SİSTEMİN SESLENİŞİ 1

Ahmed Hulûsi

Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın “Allâh Rasûlü” olarak bize bildirdiği İslâm Dini’ne karşı olan bazı kişilerin, kutsal Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’in “RUHU”nu “OKU”yamamaktan ileri gelen şu eleştirel sorusu, hayli sık karşıma gelmeye başladı…

Bu kişilerin eleştirel sorusu şu:

“Hz. Muhammed, 1400 küsur sene önce, yaklaşık beş bin kişinin yaşadığı ve çoğunluğunu ilkel düşünceye sahip insanların oluşturduğu bir topluluğa Peygamber olarak gelmiştir! Kız çocuğunu büyüdüğünde ar olur diye diri diri kuma gömüp öldüren; kadının bir mal gibi sayısı sınırsız ölçüde alınıp satıldığı; kadının bir insan olarak görülmediği ve hiçbir hakkının olmadığı bu toplumda; sorular ve sorunlar elbette ki, o toplumun anlayış seviyesine göre şekillenmiş; o soru ve sorunların çözümü de Kurân’ın şekillenmesine vesile olmuştur.

Eğer Hz. Muhammed, o bölgede değil de Kutuplarda dünyaya gelseydi, Nebilik döneminde tebliğ edeceği kitap, eskimoların yaşadıkları toplumsal şartlara, örf ve âdetlere göre oluşan soru ve sorunlara göre şekillenecekti…

Bu durumda, gene o Kitaba göre; yeni Nebi ve kitap gelmeyecek olduğuna göre; insanlık, bu çağda, anlayış seviyesi ortada olan o topluma göre konmuş olan kurallarla mı yönetilecektir?.. Bu kurallar, o kitabı, bırakın çağlar ötesine hitap etmeyi, düne veya bugüne göre dahi geçersiz kılmaz mı?.. Dünya genelinde yaşayan sayısız topluma 1400 küsur sene öncesinin anlayışına göre şekillenmiş kurallar ile nasıl hitap edilebilir; Kur’ân, insanları 1400 yıl öncesine mi döndürerek cennete sokacak?”

Evet, son devir ateistlerinin, kendi ilmi seviyelerine dayalı bakış açılarıyla ortaya attıkları soru bu!

Bu fakîre göre sorunun cevabı şöyle…

“Kur’ân-ı Kerîm’in RUHU”nu anlayanlara göre, bu Kitap, insanlık yaşadıkça, onlara ışık tutacak ve âhiret saadetini sağlayacak bilgileri ihtiva etmektedir!

Ayrıca, çok büyük bölümüyle, cehennem ve cennet boyutlarında dahi sonsuza dek yararlanılacak bilgi ve yaşam gereklerini kişiye açmaktadır… Kişinin kendi hakikatini; “ALLÂH İsmiyle İşaret Edilen”in ne olduğunu açıklamaktadır!

Daha önceki açıklamalarımda, Kur’ân içindeki bilgilerin bir kısmının “Nübüvvet” kemâlâtından, diğer kısmının da “Risâlet” kemâlâtından kaynaklandığını; “Risâlet” kemâlâtından kaynaklanan bilgilerin sonsuza dek gündemini koruyup, insanlara yeni açılımlar kazandırabileceğini belirtmiştim… “Risâlet” kemâlâtından tebliğ olunan “İhlâs” Sûresi, “Fâtiha” Sûresi gibi…

“Nübüvvet” kemâlâtından kaynaklanan ve toplumsal yaşam içinde insanların davranışlarına yön veren; evlenme, miras, şahitlik, kısas gibi konular ise, insan Dünya’da yaşadığı sürece gündeminde kalan ve kişinin ölümüyle birlikte, o kişinin gündeminden düşen hükümlerdir…

Şimdi burada, Kur’ân-ı Kerîm’in “RUHU”nu fark edip; anlamaya çalışalım…

Kur’ân, insanları asırlar öncesi ilkel yaşama döndürme ve insanları geriye dönük yaşama sâbitleyip, kilitlemek için mi bize tebliğ edilmiş bir kitaptır?.. Yoksa… İnsanları geleceğe hazırlanmaya, insanlara tekâmül-gelişme yollarını göstermeye, en mükemmele yönlenmeye mi teşvik etmektedir?..

Bu Yüce Kitabı en iyi anladığına inandığım kişilerin başında gelenlerden Hz. Âli, bu anlayışa dayalı olarak şöyle demiştir:

“Çocuklarınızı, yaşadığınız devre göre DEĞİL; yaşayacakları devre göre yetiştiriniz!”

Yani, çocukluğu ve gençliği Hz. Muhammed (aleyhisselâm)’ın yanında geçip; “Kur’ân RUHU”nu O’ndan edinmiş olan Zâtın bakış açısıdır bu geleceğe dönük yaşam tarzı ve bakış açısı…

Eğer, “Nübüvvet” çeşmesinden kişinin çevresindekilerle ve zâhir yaşamıyla ilişkilerini sulayan hükümlere bakılırsa… Bunların hepsi, geçmişte ve o sıralarda, âdeta insan yerine bile konmayan, o güne kadar ticari seks metaı hükmündeki dişilere, kadınlık haklarının edindirilmesi amacına dönüktür! Onların, ticari mal olarak görülmeleri yasaklanmış; onlara  olarak belirli haklar edindirilmiş; toplumda sözü geçmezken, “şahit” olma hakları teslim edilmiştir; mirastan pay alma hakları oluşturulmuştur!

Şimdi lütfen izan ve basîretle, anlamaya çalışarak şu gerçeği fark edin:

Kur’ân“RUHU” itibarıyla; eskide kalmayı önlemek, geriye dönüşü durdurtmak, haksızlıkları ortadan kaldırmak, insanları sürekli ileriye dönük değerlendirme yapmaya teşvik amacıyla hükümler getirmiştir!

AYRICA… Benim kişisel kanaatim olarak, kimseyi bağlamaz; fakat Kurân’ı daha gerçekçi değerlendirmeyevesile olur diye düşünerek belirtirim ki…

Kur’ân bu hükümleri getirirken, dememiştir ki; bu hakları arttırıp eşitliği sağlamayın, burada kalın ve ileriye gitmeyin, kadınlar ikinci sınıf olarak kalsın; tekâmül etmeyin!

Sayısız dişi alma hakkını, bir aşama olarak, dört ile sınırlarken; tek eşle yaşamanın çok daha yararlı olduğu yolunda uyarısı vardır; ve bu hedef olarak gösterilmiştir…

Zekât, asgari insanların hakkı olarak gösterilirken, sadaka adı altında varlığındakileri olabildiğince insanlarla paylaşmanın faziletinden söz edilmiştir…

Yani, kadına edindirilen haklar, nihai son hak, son sınır değil; toplumun, erkeklerin ve kadınların tekâmülü nispetinde, geliştirilecek haklar manzumesinin temelidir…

Söz hakkı olmayan kadına, iki kadından biri olarak “şahit” olma hakkı kazandırılmış ise; bu ebeden bu kadardır, anlamında değil; kadının kendini geliştirmesi oranında erkekle eşit hakları olabileceğine işaret anlamındadır, kanaatimce!.. “Söz hakkı olmayanın”, hiç olmazsa ikisi bir arada insan olarak yaşayıp, “şahit olmasına” olanak sağlanmıştır… Ama zaman içinde toplum olarak, kadının değerini anladığınız zaman; onun da sizin gibi Allâh kulu olduğunu, insan olarak ve “HALİFE” olarak yeryüzünde yer aldığını fark ettiğiniz zaman, tek başına, erkekle aynı haklara sahip olmasını engellemeyin, anlamında olarak… Günümüzde yaşayan gelişmiş bir toplum, kadına bir erkekle beraber tek başına şahit olma hakkı tanıyorsa, bu asla Kurân’ın “RUHU”na ters düşmez anlayışıma göre; ve hatta evlâ olan da budur!

Mirasta payı olmayan kadına, hiç değilse erkeğin yarısı kadar hak edindirilirken o günkü şartlara göre; bu demek değildir ki, sakın ola fazlası verilmeye! Aksine eşit pay verilmesi, toplumun, “Kur’ân RUHU”na göre gelişme göstermesinin işaretidir…

Yani, “Kur’ân RUHU”, geriye dönmeye ve haksız – yetersiz uygulamalarla taban sınır getirmiş bu hükümlerle; fakat ileriye doğru uygulamaları asla sınırlamamıştır; ANLAYIŞIMA GÖRE…

İşte getirdiği, ileriye dönük sınırlaması olmayan insan haklarıyla; ihtiva ettiği bu ilerisi açık anlayış dolayısıyla, artık Kurân’dan sonra yeni bir kitap gelmesine gerek kalmamış ve Hz. Muhammed (aleyhisselam), “Hâtemin Nebi” olmuştur!

Ölüm ötesi yaşam şartları ve Allâh’ı bilme yönleri itibarıyla Risâlet yollu sistemi açıklayan Kur’ân; “Nübüvvet” yoluyla da insan haklarını o günün şartlarında olabildiğince iyileştirmiş, geliştirmiş ve bunları asgari-taban sınır olarak tespit edip; bunun zaman içinde daha da geliştirilmesini yasaklamamıştır!

İşte bu temel prensip, anladığım kadarıyla, “Kurân’ın RUHU”dur; ki, O Azîz Kitabın, sonsuza dek geçerliliğini; ve başka bir kitap gelmesine ihtiyaç duyulmamasını temin etmektedir!

 

27.09.1998