistemini, marifet yollu bilmesine rağmen, kişi ne kadar çalışırsa çalışsın, Allâh’ın hükmüyle bu yolda bir takdire uğramamış ise, “ikilikten” yani “gizli şirkten” tam olarak arınamaz.

Yakındır, ama ikilik kalkmamıştır!

Bu da gerçekten çok üzücü olur bu zevât için…

Allâh’tan uzak düşmüş, yani O’nu tanıma yolundan çok öteye sapmış kişilerin, bu hâllerini fark ettikleri zamandaki uzaklıktan yakınışları gibi, Allâh’a yakın olduğunun bilincine ermiş bu kişiler de yakın olmaktan yakınırlar!

Çünkü, yakınlığın dahi uzaklık gibi bir “ayrılık” kavramı olduğunu tespit etmişlerdir.

Vahdeti yaşayanlarda ise “kesret” müşahedesi olmaz! Kesret kavramı olmaz! Belki kesreti, vahdetin zuhuru olarak seyrederler.

Bu yüzden de onlarda, Allâh’da yok olacak bir varlığın mevcut olup da yok olması; Allâh’a erecek bir varlıktan söz etme gibi görüşler asla mevcut olmaz!

Çünkü, onlarda;

“ALLÂH ŞEHÂDET EDER, KENDİSİDİR ‘HÛ’; TANRI YOKTUR; SADECE ‘HÛ’!..” (3.Âl-u İmran: 18)