SİSTEMİN SESLENİŞİ 1

Ahmed Hulûsi

“Kurân’ın RUHU” başlıklı yazıda anlatmak istediklerimizi yanlış yorumlayan bazı anlayışı kıtlara, konuyu daha açıklıkla anlatmak gereği çıkınca, tekrar aynı konuya eğilmek mecburiyeti ortaya çıktı…

Arap harfleriyle (mânâsını bilmeden de olsa) kelimeleri okuyabilmek, günümüzde “Kur’ân okumak”zannedilmektedir… Bazıları da, meâl okumayı “Kur’ân okumak” diye yorumlamaktadır… Bunlar, Kur’ân“oku”manın ön aşamalarıdır, ancak…

Sistemi “OKU”maktan söz ettiğimiz gibi, Kurân’ı “OKU”maktan da söz edilebilir…

Kurân’ı “OKU”mak nasıl olur?..

Kurân’ı “OKU”mak, “Kurân’ın RUHU”nu algılamakla mümkündür!

“Kurân’ın RUHU”nu algılamak ne demektir?..

Kur’ân-ı Kerîm, insanlara hangi amaçla nâzil olmuştur?..

Kur’ân-ı Kerîm, insanlara neler kazandırmak için nâzil olmuştur?..

Kur’ân-ı Kerîm, insanları nasıl bir yaşama hazırlamak amacıyla nâzil olmuştur?..

Kur’ân-ı Kerîm, insanlara hangi özelliklerini bildirmek amacıyla nâzil olmuştur?..

Kur’ân-ı Kerîm, insanları, bir yaşam biçiminde sâbitlemek, kilitlemek; onlara tekâmülün kapılarını kapatmak için mi nâzil olmuştur; yoksa sürekli gelişmenin yollarını göstermek; farkında olmadıkları, ya da ellerinden alınmış hakları edindirmek; sonunda, kadın-erkek bir arada “Halife” olmanın özelliklerini yaşamalarının çarelerini bildirmek amacıyla mı nâzil olmuştur?..

Kur’ân-ı Kerîm’in nâzil olan âyetleri, insanlara, birbirlerinin haklarına saygılı bir şekilde fakat sürekli ileriye dönük bir biçimde yaşamayı mı amaçlayan mahiyettedir; yoksa onları geriye döndürmek için mi gelmiştir?

İşte bu soruların cevaplarını doğru olarak verebilirsek, “Kur’ân-ın RUHU”nu algılamaya başlamış oluruz; bundan sonra da, bize Kur’ân-ı Kerîm’i “OKU”manın kapısı açılır, kilidi çözülür!

Biz, yanlış anlayışımız dolayısıyla, Kurân’ı bloke etmiş, zincirleyip kilitlemiş ve çağlar öncesinin kutsal kitabı hâline getirmişiz!..

Oysa Kur’ân-ı Kerîm, “RUHU” ve HEDEFLERİ” itibarıyla, insanlık yaşadıkça onlara ışık tutup, yol gösterecek özelliklere sahiptir ki; bu yüzden de “ZAMAN ÜSTÜ” Kitap durumundadır!

Kur’ân-ı Kerîm’i, geldiği toplumlara yaptırttığı aşamalarla bloke edip; “insanlığa edindirdikleri orada bitmiştir; dolayısıyla o çağa ait bir kitaptır”, diye kayıtlamak, Kurân’a büyük zulümdür; bu da “Kur’ân RUHU”nu algılayamamaktan ve Kurân’ı “OKU”yamamaktan kaynaklanan bir olgudur!

Kur’ân, zekât bahsinde “Kırkta bir verin” derken, yirmide bir vermeyi yasaklamamaktadır! Bu en alt sınır olarak, asgari-taban rakam olarak vurgulanmaktadır!..

Kadının hiç miras hakkı yokken, onlara asgari-taban pay olarak, yarım hisse kazandırılmıştır… Ama sen bire-bir erkekle eşit hisse tanırsan, bu asla “Kurân’ın RUHU”na ters düşmez; ayrıca Kur’ân bunu engellemez, hatta “RUHU” itibarıyla bunu öngörür!

Yani, Kurân’da verilmiş bulunulan haklar, asgari, gerisine dönülmez haklar olarak mütalaa edilir; bunun daha arttırılamayacağı yolunda da ne bir âyet vardır; ne de Allâh Rasûlü’nün buyruğu!

Bizler, Kur’ân-ı Kerîm’in “RUHU”nu algılayamadığımız için, Kurân’ı “OKU”yamamakta; bu yüzden de, âyetlerin lafzında kalarak, bize verilen mesajı anlayamamaktayız!

Bundan sonra da kalkıp, Kur’ân-ı Kerîm’i bu anlayışsızlığımızla BLOKE edip, “günümüze hitap etmemektedir”, diye ahkâm kesmekteyiz!..

İnsanlar bir yasa yapmaya gerek duyduklarında, o yasayı çıkarmaya duydukları gerekçe, o yasanın ruhudur! O ruha göre, o düşünce tarzına göre, uygun anlatım şekli bulunur ve cümlelendirilir ve böylece yasa maddesi meydana gelir… Hâkim yasayı uygulayacağı zaman, olay ile, o olayı değerlendiren bakış açısı arasındaki bağlantıyı kurar ve yasanın oluşmasına sebep olan gerekçeyi esas alarak, olayı değerlendirir.

Hâkim, yasayı, ruhuna uygun olarak değil de, lafzına göre değerlendirip karşısındaki olaya hükmederse, büyük olasılıkla yanlış yapabilir! Çünkü değerlendirmede esas, yasanın lafzı değil ruhu olmalıdır.

Yasalar, ruhuyla var olan varlıklardır; yalnızca lafzıyla var kabul edildiği zaman, amaçtan SAPMA meydana gelir!!! Hâkimin vicdanı, yasanın, ruhuyla olayı değerlendirmeyi sağlamak içindir!

İşte Kur’ân-ı Kerîm’i “OKU”mak için de, âyetlerin o olayda hangi amaçla, erkeğe veya kadına ne kazandırmak gayesiyle nâzil olduğuna bakmak ve ona göre değerlendirme yapmak gerekir!

Dünya’da, insanlık tarihinde en büyük devrimleri oluşturmuş olan Kur’ân-ı Kerîm’in bu “RUHU”nu algılayamayarak, lafzında kalıp; işte insanlara kazandırdıkları bundan ibarettir; bunun ötesini de vermemektedir, yasaklamaktadır; demek en büyük gaflet ve zulümdür!

Köleliğin yerleşik olduğu toplumda, insanları kölelikten azât etmenin en büyük ibadetten sayılacağını anlatan ve böylece köleliğe son vermeyi amaçlayan bir bakış açısını; İslâm, köleliği kabulleniyor, diye empoze edip, gerçeği saptırmak, yalnızca art niyetlilikle tanımlanabilir.

İnsan haklarına tecavüzü engelleme dışında, hiçbir konuda zorlayıcı olmayan İslâm Dini’ni; Rasûlü’ne dahi, “Sen onlar üzerine zorlayıcı değilsin” âyetine rağmen, zorlayıcı ve baskıcı bir din anlayışı diye itham etmek çok büyük bir haksızlıktır ve “Kur’ân RUHU”nu hiç algılamamış olmanın açık bir ifade şeklidir!

Dünya’da, en geniş şekliyle özgürlüğe saygı, yalnızca İslâm Dini prensipleri içinde vardır; çünkü hiçbir konuda insanlara zorlama yoktur Kur’ân-ı Kerîm’de!

Kur’ân-ı Kerîm, insanlara geleceklerinin huzur ve saadet getirmesi için gerekli olan fikirleri TEKLİF EDER; bunları uygulayanların kazançlı çıkacağını; uygulamayanların da karşılaşacakları şartlar dolayısıyla büyük pişmanlığa düşeceklerini ve bunu asla telâfi edemeyeceklerini bildirerek; yapmaları gerekenleri bildirir… Bundan sonra ne bir ferdin, ne de devletin kişi üzerinde bunları uygulama konusunda ZORLAMA yetkisi yoktur, “İslâm Dini’nin RUHU”na göre… Çünkü herkes, kendi aklı ve mantığıyla bu teklifleri değerlendirecek; dilediğini, kimsenin baskı ve zoru olmadan yapacak; sonucuna da katlanacaktır!

Gâfillerin veya cahillerin “Kur’ân-ı Kerîm’in RUHU”nu okuyamamaktan dolayı edinmiş oldukları yanlış kanaatler, İslâm Dini’ni bağlamaz!

Kur’ân-ı Kerîm’i “OKU”yamayanların yanlış yorumlarına kapılıp, İslâm’dan ve Kurân’dan mahrum kalmanın mazereti olmaz!

Ölüm ötesi yaşamda mazeret kavramı geçersizdir! Kişi yalnızca otomatik olarak Dünya’da yaptıklarının sonuçlarını yaşar. Bu yüzdendir ki tanıtmak veya her FERD, Kurân’ı “OKU”mak ve İslâm Dini’ni bizâtihi öğrenmekle mükelleftir, kendi geleceği açısından; yanlışları hakkında, “Çevremdeki müslümanlar böyle yapıyorlardı” mazereti asla geçerli değildir; Dini, müslümanlara bakarak değil, Kurân’a bakarak öğrenmekherkes için farzdır… Bunu yapmayan, sonuçlarına âhirette katlanır!

Öyle ise, artık fark etmeliyiz ki…

Kadın-erkek tüm inananlara “Halife” olarak yaratılmış bulunduklarını fark ettirmek ve gereğini yaşatmak için; ölüm ötesi yaşam şartlarını bildirip, ölüm ötesi yaşamın güzelliklerinin elde edilmesinin öğrenilmesi amacıyla nâzil olmuş bulunan Kur’ân-ı Kerîm’i “OKU”mak ve değerlendirmek, kişinin kendisi için yapacağı en yararlı çalışmadır… Dileyen bunu yapar, semeresini elde eder; dileyen de önemsemez ve sonuçlarına âhirette katlanır!

Ne “ALLÂH İsmiyle İşaret Edilen”in, ne de Rasûlü Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın, bizlerin ne imanına ne de imanın gereği olan fiillerimize ihtiyacı yoktur; her şey ferdin geleceğiyle ilgili olarak FERDE teklif edilmiştir…

Ne mutlu Kur’ân-ı Kerîm’i “OKU”yup gereğiyle yaşayabilenlere…

4.10.1998