HZ. MUHAMMED NEYİ OKUDU

Ahmed Hulûsi

Şayet dikkat ettiyseniz, İKRA âyetlerinde “neyin”, “niçin” ve “nasıl” “OKU”nması üzerinde durulmuştu…

“Besmele’li Fâtiha Sûresi’nde ise “İnsanda, ALLÂH kavramının ne olduğunun bilinci uyandırılmaya çalışılıyor ve evrende geçerli sistem ve insanlığın tâbi olduğu mekanizma açıklanıyordu…

Nihayet şimdi ele aldığımız Bakara Sûresi’nin bu ilk âyetlerinde ise bunların devamı olarak, insanın neler yapmak suretiyle, nasıl korunabileceği belirtilmektedir…

Şayet “OKU”NAN sistemi, böylece anlayabildiysek; bu durumda elimizden ne gelir..?

Ne yaparsak, bizden ne meydana gelirse, karşılığında -ya da bir diğer ifade şekliyle- neticesinde bizim için ne gibi şartlar oluşur?

Bu soruların cevabını da, yine Kur’ân-ı Kerîm’e; Bakara Sûresi’nin ilk beş âyetine dayalı bir şekilde vermeye çalışalım…

Bu âyetlerin mânâsı için genel anlamıyla şunlar söylenebilir:

“Eliif, Lâââm, Miiim.

Hakkında şüphe edilmesi mümkün olmayan o Hakikat ve Sünnetullâh BİLGİsi (KİTAP), korunmak isteyenlere gerçeği idrak etme kaynağıdır.

İşte onlar gayblarındaki (algılayamadıkları) hakikate (Nefslerinin Allâh Esmâ’sının anlamlarının bir terkip – bileşimi şeklinde meydana geldiğine) iman ederler, salâtı ikame ederler (fiilen edâ yanı sıra anlamını yaşarlar) ve kendilerine verdiğimiz maddi – manevî yaşam gıdasından Allâh adına karşılıksız paylaşırlar.

Onlar hakikatinden sana (boyutsal geçişle) inzâl olunana ve öncekilere inzâl olmuşlara iman ederler; geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine de ikân (kesin idrakten kaynaklanan kabul) hâlindedirler.

İşte onlar, Rablerinden (nefslerini oluşturan Esmâ bileşiminden kaynaklanan) HÜDA (hakikati idrak)hâlindedirler ve onlar kurtuluşa ermişlerdir.” (2.Bakara: 1-5)

“Kurtuluşa ermiş olmanın” şartlarını bildiren bu âyetlerin mânâsını çok iyi anlamak gerektir… Zira, bir şeyi yapmak için, önce o şeyin ne olduğunu bilmek icap eder…

İşte bu âyetlerde, her şeyden önce, “korunmak suretiyle kurtuluşa erenlerin” özellikleri ve faaliyet alanları açıklanmaktadır…

Kim neye nasıl yaklaşır, ne yaparsa korunmuş ve kurtuluşa ermiş olur?.. İşte önemli olan olay budur!..

Öyle ise konuya ilk âyetin ilk harflerinden girelim;

“Eliif, Lâââm, Miiim.”

Hemen şunu ifade ederek söze başlayalım…

Bu harfler “müteşabihât”tır!.. İşaret etmek istenilen mânâları teşbih yani benzetme yollu ifade eden anlatım tarzındandır…

Diyeceksiniz ki, nedir “müteşabihât”?.. Buradaki mânâsı ne?..

“Müteşabihât”; buradaki mânâsıyla, ifade ettiği çok geniş kapsamlı anlamlar genelde beşer aklının alamayacağı boyutlarda gerçekleri vurguladığı için çözülemeyen, anlatımlar ya da kelimelerdir!..

Umumiyetle beşer aklı, geniş kapsamlı, çok yönlü ve çok boyutlu değerlendirme yetisinden mahrum olduğu için, anlatılanları hep tek yüzlü değerlendirir…

O meşhur körler gibi…

Görür, gördüğünü bilir ve bildiğini değerlendirenlerden biri istemiş ki körler de fili tanısın!.. Almış birkaç tane körü yanına, götürmüş filin önüne…

− İşte, fil önünüzde!.. Yıllardır aradığınız, ermek, tanımak istediğiniz fil bu!.. Tanıyın bakalım!.. Arzunuza nail olun… demiş.

Ama neylesin körler!.. Allâh, basîretlerini almış ellerinden!.. Göz yok, görüş kayıp!..

Fili tanımak için tek bir yolları var, elleriyle bir tarafından dokunarak karine ile ne olduğunu anlamak…

Bunun için de, elbette yapışacaklar filin bir tarafına…

Kimi filin hortumunu eline almış, kimi kuyruğunu!.. Kimi kulağına yapışmış, kimi karnına!.. Kimi bacaklarına sarılmış, kimi göğsüne!…

Derken sormuş, onları getiren görür, gördüğünü bilir, bildiğini değerlendirir…

− İşte erdiniz file!.. Haydi bana tarif edin fili…

Başlamış “körler fili tarife”…

− Fil, sütun gibi bir hayvandır!.. demiş bacağını tutan…

− Fil, küp gibi bir hayvandır!.. demiş karnına dokunan…

− Fil, duvar gibi bir hayvandır!.. demiş göğsüne değen…

− Fil, yılan gibi bir hayvandır!.. demiş hortumunu eline alan…

− Fil, kamçı gibi bir hayvandır!.. demiş kuyruğuna yapışan…

− Fil, yaprak gibi bir hayvandır!.. demiş kulağını avuçlayan…

İbretle seyretmiş onların bu hâlini, getiren zât…

Sonra düşünmüş kendi kendine… 

“Fili verirsen körlerin eline işte böyle değerlendirirler; daha ne beklenir ki!”…

Evet, beşer hafsalasanın alamayacağı boyutlarda Evrensel SİSTEMİ ve gerçekleri açıklayan Kur’ân-ı Kerîm’i tek yönlü ele alarak; sadece “tefsir” bilgisiyle, asırlar öncesinin dar görüşüyle açıklamak; ya da sadece “tasavvufun” mecazî anlamlarıyla onu çözmeye çalışmak; sırf “fıkıhçı” ya da sırf “kelâmcı” olarak olaya bakmak; yahut da sadece çağdaş bilimlerle, Kur’ân-ı Kerîm’i bir bilim kitabı olarak değerlendirmeye çalışmak, “körlerin fili tanıma çabasından” öteye geçmez!..

ALLÂH, olaylara yüzeysel şekilde yaklaşıp, konuyu ilgilendiren bütün ilimleri kapsamayan bir bakış açısıyla ele alanların; “Kur’ân işte bu açık hükümlerden ibarettir ve bunun ötesinde başka bir şey yoktur”demelerini kesmek; ve tefekkür ehlini ödüllendirmek; ve hem de o devrin şartlarında anlaşılması olanaksız bazı gerçekleri, o günden bildirmiş olmak amacıyla, birçok hususu “müteşabihât” yani “benzetme yollu anlatım” yani “mecazî anlatım yani “sembollerle anlatım” yoluyla gerekli bilgileri sergilemiştir, bizlere… Elbette, BASÎRET EHLİ olan, yüksek tefekkür gücü bağışlanmış zevâta…

Şunu çok iyi bilelim ki, Evrenselliğin sergilendiği o muhteşem KİTABI üst düzeyde anlamak, sırlarını deşifre etmek istiyorsak, tek bir daldaki ihtisasla bunu gerçekleştirmemiz asla mümkün olmayacaktır…

Meğer ki ilâhî inayet ve hidâyet ulaşa!..

Aksi takdirde, kişilerin tek bir dalda yaptıkları çalışmalara dayanarak, “Kur’ân-ı Kerîm”in ifade ettiği tüm mânâları kapsar bir biçimde “sentez hükmü” vermeleri mutlaka yanıltıcı olacaktır!

Zira, “fıkıhçının”, “tefsircinin”, “hadisçinin”, “kelâmcının”, “tasavvufçunun” ya da “doktorun”, “fizikçinin”,“matematikçinin” sadece “branş” bilgileriyle olayı irdelemesi ve bir senteze gitmesi, böylece de Kurân’ın tümü hakkında hüküm vermesi çok yanıltıcı sonuçlar doğurabilir… Bu durum da neticede önemli sapmalara neden olabilir…

Dolayısıyla, bizim için en ehven yol, her daldan “olayın sistemini kavrayabilecek ölçüde bilgi sahibi olarak, çok geniş kapsamlı perspektifle çözüm aramaktır!..

Bunun için de üzerimize düşen, “ALLÂH”ın “OKU”mamız için karşımıza çıkardığı SİSTEM KİTABINI iyi anlayarak, doğada akıl ve mantık dışı hiçbir şey olmadığını fark ederek, çok yönlü değerlendirmeye başlamaktır.

İşte böylece ele alırsak “müteşabihât” olan harfleri…

“Elif… Laaam… Miiiym!”

Bu harflerin ne anlama geldiği hakkında çeşitli düşünürler, çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir…

Bu harfler gibi, yine sûre başlarında yer alan “Kaf, ha, ya, ayn, sad” ve “Ha, mim, ayn, sin, kaf” harflerinin “ALLÂH” isimleri arasında bulunduğu ve Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın bu isimleri okuyarak dua ettiği bilinen bir olaydır.

Bu itibarla bu harflerin Allâh isimlerinden olması, büyük bir olasılık olarak ileri sürülmüştür…

Öte yandan, Hz. Ebu Bekir’in bu konuda şöyle dediği naklolunur:

“Her kitapta Allâh’ın bir sırrı vardır… Kurân’daki sırrı da, evvelleridir…”

Hz. Âli dahi bu konuda şöyle demiştir:

“Her kitabın bir özü vardır; bu kitabın özü de hecelenen harflerdir…”

İbn Abbas ise her bir harfin Allâh’ın bazı isim ve sıfatlarına işaret ettiğini belirterek şöyle yorumlar:

‘Elif’; “AHAD, EVVEL, EZELİ, EBEDİ” gibi isim ve sıfatlara; ‘Laaam’; O’nun “LATİYF” oluşuna; ‘Miiiym’; “MELİK, MÂLİK, MECİYD, MENNAN” gibi isim ve sıfatlara işaret eder!”

Bunların dışında kalan bazı yorumlar ise şöyle:

Elif; ALLÂH’a işaret eder, Laaam; Cebrâil’e; Miiiym; Muhammed(aleyhisselâm)’a”…

Yani, “ALLÂH kelâmı, Kur’ân-ı Kerîm, Cebrâil tarafından Muhammed (aleyhisselâm)’a vahyedilmiştir, anlamını taşımaktadır bu üç harf; denilmiştir…

Elif, ‘ene’; Laaam, ‘Allâh’; Miiiym, ‘Aliym’ anlamına gelir ki mânâsı ‘Ben Allâh, bilirim’dir…

Bizim bu konudaki müşahedemize göre ise;

“Elif”, “Ahad” isminin mânâsına;

“Laaam”, “Latiyf” ismi yönünden “Ulûhiyet”e;

“Miiiym” ise “Hakikat-i Muhammedî”ye işaret etmektedir…

“Elif”, “Laaam” ve “Miiiym” dikkat edilirse, “Fâtiha” Sûresi’nin hemen akabindeki ilk âyettir; ve sanki iki sûre-metin arasında bir köprü teşkil etmektedir.

Fâtiha Sûresi,“Allâh” indîndeki âlemlerden ve içindekilerin yerinden; “Allâh”ın “RAB” olarak onlar üzerindeki tasarrufundan; ve dahi yarattıklarının genel ve özel rahmetle hidâyet üzere kulluklarını yerine getirişinden bahsederken…

Bu harfler, “AHAD” olan “Zât”ın “ULÛHİYET” kemâlâtının “LATİYF” olarak, tüm varlığın özü ve aslı olan “Muhammedî Hakikatten zuhurunu özetlemektedir…

İlk yaratılmış olan “Ruh-u Â’zâm”dır!

“Ruh-u Â’zâm”dan, bilinci yönüyle “Akl-ı Evvel” diye de bahsolunur… Rasûlullâh (aleyhisselâm)’ın ruhunun hakikati, özü, aslı, orijini de budur… Bu mertebede henüz bireyler ve bireysel ruhlar söz konusu değildir…

Burada, “AHAD” olan “ALLÂH”ın “ULÛHİYET” kemâlâtının, “Muhammedî hakikat”ten zuhuru, yani “kesrete” dönüşmesi ifade edilmiş; ve bunun arkasından da, kesretin tafsili mahiyetindeki ana metne girilmiştir… İşte bu ilk üç harf ile…

“AHAD” oluşu, sonsuz-sınırsız varlığıyla kendisinden gayrının mevcut olmayışına işaret edilmektedir…

“AHAD” olan “ALLÂH”ın, kendisinde bulunan sayısız özelliklerin toplamıyla oluşan sonsuz kemâlâtı, O’nun “ULÛHİYETİ”ni yani “ALLÂH”lık kemâlâtını teşkil etmektedir… Bu sonsuz kemâlâtın ortaya çıktığı yer ise, orijinaliyle evrendir!.. Yani, Hakikat-i Muhammedî!..

İşte bu giriş faslından sonra, “Miiiym”e atıf yapılarak, şöyle denilmektedir:

“İŞTE O KİTAP…”

Burada bahsedilen “İŞTE O KİTAP”,öncelikle, “İKRA” yani “OKU” hükmüyle “okunması” istenilen; Allâhilminin eseri olarak, kudretle yazılmış “Evrensel SİSTEM Kitabı”dır ki, herkes için ana hatlarıyla okunması mümkün olduğundan, “…KUŞKULANILACAK YANI YOKTUR”…

“İşte O Kitap” anlamında olarak “Kur’ân-ı Kerîm” dahi anlaşılabilirse de; ve bu mânâda, “içinde yazılı olan bilgiler dolayısıyla, kuşku uyandırır, şüpheyi celbeder yanı yoktur” anlamına değerlendirilebilirse de; biz bu hususun en geniş kapsamıyla anlaşılmasından ve değerlendirilmesinden yanayız!..

Bu takdirde giriş şu mânâyı veriyor demektir:

“Miiiym” diye isimlendirilen, Allâh isimlerinin anlamlarının ve dolayısıyla sonsuz hikmet ve kemâlâtının sergilendiği İŞTE O KİTABIN KUŞKU UYANDIRIR HİÇBİR YANI YOKTUR!..

Zira, öylesine muazzam bir SİSTEM, öylesine muhteşem bir mekanizma oluşturulmuştur ki, bunu meydana getiren bir İLİM ve KUDRET sahibi Yaratıcısının olmaması, asla düşünülemez!..

Elbette ki düşünebilen beyinler için…

İşte bu sebepledir ki, düşünebilen, mantık sahibi, SİSTEMİ “OKUYAN” ve bundan dolayı da, KORUNMAK İSTEYENLER için, bu evren kitabı bir HİDÂYET vesilesidir!..

Veya…

Açık-seçik ortada olup hakkında şüphe duyulması mümkün olmayan “İŞTE O” evrensel “KİTAP”; varoluşu, yapısı ve çalışma sistemi itibarıyla, büyük bir ibret olduğu için; OKUnması hâlinde, KORUNMAK İSTEYENLERE HİDÂYETTİR!

Ya da…

“SİSTEM”e dikkati çeken “İŞTE O KİTAP” yani “Kur’ân-ı Kerîm”, KUŞKULU HİÇBİR YANI OLMAMASI SEBEBİYLE, tefekkür gücü zayıf olduğu için OKUyamayıp, itimat yollu “iman” ile yürüyen KORUNMAK İSTEYENLERE HİDÂYETTİR…