YENİLEN!

Ahmed Hulûsi

Neyleyim, daha nasıl edeyim? Daha nasıl anlatayım?

Anlamıyorlar!..

An-la-ya-mı-yor-lar!..

Bilim anladı varlığın ne olduğunu! Ne var ki, bugün bulduklarını, yüzlerce yıl önce evliyaullâhın keşfen tespit ettiğini bilmiyorlar…

Bir kısım Müslümanlar ise anlayamadı, yetmiş-seksen yıl öncesinden bu yıllara gelemedikleri için! Mecaz ve benzetmelerle anlatılanları deşifre etmeye çalışmadıkları için!

O yılların bilgilerinden öteye geçemeyip, yüzlerce yıllık veritabanlarını yenileyemedikleri, güncelleştiremedikleri için!

Hâlâ, O’mu, O’ndan mı; “var”dan mı, “yok”tan mı; hayal mi, madde mi; toprak bedenle mi, ruh bedenle mi; âlemlerin aslı hayal mi, gerçek mi türünden tartışmaları yaparak ömür tüketiyoruz! Allâh rahmet eylesin Filibeli Ahmed Hilmi… “A’MÂK-I HAYÂL” yazarı…

Varlıkta asla iki ayrı yapı olmadığını an-la-ya-ma-dık-la-rın-dan, bilimsel bulgulardan ve çağdaş verilerden öcüden kaçar gibi kaçtıklarından, anlaşılmaz dillerdeki anlatımların deşifresini bilemediklerinden, hâlâ her yapıyı madde ve mânâ diye ayırarak görüyorlar…

Birinin ötekinin bir alt boyutu olduğunu, birbirine GÖRE isimlendiğini ve değerlendirildiğinikavrayamıyorlar!

Rüyalarında madde olmayan bedenleriyle azap çekip kâbus gördükleri hâlde, toprak beden olmazsa azap olmaz, illâ topraktan beden şarttır deyip duruyorlar.

Beyinlerindeki görüntünün topraktan meydana gelmemiş olduğunun bile bilincinde değiller!

Tanrı, Dünya yok olduktan sonra Güneş’in içinde yeniden toprak yaratacakmış! İnsanların ruhlarını da o toprak bedenlerin içine sokacakmış bugün soktuğu gibi!!! (Hadi şimdi bu cümleden de, sen mahşeri, yeniden dirilmeyi inkâr mı ediyorsun anlamı çıkarıp, öyle yaftalayın bakalım!!!) FesubhanAllâh!

“Rasûlullâh (aleyhisselâm)’a vahiy, gökteki tanrının yanından kanatlı ya da uzay gemili melekler tarafından getirilmedi; hakikati olan “ALLÂH” ismiyle işaret edilenden inzâl (inzâli) oldu boyutsal olarak” diyorsun; sen peygamber kendi yazdı Kurân’ı diyorsun diye anlıyorlar!

Bu ne kilitlenmişliktir yâ Rabb-ül âlemîn!

Böyle bir topluma neler anlatmaya çalışıyoruz! Kelimelerle değil, kavramlarla düşünme aşamasına geçemediğimiz, kelimeleri yalnızca bir kapı ya da bir işaret levhası gibi değerlendirip gösterdiği istikamettekini göremediğimiz sürece kilitlenmişlikten kurtulmamız çok zordur!

Kelimelerin, geçmişte beynimizde oluşturduğu anlamları aşarak, işaret edebilecekleri yeni kavramlarda dolaşabilmek!.. (Kelimeler, “esfeli sâfîliyn”dir! Ne çare ki, “esfeli sâfîliyn”de olanların da, mânâların yüceliklerine erişebilmeleri için, kelimelerden başka basamakları yoktur!)

Beynin işleyiş sisteminde bildiğimiz madde algılaması olmadığını fark edebilmek…

Kur’ân isimli, tek defada nâzil olmuş –inmemiş– vahye dayalı zamanüstü bilgi kaynağının, algılayabilecek istidat ve kabiliyette olana neyi kavratmak istediğini tefekkür etmek…

Kıyamet alâmeti olarak bildirilen “Mehdi”yet, “Deccal”iyet ve “İsevîyet” olayının, kişinin kıyameti ile ilgili iç (bâtın) anlamları…

Salâtın (yöneliş), yani namazın, niçin “olmazsa olmaz” şartlardan olduğuna dair bir derûnî sır… Niçin, namaz “DİN”in direği?

“Esmâ mertebesi” ve “Allâh isimleri”…

Evet, yazılabilecek ölçülerle girelim konulara…

“Yazılabilecek” dedik de… Eskiden bu iş kolaydı, meydan boştu!

Geçmişte, bu konuları kendilerine ulaşan geleneksel anlatım üslubu ve kayıtları içinde anlatan değerli mürşidler vardı… Çevrelerinde, kendilerine iman etmiş, teslim olmuş, her dediğini âdeta kerâmet kabul eden zevât… Dikensiz gül bahçesinde gül derlemekti yapılan iş geçmişte!

Oysa bugün, ne “mürşid”lik etiketine sahip çıkan biri var sizin karşınızda; ne de yazanın, kendine iman etmiş, teslim olmuş kapalı devre inananları!

“Okur”-“Yazar” olmaktan öte hiçbir vasfı ve etiketi olmayan bir garîp “Allâh kulu”, müşahede dünyasında okuduklarını yazıyor… Mızraklı ilmihâlden ya da lisanını bile hiç anlamadığı kitaplardan din konusunu öğrenmiş(?) kişiler ortamında; Rasûlullâh öğretisinin sırlarını deşifre etmeye çalışan bilgileri, müşahedeleri, ehliyle paylaşmaya çalışıyor. Ne tür tepkilere muhatap olmakta olduğunu artık siz hayal edin!

Kendisini et-kemik beden, beynini et parçası kabul edip; tanrıyı gökte oturarak, ucu yıldızlı sihir sopasıyla yeryüzünü, yeryüzüne uzanan elleriyle toprağı suyla karıştırıp insanları halkeden; bütün eşyanın isimlerini öğreten; sihirli sopasıyla bir anda türler icat edip yaratan veya tür değiştiren, sonra da onları denetleyip sınava sokan bir tanrı kavramıyla şartlandırılmış insanlar ortamında, “ALLÂH” Rasûlü, vahiy sahibi son Nebi’nin en büyük mucizesi muhteşem bilgi kaynağı Kurân’ın sırlarından söz etmek!.. Acayip bir iş!

Neyse… Konuyu yaymayıp, gelelim kısa kısa başlık altlarına…

Önemli bir çoğunluğun yazdıklarımızı anlayamamasının en büyük sebebi, bilimsel verilerle insanın yapısını tanımamaları sonucu her şeyi madde gözüyle değerlendirmeleridir.

Tüm olaylara maddeci bir göz ve anlayışla yaklaşmaları, beyindeki tüm algılamaların tamamıyla bir elektromanyetik dalga çözümü olduğunu, gerçekte toprak veya madde bir dünyanın beyinde ve ruhta asla yeri olmadığını anlayamamaları; sonuçta, onlarda, anlattıklarımızın havada kalmasına yol açmaktadır. Eğer birazcık, eskileri tekrardan vakit bulup, çağın bilimsel verilerine dayalı veritabanı-bilgi birikimi edinerek yeniden değerlendirebilseler, o zaman Kurân’ın ne kadar muhteşem bir bilgi kaynağı olduğunu fark edebilecekler; taklit yollu kabulün ötesinde.

Keza “vahdet” konusunu dahi, bugünkü maddeyi esas alan yaygın din anlayışıyla değerlendirebilmek mümkün değildir.

“Yâ Rabbi, bana eşyanın hakikatini olduğu gibi göster!” diyor Hazreti Muhammed.

Maddenin, algılama organlarının sınırlarına GÖRE var kabul edildiğini; gerçekte madde-mânâ ikiliğinin (ayrımının) asla var olmadığını fark ve idrak edebilmek için, önce “eşyanın hakikatini” görebilmek; Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın niçin bu duayı yaptığını anlamak gerekir.

Bütün insanlar –herkes değil–!

Yalnızca bir insan, maddeyi görüyor ve “var” sanıyor! Göz verileriyle kendilerini bloke ettikleri sürece de öyle sanmamak gibi bir şansları yok! Çünkü çok insan aynı göz kapasitesiyle algılıyor!

Ne demek bu şimdi?

Şu demek: Tek, bir ve aynı algılama ölçütü var tüm insanlarda!..

Ayrıca, tüm geliştirilen algılama aracı cihazlar dahi, hep gene bu tek görme, işitme ve dokunma duyusuna GÖRE geliştirilmektedir ki; geliştirilmiş cihazlar ne düzeye erişirse erişsin, insanın maddenin derûnuna dayalı sınırlı göresel algılamasını değiştirmeyecektir.

İster yaşamakta olduğumuz katman olan uzay evreni, ister katmansal evrenler olsun, hepsi de gene algılama sistemimize GÖRE olup; “eşyanın hakikati” bunun ötesindedir! Bu da göz ile değil, “Semi” ile algılanabilir, “Basıyr” ile değerlendirilir.

Beyin, algılamasındaki “semi”yet ve “basîr”etin, çok yüksek frekanslı üst açılımlarının devreye girmesiyle kendisinde açığa çıkacak olan “oluşmuştan oluşturan boyuta” (eserden müessire) yoluyla “eşya”nın ve kendisinin “Hakikatini” kavrarsa, “print-out”u (çıktısı) olan bilinç de “B-ismi Allâh”ın anlamını hissetme hâlini yaşar!

“Allâh” adıyla işaret edilenin isimleri olarak bildirilen Esmâ ül Hüsnâ, tasavvufta “Esmâ mertebesi” olarak tanımlanır.

“Esmâ mertebesi”nin bir tanımı da “Ceberût âlemi”dir!

Bu mertebeye “ilk tecelli” denir.

Bu kemâlâtın açığa çıktığı zevât, bu tecelli ötesinde ikinci bir tecellinin (Tecelli-i sâni) asla var olmadığını dillendirmişlerdir.

Bu mertebe itibarıyla kesret (çokluk) ve kesrete dayalı kavramlar asla söz konusu değildir! Halkın, evliyadan sandığı “Mülhime” anlayışı içinde olanların, tahkiklerindeki “Allâh” ismini verdikleri mertebedir burası!

“Hayy”, “Aliym”, “Müriyd”, “Kaadir”, “Semi”, “Basıyr”, “Keliym” isimlerinin işaret ettiği vasıflar, “NOKTA”olan ve “heyulâ” ismiyle de işaret edilen “Esmâ mertebesi”nin ana vasıflarıdır; ki bu yüzden “Zâtî Sıfatlar”olarak kabul edilmişlerdir. Muhakkik olmayan, “ALLÂH” ismiyle bu mertebeye işaret edildiğini sanır! Heyhât! Nerede bu mertebe, nerede “EKBER”iyet işareti!

“Kurbiyet” sahipleri ise, “Ekber”iyet seyri içinde “haşyet” ile “seyri meallâh”tadırlar. (Farkındayım çok tasavvufî oldu, ama bunların Türkçeleştirilmesi için başlı başına yeniden bir tasavvuf tâbirleri kitabı yazmak gerek. Ona da şimdilik müsait değilim… Anlaşıldığı kadar! Anlayana… Üzgünüm!)

“Esmâ ül Hüsnâ” olarak bildirilen veya onların ötesindeki, umuma açıklanmamış olan tüm “isim”lerin işaret ettiği özellikler, hep bu tek “Vücud”a aittir!

“Ahad” ve “Samed” olarak tarif edilen bu “Vücud”, diğer isimlerin işaret ettiği özelliklere dahi sahiptir; ve dahi, o isimlerin işaret ettiği özellikler hep bu “Vücud”da yaşanmaktadır!

(İhlâs Sûresi’nin birinci bölümü bu gerçeği vurgular; “lem yelid…” anlatımı ise Tecelli-i sâni’nin var olmadığını anlatır müşahedemize göre.)

İşte bu “Esmâ mertebesi”nin bir özelliği “ezel”iyeti, diğer bir özelliği ise “ebed”iyetidir…

Kulda, bu isimlerin işaret ettiği anlamların tümü dahi, her an açığa çıkmaktadır; ama ne var ki, kul, bunun farkında değildir pek çok zaman! (Âdem’e isimlerin talim edilmesi konusu)

Daha beynindeki faaliyetlerden, bedenindeki faaliyetlerden haberi olmayan insanın, kendisinde her an varlığını devam ettiren “Esmâ”nın bilincine ermesi ne kadar mümkün olur ki!..

İşte bu yüzden meydana gelen anlayışsızlıkla, mesela “el Hasiyb” isminin mânâsını “kıyametten sonra mahşerde hesaba çekecek olan” anlayışıyla sınırlandırıp, “Seriy’ul Hisab”dan perdelenir! “Âhir”etinin bu ismin sonucu oluştuğundan perdeli olarak, âmâ olarak bu dünyadan geçer gider; ebediyen âmâ olarak yaşamak üzere!

“İsim”lerin anlamları, her mertebe anlayışına göre farklı derinlik ve mânâ kazanır. Çok sınırlı olarak dilimize çevrilmiş “Esmâ ül Hüsnâ” mânâları, yalnızca düşünce kapısının zilini çalabilmek içindir!

Varın, “Esmâ mertebesi”nin kapsadığı bütün isimlerin işaret ettiği anlamları buna göre anlayın… Zira, “Esmâ mertebesi” kitaplara konu olacak kadar kapsamlı bir konudur; öyle ki her şey bu mertebede olup bitmektedir! Ehli olan anlar bu sözümüzün neleri kapsadığını!

Ama dikkat!

Sakın ola ki, beşerî anlayışınız ve değer yargılarınızla bu isimlerin işaret ettiği anlamları sınırlamaya kalkışmayın; ve dahi “Esmâ mertebesi”ni! Zira bu defa, “Hevâsını ilâh edineni gördün mü?” (25.Furkan: 43) diye işaret edilen olursunuz!

İşte “Esmâ mertebesi”ndeki bu özelliklerin seyri (anlatacak başka kelimem yok), “Rahmân”iyet ve “Rahıym”iyet şeklinde başlar.

“Er Rahmânu alel Arşistıva”… (20.Tâhâ: 5)

Bunun anlamsal açılımı “Melekût âlemi”dir!

“O her an yeni bir şandadır” işareti burayadır.

“HÛ” kelimesi, Kurân’da, sâbit tek bir mertebeye değil, içinde geçtiği konunun mahiyetine göre değişik mertebelere işaret eder.

“Melekût âlemi”, tümüyle “RUH” adlı melek olarak tanımlanmıştır. “Allâh önce ruhumu halketti”, “Allâh önce nûrumu yarattı” açıklamaları bu mertebeye işaret eder… (“Ene beşerün mislüküm” uyarısıyla acaba neye işaret ediliyor ki?)

RUH adlı melek (kuvve), “Kürsî”dir ki, tüm semâları, katmanları, evren içre evrenleri kuşatmış olan, her birimde bir yüzü olan “Holografik” varlıktır!

“Akl-ı evvel”dir…

“İnsan”ın hakikati olan ruh-u nûrânî” (kişinin Rabbi), “ayânı sâbite”, O’nun ilimlerinden bir ilimdir; ilmî sûretlerden bir sûrettir!

Kişi, namaz (salât-hakikatine yöneliş) ile Mi’râc yaptığında, Rasûlullâh’ın bildirdiği “Rabbin salâttadır”ifadesinin hakikatini yaşar!

İlk defa bu şekliyle Allâh Rasûlü Muhammed Mustafa tarafından yaşanan “salât”ın olmazsa olmaz şartı, en başta iftitah tekbiri denen “ALLÂHU EKBER” sözündeki kavramı hissedip yaşamaktır! (Bundan öncesindekilerin namazı, salâtın yaşamı değil, ötedekine tâzim hareketidir.)

Bu hissedilip yaşanmazsa, hakikati itibarıyla salât başlamaz!

Bu muhteşem olay “TEKBİR” yaşandıktan sonra B-ismillâh denir ki; sonucu, diyenin kendisi olmasıdır “oku”yan!

Ve devam edilir “Er Rahmân-ir Rahıym” ile Fâtiha’nın işaretini yaşamaya…

“El Hamiyd” ismi işareti olan “Hamd”; “es Semi” ve “el Basıyr”in özelliklerinin sonucu oluşandır. Ki bu da âlemlerin Rabbi’ne aittir…

“Rahmân”iyetinin sonucu olarak Celâl sıfatıyla gayzer gibi kürsî ve semâları, katmanları yaratırken (dikey bir oluşla); “Rahıym”iyetinin sonucu olarak “Cemâl” sıfatıyla her bir semâdaki (katmandaki) yayılımsal yaratışı (yatay diyebileceğimiz) ile o âlemin halkolmuşlarını meydana getirir (ki bu evrenimiz içindeki tüm uzaysal yapıyı içine alır).

“Mâliki YevmidDiyn” de, “Sünnetullâh” diye tanımlanmış yaratış Sistem ve Düzeni’nin her “var” oluş ve “yok” oluş sürecinde tek hükmü geçen olduğu vurgulanır…

Nihayet, “iyyake na’budu”da “biz” işaretiyle “Rabb-ül âlemîn”in yarattığı her şeyin bu yaratılış amacına uygun “kulluk” içinde olduğu, bu sebeple de varlıklarının devam ettiğine işaret olunur. Burada hemen, “Hiçbir şey hariç olmamak üzere her şey O’nu zikreder; ama siz onların zikrini anlayamazsınız” (17.İsra’: 44) uyarısı hatırlanmalıdır.

Ama Hulûsi, sen de her kitabında ‘Fâtiha’yı farklı anlamlarla açıklıyorsun!!! Ne kadar çelişki içindesin fark etmiyorsun!!!

Haklısın kardeşim, beni okumaya çalışarak sakın vakit kaybetme!.. Ben böyle çelişkili görüntü veren bir garîbim. “OKU”yanlarım varsanarak yazıp gidiyorum işte!

Boyutsal “OKU”manın ne olduğundan haberi olmayana ne desek boş!

Eyvah, gene konuyu yaydık!

Hemen geri dönüp, “Esmâ mertebesi” veya “NOKTA” ilmi olarak anlatılan “Evvel-Âhir-Zâhir-Bâtın isimleriyle işaret edilen hep aynı tek O’dur” uyarısının açılımına bakmaya çalışalım.

Bütün “isim”lerle işaret edilen özellikler; bölünmez, parçalanmaz, birbirinden ayrılmaz bir “tek”illik içinde, “holografik” gerçekliğe uygun olarak öylesine “TEK”il “mevcut”tur ki; O’ndan başka bir mevcut, yani “Vücud”sahibi düşünülemez! “İsimlerin Âdem’e talim edilmesi” işaretini hatırlayalım bu arada…

Burada kısaca ilâh-tanrı konusuna bir başka açıdan değinmek istiyorum, yeterince anlaşılamadığı bana ulaştığı için…

“Lâ ilâhe” dendikten sonra, “illâ Allâh” yerine illâ ilâh demek kadar saçma bir ifade şekli olamaz!

Çünkü önce, “tanrı yoktur-lâ ilâhe” diyorsunuz; ardından illâ ilâh-ancak tanrı vardır diyorsunuz!!! Böyle gramer ve anlatım hatasını, bırakın Allâh kelâmını bir yana, lise talebesi bile yapmaz!

“Lâ ilâhe” dendikten sonra “Allâh” ismiyle işaret edilenden söz ediliyorsa; bu, o isimle işaret edilenin, “İLÂH”kavramı ile kastedilen bir varlık olmadığını, düşünebilen beyinlere açık seçik fark ettirir. Dolayısıyla burada, “ilâh–tanrı yoktur, ancak “ilâhiyet” işlevini de ortaya koyan “Allâh” ismiyle işaret edilen söz konusudur”gibi bir anlam düşünülebilir.

Düşünmeden, sadece gördüğü kelimelerin lokal anlamlarına göre hüküm verenler için ise, bu konu, âdeta büyük bir açmaz ya da çelişki gibi gelmektedir.

“HU’velleziy fiys Semâi ilâhun ve fiyl Ardı ilâh” (43.Zuhruf: 84) âyetinde geçen ilâh kelimesi semâ ve arz kelimeleriyle işaret edilen âlemlerdeki bir İŞLEVE işaret etmektedir, insanî-beşerî yani insanda açığa çıkan anlayışa göre.

“Allâh” isimleri arasında el ilâh diye bir isim yoktur. “İlâhiyet”, Allâh isimlerinin anlamının açığa çıkmasındaki “işlevi”nin adıdır. Yoksa, tapınılası varlık anlamında değil! “İlâhin Nâs” açıklaması insanlarda “Allâh Esmâ’sı”nın açığa çıkmakta olduğuna işaret eder.

Daha önce de belirttiğim gibi, Kur’ân âyetlerinde iki tür anlatım vardır. Birincisi, Allâh’ın ilminin direkt olarak dilediği gibi açıklanması… Ahad, Samed gibi isimler… İkinci tür ise, insanların anlayışına göre bir şeyler anlamaları için kullanılan anlatımlar… Misal: Âyet-el Kürsî’deki “ne uyuklar ne de uyur” şeklindeki anlatım. Kurân’da hangi âyetlerin birinci, hangi âyetlerin ikinci tür anlatımlar olduğunu fark etmek çok önemlidir.

Esasen yukarıda “Esmâ mertebesi” olarak varlığın hakikatini anlatmaya çalıştığımız bölümün anlaşılması hâlinde dahi, ilâh–tanrı kavramının asla söz konusu olamayacağı çok iyi anlaşılabilir. Bizim müşahedemiz bu yoldadır. Hakikatini Allâh Aliym’dir.

Çeşitli âyetlerde geçen “B-il HAK=varlıkları Hak ile kaîm” ifadesi ise, bahis konusu edilen yapıların “Allâh isimlerinin işaret ettiği anlamlar ile meydana geldiğini, varlıklarını Rubûbiyet mertebesinden aldıklarını”anlatır!

“Hak” isminin işaret ettiği mânâlardan biri de, müşahedemize göre “Esmâ ül Hüsnâ’daki tüm anlamların sahibi” anlamınadır.

“Hak” olan Rubûbiyet sahibinin varlığı, bölünüp parçalanamayacağı, içi ve DIŞI OLAMAYACAĞI için de; her zerre adı altında tüm isimleriyle “Esmâ mertebesinin” özellikleriyle seyredilmektedir gene kendisi tarafından!

Eğer, kişi “ölmeden evvel ölmek” diye bahsedilen hakikate erme sırrını yaşayacaksa, küçük kıyametdenilen hâller de yaşamında açığa çıkmaya başlar…

“Mehdi”yet ile Rubûbiyet hakikati idrak edilir.

Arkasından Deccaliyet kendini gösterir ve kişi Rubûbiyet’i benliğine atfederek, hakikatinin “HAK” olduğu gerçeğinden hareketle, “nefsaniyetini –egosunu– bedenselliğini” Rab olarak kabullenme sebebiyle mülhime nefs girdabına düşer… Hakikatinde Hakk’ı görmek derecesinden, bedenselliğinde Firavunluğu yaşama derekesine düşer.

Derken nasibinde varsa “İsevî” hakikat nüzûl eder ve “B” sırrı açılarak yaşanmaya başlar.

İsa (aleyhisselâm) yeryüzüne indiği zaman (birimselliğindeyken, bedensellik anlayışında iken) Deccal, suyu görmüş tuz gibi erir gider… Varlığın yalnızca “Allâh” adıyla işaret edilenin “Esmâ mertebesi”nden ibaret olduğunu hissetmesi sonucu, Deccaliyeti (tanrılık vehmeden benliği) eriyip yok olup gider. “El Mudil”isminin ağırlığı geriler…

“VELİYY” ismi, seyrinde ağırlık kazanır…

Her yaptığı işin öncesinde “B-ismillâh” diyerek “Allâh namına” o fiili ortaya koyduğunun bilinciyle yaşayarak şirkten arınır; o fiil ile kayıtlamaz “Allâh” adıyla işaret edileni… Araya benliğini katarak şirke düşüp, şeytaniyete (vehmine) tâbi olmaktan korunanlardan olmuş olur!

Bazılarında, bundan sonra “Daire-i Musevîyet” ve “Daire-i İsevîyet” hakikatleri ötesinde, “Hakikat-i Muhammedîye” ve hatta “Hakikat-i Ahmedîye” sırları yaşanır “EKBER”iyet müşahedesi içinde ve “B” sırrıyla “Seyri meallâh”ı devam eder. Bazıları da “Allâh Rasûlü” vârisleri olarak “Seyri anillâh” ile halk arasında görev alır.

“Allâh EKBER”i yaşayarak “salât”a (namaza yönelişe) girip, “B-ismillâh…” ile gerisini getirebilen ne mübarektir!

 

12 Mart 200