Kesret Âlemi

  • Ef`âl âlemi denen fiiller âleminin, yani bütün bu gördüğümüz-göremediğimiz, algıladığımız-algılayamadığımız fiillerin, bireylerin, birimlerin yani “kesret” denen “çokluk” âleminin meydana geldiği, oluştuğu ilk boyut, melekler âlemidir.

  • “Ef`âl âlemi” diye bilinen fiiller âlemi yani kesret âlemi, tümüyle “melekût” diye bahsedilen âlemdir. Bunun bir üst ya da alt boyutu olarak tanımlayacağımız, esmâ âlemi yani Allah`ın isimleri boyutu ise sırf mânâdan ibarettir ki bunda kesret yani çokluk kavramı mevcut değildir.

  • Her şey, “O”nun ef`al mertebesindeki görüntüsüdür. Kesret âlemi de, budur!. 

  • RUBÛBİYET” mertebesi, “ALLAH İSİMLERİ“nin mânâlarının, sonsuz-sayısız terkipler halinde ortaya çıktığı âlem ya da boyut demektir…

    Ef`al âlemi” denilen, tüm birimlerin -insan, cin ve melek- ve oluşların meydana geldiği boyut, varlığını “RUBÛBİYET” mertebesinden elde eder…

    RUBÛBİYET” mertebesi, Rabbânî kuvvelerin geçerli olduğu ve açığa çıktığı, bu kuvvelerin birbirinden fark ve temyiz edildiği mertebedir…

    Kesret âlemi” ya da “çokluk” âlemi dediğimiz boyut burasıdır…

    “ARŞ”ın altıdır !…

    ARŞ“ın üstü tamamıyla mücerret (soyut) âlem olan CEBERÛT BOYUTUDUR!..

  • “Kâinat” ismi altında Zâtından başka bir varlık yoktur!..Kâinatın ardında, özünde, zâhirinde veya bâtınında, zâtından gayrı bir varlık yoktur!..kısacası, kâinatın hüviyeti O’dur! Kâinatın benliği, ona aittir!..O’na ait mânâlar, değişik terkipler şeklinde, değişik isimler olarak, kesret dediğimiz görüntüyü meydana getirir!

    Kesret; ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkmasından başka bir şey değildir!..Ve bu terkiplere göre seyredilen, âlem, fiiller âlemi dediğimiz ef’al âlemi dediğimiz âlemdir!..Kısacası, fiiller âlemi denilen âlem, ilâhi isimlerin mânâlarının, terkipler şeklinde, bir terkibin diğer terkibe bakışından başka bir şey değildir!..Ve bu açıdan bakarsan, ortada ef’al âlemi diye bir âlemin olmadığını da müşahede edersin!..Bu defa bakarsın ki, fiil dediğin şeyler, aslında fiil olmayıp, terkibiyet hükümlerinin ortaya çıkışıdır! Ama sen buna, fiil diyebilirsin, fiiller âlemi” de diyebilirsin! Ama fiil veya fiiller âlemi diye kastettiğin şey, ilâhi isimlerin terkibiyet hâliyle ortaya çıkışından başka bir şey değildir!.

  • Ayrı ayrı isimlerle anlatılan bu “âlemler”, gerçekte birbirinden kopuk, belirli sınırları olan birbirinden bağımsız katmanlar asla değildirler. Hepsi de herhangi bir kopukluk ya da bağımsız bölümler hâli sözkonusu olmaksızın birbirinin içi ya da dışı şeklindedir, bizim şu andaki görme veya algılama kapasitemize göre.

    Gerçekte ise, âlemlerin farklılığı, bizim algılama kapasitemizin son derece sınırlı olmasından kaynaklanmaktadır.

    İnd-i ilâhî’de bunların hepsi tek bir âlemdir!..

    Bu hususu daha değişik bir anlatımla şöyle de açıklayabiliriz;

    Kesret âlemi” denen “çokluk görüntüsünün yeraldığı âlem”de birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tespit edilmektedir.

    Oysa bu sayısız varlık “göz” adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.

    Gerçekte, çok yok, TEK vardır!..

  • İnsan bedenini düşünelim. Trilyonlarca hücreden oluşan bir yapı!! Her organ diğerlerinden son derece farklı yapıya sahip!.. Âdeta, farklı düşünce ve görev sahibi pek çok varlığın bir araya gelerek oluşturduğu tek bir beden görüntüsü. Ama, varoluş sistemleri aynı. Aynı özden meydana gelerek oluşmuşlar.

    Biraz daha derine inerek konuya yaklaşalım. Gözün algılama boyutunda milyarlarca tür görülmesine rağmen, bir milyar defa büyüten elektron mikroskobunun bakışıyla aynı varlıkları değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki varlık sayısı yüz küsûr atom türüne inmektedir.

    Eğer biraz daha derine inersek, evrende bulunan milyarlarca türün sayısız anlamlar taşıyan dalgaboyları farklı mikrodalga yapıdan ibaret olduğunu göreceğiz.

    İşte bu noktada kesret yani çokluk tekliğe dönüşmüş olacaktır. Pekçok fikir ve hayal sahibi tek bir şuur gibi!..

    İşte “Melekût âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden “mikrodalga kökenli kozmik âlem”; ceberût âlemi diye anlatılan da o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇTİR!..

    Bu Kozmik Bilinc’in tasavvuftaki karşılığı İNSAN-I KÂMİL veya Hakikatı Muhammedî, ya da değişik vasıfları itibariyle Aklı Evvel, Ruh-u Â`zam’dır!.. Âlemi ise Ceberût`tur!..

    Ceberût Âlemi’nde kesrete yer yoktur!..

  • Çokluk (kesret) âlemindeki en geniş kapsamlı ilim, “Aklı Küllün ilmi”dir.

  • Vahdeti” yaşayanlarda ise “kesret” müşâhedesi olmaz!.. Kesret kavramı olmaz!.. Belki kesreti, vahdetin zuhûru olarak seyrederler.

  • “Vâhidiyet” mertebesi “Nefs” ile kâimdir. “FERD”dir “Nefs”!..

    “Ahadiyyet” ise “Hüviyyet”tir ki, “eniyyet” kabûl etmez…

    “Ahadiyyet”, “eniyyet” dolayısıyla “vâhidiyyet” mertebesine tenezzül eder ki, “Ferd” ismiyle tanınır.

    “Vİtrİyet” ise kesretin “hükmî” nihâyeti dolayısıyla erişilen Tek`lik mertebesidir. Kesret kavramının kalkışı ile “Vitriyet” hâsıl olur.

    “Nefsi kül” kavramı kalkınca “Vitriyet” yaşanır!.

    İşte yukarıda, çıkılması gerekli olarak işaret edilen “Nefs”, nefsi küldür. Ki neticede “vitriyet” tahakkuk etsin ve Zât`a yönelim başlasın. “Vitriyet” kesretin nihâyeti ve kalkışı olarak, “Ferdiyet” yaşamını getirir.

    Bütün bunlar “Mardiyye nefs” ismiyle işaret edilen bilinç düzeyinde başlar.

    Bundan sonra,

    “kalplerden ve ruhlardan çıkmaktan” sözediliyor.

    Burada da anlatılmak istenilen, kesret müşâhedesinden” kurtulmaktır.

    Yâni, Hak`kın varlığı olarak bir çok varlıklar mevcut değildir!.

    Kalpler ve ruhlar mevcut değildir!..

    Bunların hepsi de vehim yollu görülen hayâllerdir!. Gaflet ve uykuda olmanın sonucu olarak meydana gelmektedir!..

    Çünkü bunların hepsi de, “ilmî sûretler” olmaktan öte bir şey değillerdir!.

    “İlmî sûretler” ise ancak ve ancak, sadece ve sadece Allah`ın ilminde mevcutturlar!..

    Bu anlattıklarımızı size ne nisbette ulaştırabileceğiz, bilemiyoruz. Elbette her okuyan, istidadı nisbetinde, takdirindekini alabilecektir.

    Ehli, zâten bunların böyle olduğunu bilir. Yaşamayana ise ancak bu kadar açıklaması mümkündür. Biline ki, böyle hâller de vardır!..

    “Sonra emir ve hükümden de çık”

    Ya, bu ne demektir?..

    Emir ve hüküm, hep kesret âleminin neticesidir!.. Kesret âlemi içinde, varlıklar arasında geçerli bir sistemdir.

    Bu kavramla kayıtlı bir müşâhede devam ettiği sürece, kesret âleminin son bulması ve Teklik seyrine girilmesi asla mümkün olmaz!.. Bu yüzden de, Allah`a urûc murad ediliyorsa, çokluk görme basîretsizliğinden arınıp; Emir, âmir, memur; hâkim, mahkûm, hüküm üçlüsünün varolmadığını idrâk edip; TEK`in seyrine girilecektir.

    İşte o zaman “kader sırrı” da açılır ki, bu da “Vâhidiyet” mertebesinde yaşayanın vukûf sahibi olduğu hâllerden biridir!..

  • Esas itibariyle, âlemler kesret âlemi ve vahdet âlemi olarak ikiye ayrılır.Ancak bu kesin böyle değil, anlayışın ya da bir diğer şekliyle anlayış yetersizliğinin oluşturduğu ikidir bu âlemler.

    Kesret âlemi yâni çokluk âlemi, efâl âlemidir.

    Çokluğun oluşturduğu mülk ya da melekût boyutunda sayısız fiiller sözkonusudur.

    Vahdet âleminde ise kesretten sözedilemez.Vahdet âleminde kesretin yâni çokluğun varlığı kalmamıştır!.

    “TEK”, çok kavramı kabul etmez!. Ahadiyyet, çokluk kavramlarını yok eder.

  • Hakikat müşâhedesi yolunda, benlik duygusu yönünden mücahede şarttır;bedenin tabiatı yönünden mücahede şarttır; şartlanmalar yönünden mücahede şarttır.. Bütün bu mücahedelerin sonunda muvaffak olunur ise, o zaman kişi müşâhede mertebelerinde urûc’a başlar.

    Önce melekût âleminin müşâhedesine kavuşur, kesret sırlarına âgâh olur; sonra da ceberût âlemine urûc edip, esmâ âleminin sırlarına erer, olabildiğince…

    İşte isimlerin işaret ettiği mânâların sırlarına erme hâlinde dahi Vâkıfîn’i bir mücahede beklemektedir..Ki o mücahede, esmâ perdesinden kurtulmaktır!.

  • LEVHİ MAHFUZ“, “kesret”i yani çokluk kavramlarını meydana getiren esmâ terkiplerinin “KAZA ve KADER” boyutudur!… Bilgi ve bilinç boyutudur!… ALLAH İLMİNDEKİHÜKÜM ve TAKDİRİNfiiller âlemindeki görüntüsüdür…

  • AN”ı zaman diye anlamamak lâzım!

    Esasen “AN” kelimesi ile işaret edilen zaman boyutu; “DEHR” kelimesi ile tanıtılan varlığa aittir!..Yoksa bizim 5 duyuya nisbetle var kabul edilen zaman boyutu ile “AN” kelimesinin işaret ettiği mânânın hiçbir benzerliği söz konusu değildir..

    DEHR” ise daha önce naklettiğimiz kudsî hadiste açıklandığı üzere Allah’tır..Öyle ise,”AN” gerçeği itîbariyle Allah katındaki zaman birimidir!..Ve bu zaman birimi ancak “zât” ve “sıfat” tecellileri mertebelerine erişmişlerce bilinebilir..

    Yoksa avâmın şartlanma yollu, beş duyu kaydından dolayı var kabullendiği zaman anlayışı ile burada kastedilen “AN” mânâsını anlayabilmek mümkün değildir..

    Avâma göre zaman fiiler mertebesinde, olayların birbiri ardına dizilmesi sebebiyle, birinin diğerine karşı durumuna verilen hükümdür..

    Bu boyutta ise fiil sözkonusu değildir!..

    Bu ancak, “zâti ilmin kendine nazarı” diye târif edilebilir.

    Kendine nazarı da , zâtına nazarı, varlığına nazarı, kendindeki mânâlara nazarı olmak üzere, üç ayrı bölümde incelenebilir…

    Zâtına nazarı, zât mertebesini ; sıfatına nazarı, bu belli sıfatlarını bilmeyi; mevcut olan mânâlarına nazarı da esmâ mertebesinin tabîi ve zarûri sonucudur ef’âl mertebesi!

    Çünkü mânâlar mutlaka , kendi mânâları istikametindeki fiilleri doğururlar!.

    İşte kendinde mevcut mânâların tabii sonucu olan fiillerin ortaya çıkış noktası “yaratmanın” başlama noktasıdır!

    Bu noktada, âlemler yaratılmıştır!..

    Kesret, çokluk bu noktada meydana gelmiştir…

    Bu noktada varlık ve yokluk; bu noktada Hâlik ve mahlùk; bu noktada Rab ve abd mânâları fiile dönüşmüştür.

  • Hazır sırası gelmişken “CÜZ” ve “KÜL” tâbirlerinin de gerçeğini açıklayalım..

    İrade-i KÜL” ya da “Akl-ı KÜL” ve de “İrade-i Cüz”, “Akl-ı cüz” tâbirleri kullanılır… Bunun anlamı şudur:

    Hatırlayınız ki Varlık gerçekte TEK`tir!.. Kesret yani çokluk algılaması, vehmîdir yani birime takdir edilmiş programın oluşturduğu varsayımdır!.

    Durum böyle olunca, ana sistemdeki irade ve şuur yani bilinç “KÜL” diye tanımlanırken; sistemin oluşturduğu programın meydana getirdiği birimden, ortaya çıkan akıl ve iradeye de “CÜZ” adı verilmiştir!..

    Kişideki “irade” mâhiyet olarak orijinin aynı; potansiyel olarak farklıdır!.

    “MÜRİD” ismiyle işaret edilen Allah`ın “İRADE” sıfatının “kül” ve cüz”deki mahiyeti aynıdır!.. Buna karşın, kişinin “fıtratının” oluşturduğu program dolayısıyla “irade” potansiyeli elbette ki son derece farklıdır…

    “ALİM” ismiyle işaret edilen Allah`ın “İLİM” sıfatının, kesret âleminde terkiple açığa çıkışının adı “AKIL”dır… Sistemin aklının adı “Akl-ı KÜL”dür!… Birimde terkipsel özellikler altında açığa çıkışında ise “Akl-ı CÜZ” adını alır…

    İşte bilinç sıçraması ile kendini “akl-ı kül” mertebesindeki kavrayış kapasitesi içinde bulursan bir üst boyutta, senin tüm değer yargıların, varlığa, yaşama, mevcudata bakış açın değişir!.işte buna, eskiler; “Velâyet” mertebesi, “Allah`a yakin” mertebesi demişlerdir…

  • 6. basamak diye tarif edilen “Mardiye“, diğerlerinden çok büyük fark ihtiva eder.

    Varlığın Hakk`ın varlığı olduğu, Hakk`ın bu suretlere bürünerek var olduğu ve bu suretlerde Hakk`ı seyretme hali “Mutmainne” ve “Râdiye“de ağır basar.

    Eğer buradan, bir üst boyuta sıçrama yapılırsa, bu idrak ve yaşam düzeyinde şuur, birimler, suretler müşahede yaşam halini yitirir.işte “Mardiye“nin en önemli vasfı, şekli budur!.

    Burada, şuursal bir “Tek”lik, yaşamı vardır!. Kesret-çokluk müşahedesi tamamen kalkar!. “Tecelli-i sıfat” denen yaşam tarzıdır. “Hakk-el yakin” halidir!.

    Burada şuur, tek varlık olarak kendi vasıflarını seyre koyulur. Burada çokluk müşahedesi söz konusu değildir, sûrete bürünmüşlük söz konusu değildir…

  • “İnnâ enzelnehu fiy leyletil kadir”

    “Gerçek ki biz inzâl ettik onu KADİR gecesinde”

    “Kadir” gecesinde, gecenin kadrinde, biz onu inzâl eyledik.

    Burada, hemen herkesin ilk aklına takılan olay şudur;

    Niçin “Biz, onu” diyor?.. “Ben, inzâl ettim onu” demiyor da, “Biz inzâl ettik onu” diyor?…

    Buradaki “Biz” hükmü, ef`al=fiiller âlemindeki kesret hâliyle alâkalı bir olaydır. Yani, çokluk ile ilgili bir olaydır…

  • Kesret karşılığı kullanılan vahdet kavramı da bir sembolden başka bir şey değildir!

  • Vahdet, semâda yaşanır!…

    Arz, kesret mahallidir; sistem ve düzenin gereklerinin açığa çıktığı alandır…

    Semâ, sonsuza dek Bakî’dir!…

    Arzın, sonsuza dek Bakî’dir!

    Aman dikkat!.. Sakın câhiller gibi, semâyı gök, arzı da toprak diye anlamayasın!… Basîret gözüne mil çekilir sonra!.

  • İsmi “ALLAH” olarak bildirilen, her türlü beşeri anlayış ve kapsamsal kavramın ötesinde olarak, yalnızca “HU” yani sadece “O” olarak tanımlanır (ki bu boyuta “âlemi lâhut” da tabir edilir).

    HU“, evren içre evrenleri, ilminde, ilmiyle, bir “NOKTA“dan yaratmıştır!

    O “nokta“, “HU” zamiriyle işaret edilenin, ilminde açığa çıkardığı özelliklerinin varlığıyla var kılınmış şuurlu bir çekirdektir (heyûla); “Hakikati Muhammedî“dir (âlemi ceberûttur)!.

    Algılanan ve algılanamayan, bilinen ve bilinmeyen her şey, bu şuurlu ve bilinçli “NOKTA“nın varlığındaki isimlerin işaret ettiği özellikler ile gene ilimde varolmuş “ilmî suret“lerdir.

    Bu “nokta“nın ilim mertebesinde ilmî açılımı ile “melekût âlemi” meydana gelmiştir ki bu mertebe, evren içre evrenlerin meydana geldiği “salt enerji okyanusu“dur. Burada çokluktan, çokluğa ait sayısallıktan ve birimsellikten söz edilemez!.

    Buraya kadar açıklanan durum, Hazreti ÂLİ`nin “bu AN o AN`dır” işaretinin ihtiva ettiği “nokta“dır; ki bu, ezelden ebede böyledir ve hiç değişmez!.

    İşte bu “nokta” içinde, “nokta“nın varlığındaki Allah isimlerinin, değişik bileşimler hâlindeki açığa çıkışları ve bunların yapıları gereği algılamaları, “GÖRESELLİĞİ” ve çokluk (kesret) kavramlarını oluşturmuştur (nâsut âlemi).

  • Efâl – fiiller – kesret – çokluk – algılaması yaşanan âleme gelince… Vücud, varlık yalnızca “Esmâ mertebesi” tanımlamasıyla işaret edilene aittir! İlmiyle ilmini ilminde seyretmektedir, ifadesi dahi “şe’n”i itibarıyla aynıyla “Esmâ” olan bu mertebedeki seyrine işaret etmektedir. Bu mertebede, ilimde yaratılmış sûretlerle, seyir ve tedbirât yürümekte olup; “âlemler vücudun kokusunu bile almamışlardır” uyarısı bu yüzden yapılmıştır. Zerre, bu mertebedeki seyreden, “küll” seyredilendir! İsimlerle işaret edilen kuvveler ise “melek” ismiyle tanımlanmıştır ki; “insan”ın dahi hakikati budur; farkındalığını yaşamak süreci ise “Rabbinin likâsına kavuşmak” diye anlatılmıştır! Bunu keşfettikten sonra, devamının gelmemesi ise feci cehennem yanışı olarak anlatılmıştır! Burası “Kudret” yurdudur, “kün” hükmü buradan çıkar; İlim mertebesidir; aklın burada geçerliliği yoktur! “Hikmet” yurdunun bâtınıdır! Hikmet yurdunda olup biten her şey ise akılla seyredilegelir; burada bilinçler konuşur! Efâl âlemi ise, bu boyuta (kudret yurduna) göre, tümüyle hologramik (zıll – gölge) vücud – varlık ve yapıdır! Algılayanın algılama kapasitesine göre var olan paralel veya çoklu evrenler, içindekiler ile maden, nebat, hayvanat (insansı) ve cin âlemlerine ait tüm tedbirât ve tasarruf “mele-i âlâ” hükmü ile buradan açığa çıkar! Rasûller ve vârisleri velîler, “mele-i âlâ“nın yani Esmâ kuvvelerinin yeryüzündeki dilleridir! Bütün bunlar dahi, hep Esmâ mertebesinde ilimde olup biten seyirlerdir! “İnsan”ın hakikati dahi bu anlamda “melek”tir ve melek oluşunu hatırlamaya ve gereğini yaşamaya davet edilmektedir gerçekte! Bu konu çok daha derin ve detaylı bir konudur… Anlattığımız ilimden nasibi olmayan ise, farklı boyut ve mertebelerden seyri dillendiren anlatımı, çelişkili bulabilir. Ne var ki, biz, 21 yaşında 1966 yılında kaleme aldığımız “Tecelliyât” isimli kitabımızda dillendirdiğimiz şaşmaz doğrultudaki müşahedemizi, kırk beş yıllık süreçte, tahkike dayalı olarak, insanlıkla paylaştık kulluğumuzun sonucu olarak; kimseden maddi veya manevî bir karşılık beklemeden. Açıkladıklarımız, “el malı” değil, “Allâh hibesidir”! Şükrünü edâ etmem ise mümkün değildir! Bu nedenledir ki anlattıklarımızda hiçbir çelişki yoktur. Var sanılıyorsa bu, aradaki bağlantıları kurmaya yeterli veritabanı olmamasındandır!

Soru

-Şehâdet, “HÛ”ya bağlanırsa, o şehâdetin izahı yapılabilir mi?.. Şayet yapılamaz ise Allah nasıl şehâdet eder?..

Üstad

-Şehâdet kesrete ait bir kavramdır… Kesret sûretlerinden şehâdet etmektedir… “Atan bendim” deki gibi…”HÛ” ya yapılmayan şehâdetle tenzihiyet olmaz.

 

Soru

-İnsan-ı Kâmil`in tercümesinden şu cümleyi açıklamanızı rica etmekteyim:

Ahadiyyet, Ulûhiyyetin mertebe olarak daha altındadır. Ulûhiyyet zâtın mazharlarının kendisine ve başkasına şumûl itibariyle en faziletlisidir. Bundan dolayı Allah ehli kimseler Ahadiyyet tecellisini men etmiş fakat Ulûhiyyet tecellisini men etmemişlerdir.

Üstad

-Ahadiyyet sırrı, Zât’ına işaret eder ki orada kesret kavramı düşünülemez… Düşünülemediği gibi, kesret kavramına dönük bir şey de konuşulamaz… Zâtın kendi kendini bilişidir!…

Ulûhiyet ise, hem Ahadiyeti, hem de kesrete ait bütün kavramları içine alır… Bu yoldan da şuur, özüne döndüğünde, erebildiği noktaya kadar ulaşır…

Bu sebeble Ulûhiyetin kişideki tecellisinden sözedilebilir, fakat Ahadiyet tecellisinden sözedilemez… edilse dahi, bu ancak anlatım sadedindedir…

 

Soru

-Klâsik anlatım dışında, Teklik yönüyle mekr kavramını açarmısınız?..

Üstad

-Teklikte kesret olmadığı için, mekr de olmaz!…

 

Soru

-Hz Muhammed’in Kulluğu da Rasûllüğü gibi Allah’a ve Hüviyete bağlanıyor… Bunu sistemsel olarak nasıl anlayabiliriz, Kulluğun Rasûllükten önce gelmesinin sistemdeki farklılığını nasıl anlamalıyız?

Üstad

Kulluğun varoluşu yaratılış itibariyle öncelik taşır, Tek’likten sonraki aşamadır… Rasûlluğü ise kesretin varoluşuyla bağlantılıdır; dolayısıyla ikinci sırada gelir.

 

Soru

-Üstadım!.. Yâsin /12.âyette; ” …… İmamı Mübin’de İHSÂ ettik” deniyor , İhsâ `nın İnzal ile olan farkı nedir?

Üstad

-Bilmek ile uygulamak arasındaki fark gibi… Bilmek şuurdadır… Uygulamak Ef`âl Âlemi’ndedir.. İhsa, ilimledir… İnzâl

 

Soru

-Üstadım, vefat olayı ile ilgili Kuranda fâile nispetle 4 tâbir var: Allah vefat ettirir, Melekülmevt vefat ettirir, Melâike vefat ettirir, Rasüllerimiz vefat ettirir, diye, fark ne?.

Üstad

Meleki boyut, Teklik boyutu ile ef`âl âlemi arasındaki elçilik boyutudur!…

Birincide ana yapının ismi veriliyor, diğerlerinde aracı yapının ismi veriliyor, sonuncuda ise o yapının vasfından sözediliyor… Yani olay dört başı mâmur anlatılmış oluyor…Ayrıca “Rasûl” kavramını ileride daha geniş anlatacağız.

”Rasûl”lük “Tanrının elçiliği” değildir!..

 

Soru

-“Arşın şuur olduğu” “Allah arşı istiva etti” şuhûduna ne dersiniz..?

Üstad

-Arş nedir önce onu kavramak lazım… Sonra da arşı taşıyan MELEKLER nedir bunu düşünmek gerek…

Eğer bunu anlarsanız; meleklerin, şeytan denen cinler gibi somut objeler olmadığını da düşünürseniz; o zaman “Arş” ismi arkasında açığa çıkan mânâ nedir ve bu mânâ hangi özelliklerle ayakta durmaktadır; sorusunun cevabını düşünme noktasına geliriz…

O zaman “hamd“ın ve “tesbih“in ne olduğunu düşünmek; ve burada açığa çıkan mânânın “hamd“ının ne şekilde olabileceğini farketmek zaruretiyle karşı karşıya kalırız…

Arş, ilimde vahdetin kesrete dönüştüğü sınırdır!…

Yani ilmi ilahi ile Esmâ ve Efâl boyutu arasındaki sınır… Ef’al boyutunu kapsayan alan, arşın altıdır…

Bir diğer ifade ile, Esmâ ve Ef’âl boyutu arasındaki sınır…Ef’âl boyutunu kapsayan alan arşın altıdır…

Bir diğer ifade ile; arşın üstü ilmi ilâhi , içi de kesret âlemi-ilmin zuhur mahallidir…

Allah’ın arşı ıstıvası, kesret âleminin O’nun ilmiyle meydana gelmesi ve ezelden ebede bunun böylece devam etmesidir… İşte bütün bunları eğer hissedebilirsek o zaman bu Âyetin mânâsına YÖNELMİŞ OLURUZ…

 

Soru

-Kur’ân ‘da bazen “biz” yaptık veya “biz yarattık” ,bazen de “ Allahû Teâlâ “ yaptı , deniyor bu “biz” kimdir Üstadım ?…

Üstad

Çokluk âlemindeki tüm oluşlar melâike aracılığıyla açığa çıkar…

Kur’ân ‘da “ALLAH Adıyla İşaret Edilen Zât”, bazen melâike diliyle açığa çıkarır yaptıklarını, bazen de ağaç veya ateşle…

Musa’ya ateşten veya ağaçtan hitâp ettiği gibi, bazen de melâike diliyle hitâp eder bizlere, ki o zaman, “BİZ “ tâbiri kullanılır…

 

Soru

-Terkibiyet ne zaman kalkar?

Üstad

-Terkibiyetin sonsuza dek kalkmayacağını söyledik…

Terkibiyet ile kişinin varlığı oluşmuştur. Bu varlık kendi özünde eğer hakikatine doğru bir yolculuğa çıkarsa… Kendini Ef’âl boyutunda, Esmâ boyutunda, Sıfat boyutunda ve Zât boyutunda tanıyabilir!…

Esmâ boyutunda tanıdığı zaman şuurunda çokluk kavramı değerini yitirir

Eğer Esmâ boyutundan Sıfat boyutuna geçerse, ilminde terkibiyet hükmü kalkar…

Zât boyutu itibariyle ise yaşayan bilir…

Esmâ boyutundaki, şuurda çokluk kavramının kalkması, kısmen terkibiyetin kalkması diye ifade edilir…

Sıfat boyutunda olanda ise terkibiyet hükmü kalmamıştır… İlminde!…

Ancak hiç bir şekilde, kesret boyutundaki yani Ef’âl boyutundaki birimsellik ortadan kalkmaz!… Yani terkibiyet hiç bir şekilde ortadan kalkmaz… Anlaşıldı mı?

Soru

-Üstadım.. Namaz Mi’râc ise, cemaatle namaz kılmak ne demektir acaba ?..

Üstad

-Çoklukta Bir’liğin yaşanması.

 

KESRET

  • “İlâhi isimler”in mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkması
  • “İlâhi isimler”in mânâ terkiplerinin seyredildiği âlem
  • Varolduğu, beyin tarafından kabul edilen her şey
  • Algılayanın algılama özelliğinden kaynaklanan bir sanı ve hayâl…
  • Beynin, kesitsel algılama araçlarına GÖRE varsaydığı herşey
  • Kesitsel verilerin imajları
  • Sınırlı algılama kapasitesi olan algılama aracının kapasitesinden doğan imgesel bir varlıklar
  • Varlıkların hakikatına-aslına-orijinine nüfuz edememekten doğan görüş
  • Holografik bir tümellik olan “Anayapı”nın, bizim “Evren” dediğimiz halde algılanmak için, dilediği algılayıcıların dilediği kapasitelerinde göresel farklılıklar meydana getirmek sûretiyle oluşturduğu  “çokluk” görüntüsü
  • Ef’al Âlemi
  • Fiiller Âlemi

“KESRET”(Çokluk) GÖRÜŞÜNÜN SEBEBİ

Bir birimde, “insan var, hayvan var, cin var, melek var; bunların her biri de kendi başlarına diledikleri gibi yaşıyorlar; kâinat başıboş bırakılmış hadsiz hesapsız canlıyla dolu…” gibi bir görüş, tamamiyle o kişinin varlıkların hakikatına, aslına orijinine nüfuz edememekten doğan “çokluk görüşü”dür.

Kesret; ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkmasından başka bir şey değildir!. Ve bu terkiplere göre seyredilen âlem, fiiller âlemi dediğimiz ef’al âlemi dediğimiz âlemdir!.

VAROLDUĞU, BEYİN TARAFINDAN KABUL EDİLEN HER ŞEY BEYNİN KESİTSEL ALGILAMA ARAÇLARINA “GÖRE”DİR;
VE O GÖRÜNTÜLERİN HER BİRİ, KESİTSEL VERİLERİN İMAJLARIDIR

Bulunduğunuz odayı, tavanını açmak suretiyle, bir milyar defa büyütme kapasitesine sahip elektron mikroskobunun lamına koyun ve sonra da objektifinden bakın… Bir milyarlık büyütme kapasitesi, bize atomları görme olanağını verecektir… Bu takdirde, artık biz, o odadaki çeşitli isimler taktığımız eşyayı değil; demir, bakır, çinko, hidrojen, azot, oksijen vesaire gibi pekçok atomlardan ibaret, homojen bir kütleyi göreceğiz.

Göz aracıyla aynı odaya bakan beyin, az önce bir çok eşyanın varlığından söz ederken; elektron mikroskobu aracılığıyla aynı odaya bakan beyin sayısız eşyadan değil, homojen atomik bileşik bir kütleden sözedecektir; ki artık, “pek çok”, sadece, “yüzküsur” atom türüne dönüşmüştür nazarımızda!.

Şayet, beynin kullandığı algılama aracı, bir milyar defa büyütme kapasitesi yerine, bir trilyon, ya da yüz katrilyon gibi rakkamlara çıksa ne olur?…

Bu takdirde öyle bir noktaya geliriz ki, evrende varolduğunu kabul ettiğimiz herşeyin, o şeye bakan algılama aracının kapasitesinden doğan, imgesel bir varlık olduğunu idrak ederiz!

İşte varolduğu, beyin tarafından kabul edilen her şey, beynin kesitsel algılama araçlarına GÖREdir; ve o görüntülerin her biri, kesitsel verilerin imajlarıdır!.

HERŞEY,
O’NUN EF’AL MERTEBESİNDEKİ GÖRÜNTÜSÜDÜR

Gerçekte, âlem Tek varlıktan ibarettir; yani, tek bir yapıdır! Tek`in teklerinin tek tek zikri olmaz!

Hz. Âli, “ Görmediğim Allah`a ibadet etmem “ demiştir.

“Hiç bir şey görmem ki, evvelinde Allah`ı görmüş olmayayım.” demiştir Hz. Ebu Bekr.

“O”, her şeydir ve her şey “O”nun ef`al mertebesindeki görüntüsüdür.. “Kesret âlemi” de budur!

O’NA AİT MÂNÂLAR,
 “KESRET”İ MEYDANA GETİRİR!

“Kâinat” ismi altında Zâtından başka bir varlık yoktur!. Kâinatın ardında, özünde, zâhirinde veya bâtınında, zâtından gayrı bir varlık yoktur!.

Kısacası, kâinatın hüviyeti O’dur!

Kâinatın benliği, O’na aittir!.. O’na ait mânâlar, değişik terkipler şeklinde, değişik isimler olarak, kesret dediğimiz görüntüyü meydana getirir!

Kesret; ilâhi isimlerin mânâlarının değişik terkiplerle âşikâre çıkmasından başka bir şey değildir!..Ve bu terkiplere göre seyredilen, âlem, “fiiller âlemi” dediğimiz “ef’al âlemi” dediğimiz âlemdir!..

KESRET’İN KAYNAĞI,
TEK MUTLAK RUH’TUR

Kesret kavramının kaynağı olan “Tek mutlak RUH”tan meydana gelen tüm melekût âlemi; ve o âlemde meydana gelen Müheymin melâike, Âlâ-i illîyyîn, ve diğer meleklerin varlığı…
Esmâ mertebesinin zuhûru olarak varlığı meydana gelmiş olan melekût!.
Varlığını melekûttan alan tüm ef’âl mertebesi varlıkları…

“KESRET” GÖRÜNTÜSÜ,
SINIRLI ALGILAMA KAPASİTESİ OLAN ARAÇTAN DOĞMAKTADIR!

Esas itibariyle, âlemler, “Kesret Âlemi” ve “Vahdet Âlemi” olarak ikiye ayrılır. Ancak bu kesin böyle değil; anlayışın ya da bir diğer şekliyle anlayış yetersizliğinin oluşturduğu ikidir bu âlemler.

***

 “Kesret âlemi” denen çokluk görüntüsünün yeraldığı âlemde birbirinden bağımsız görünen sayısız varlık tespit edilmektedir.

Oysa bu sayısız varlık, “göz” adını taktığımız sınırlı algılama kapasitesi olan araç yüzünden bize böyle görünmektedir.

Gerçekte “çok” yok, TEK vardır!.

İnsan bedenini düşünelim… Trilyonlarca hücreden oluşan bir yapı!! Her organ diğerlerinden son derece farklı yapıya sahip!. Âdeta, farklı düşünce ve görev sahibi pek çok varlığın bir araya gelerek oluşturduğu tek bir beden görüntüsü. Ama, varoluş sistemleri aynı. Aynı özden meydana gelerek oluşmuşlar.

Biraz daha derine inerek konuya yaklaşalım… Gözün algılama boyutunda milyarlarca tür görülmesine rağmen, bir milyar defa büyüten elektron mikroskobunun bakışıyla aynı varlıkları değerlendirdiğimiz zaman görmekteyiz ki varlık sayısı yüz küsûr atom türüne inmektedir.

Eğer biraz daha derine inersek, evrende bulunan milyarlarca türün sayısız anlamlar taşıyan dalgaboyları farklı mikrodalga yapıdan ibaret olduğunu göreceğiz.

İşte bu noktada kesret yâni çokluk, Tek’liğe dönüşmüş olacaktır. Pek çok fikir ve hayâl sahibi tek bir şuur gibi!.

İşte “melekût âlemi” diye anlatılan, sayısız mânâlar ihtiva eden mikrodalga kökenli kozmik âlem de; “ceberût âlemi” diye anlatılan da, o sayısız mânâları hâvi TEK bir KOZMİK BİLİNÇ’TİR!.

BİRÇOK VARLIKLAR MÜŞAHEDESİ
VEHİM YOLLU GÖRÜLEN HAYÂLLERDİR!

Hakk’kın varlığı olarak bir çok varlıklar mevcut değildir!. Kalpler ve ruhlar mevcut değildir!.

Bunların hepsi de vehim yollu görülen hayâllerdir!. Gaflet ve uykuda olmanın sonucu olarak meydana gelmektedir!.

Çünkü bunların hepsi de, “ilmî sûretler” olmaktan öte bir şey değillerdir!. “İlmî sûretler” ise ancak ve ancak, sadece ve sadece Allah’ın ilminde mevcutturlar!.

Emir ve hüküm hep kesret âleminin neticesidir!. Kesret âlemi içinde, varlıklar arasında geçerli bir sistemdir.

Bu kavramla kayıtlı bir müşahede devam ettiği sürece, kesret âleminin son bulması ve Teklik seyrine girilmesi asla mümkün olmaz!. Bu yüzden de, Allah’a urûc murad ediliyorsa, çokluk görme basîretsizliğinden arınıp; “Emir –âmir – memur”; “hâkim- mahkûm – hüküm” üçlüsünün varolmadığını idrâk edip; TEK’in seyrine girilecektir.

“ÇOKLUK”, “İSİMLER”DE MEYDANA GELMEKTEDİR

BASİRETLE BAKARSAN VAROLAN, YALNIZCA ALLAHIN VECHİDİR!

Senin ayrı ayrı varlıklar görmene sebep gözündeki yetersizlik demedik mi?..

Gözündeki yetersizliği, şuur kemâliyle eğer kaldırırsan, idrâkına giren sahada, yani basiretinde varlıkların çokluğu yokturGözde, çokluk vardır!. Dolayısıyla basiretinde, Allah’ın “vechinden”başka bir şey yoktur! Yani Allah’ın çeşitli isimlerinin mânâları… Çeşitli isimlerin mânâları, aslında tek mânâdır, burayı iyi anlayalım!

Bütün isimlerle kastedilen mânâlar ayrı ayrı mânâlar olmayıp, tek bir mânâdır!. Tek bir mânâ, değişik isimlerle, değişik mânâlar varmış şeklinde çoğaltılmaktadır!.

Aslında, bütün isimlerin müsemmâsı tek bir varlıktır! Tek bir varlıkta tek bir mânâdır! Değişik mânâlar, değişik isimlerle varolmaktadır.. Dolayısıyla sen, hangi mânâ yönünden ele alsan, o tek varlığı ele almış, tek kaynağı ele almış olursun ki; işte çokluk-teklik noktası bu ince noktada birleşmektedir! Burada tek, çok olmaktadır!

Yani, çokluk, isimlerde meydana gelmektedir. Aslında mânâlar yok, tek bir mânâ yapı var!.O tek mânâ, değişik yönler itibariyle ele alındığı için, değişik mânâlar varmış gibi bir husus ortaya çıkıyor. Yani mânâlar îtibârîdir.. İzâfidir.. Aslında bir mânâ yapı vardır.

ÇOKLUK GÖRÜNTÜSÜNÜN OLUŞUMU

HOLOGRAFİK BİR TÜMELLİK OLAN “ANAYAPI”
DİLEDİĞİ ALGILAYICILARIN DİLEDİĞİ KAPASİTELERİNDE GÖRESEL FARKLILIKLAR MEYDANA GETİRİR

 BOHM’un, KUANTUM açıklamasında yeni boyut dediği ve “KUANTUM POTANSİYELİ” diye adlandırdığı bu görüşe göre;

-Atomaltı parçacıklarda sâbit bir yer sözkonusu olmadığından, uzayda heryer eşittir. Bu özelliğe mekânsızlık diyoruz. Bütün atomaltı parçacıklar birbiri ile ilişkili ve iletişimlidir.

-Holografik özelliğinden dolayı da küçük bir parçanın tümdeki bilgiyi taşıması, bilginin de mekân kavramı sözkonusu olmaksızın tümde eşit olarak dağıldığını göstermektedir.

Bütün bunların sonucunda ortaya çıkan gerçek, evrende mekânı olan herhangi bir yerdeki bir TANRININ varlığından sözedilemeyeceğidir.

Öte yandan İslâm’ın kutsal kitabı Kurân’a göre de, “TANRI YOKTUR, SADECE ALLAH VARDIR”.

Bu “ALLAH”, “AHAD”dır!. Yani, öyle bir TEK ki, varlığı yanısıra ikinci bir varlıktan sözedilemeyeceği gibi; O’nun parçaların birleşmesiyle oluşan bir tümel yapı olduğundan da sözedilemez; yani Panteist görüş bu yüzden “ALLAH” ismiyle işaret edilen anlamı vermez!.

Algılamaya GÖRE var kabul edilen her ŞEY, O’nun varlığıyla vardır; ne var ki, O, şeylerin toplamı değildir!. Gerçekte SADECE “O” VARDIR; evrendeki çokluk kavramını oluşturan şeyler, algılayanın algılama özelliğinden kaynaklanan bir sanı ve hayâldir!.

Holografik bir tümellik olan anayapı, bizim “Evren” dediğimiz halde algılanmak için, dilediği algılayıcıların dilediği kapasitelerinde göresel farklılıklar meydana getirmek sûretiyle, “çokluk” görüntüsü oluşturmaktadır. Gerçekte, sadece “ALLAH” vardır ve O’nun yanısıra hiç bir şey yoktur!.

KESRET KAVRAMININ BİTTİĞİ NOKTA->”SİDRE-İ MÜNTEHA

  • Tekliği müşahede etme noktası
  • Beynin, kesitsel algılama araçlarının kapasitesi dolayısıyla varsaydığı imgesel varlıklar -kesitsel veri imajları algısının bittiği nokta

Sidre-i Münteha, mânâ itibariyle kesret kavramının bittiği noktadır!

Yani bilinç boyutunda-şuurunda kesret kavramı kalkıp, Tekliği müşahede etme noktasını hissettiğin anda sen sidre-i münteha’dasın!

(Soru; Cibril’in son makamı oluyor değil mi?)

Kesret kalkarsa Cibril kalır mı geride???

Mirâc’a çıkarken ne oldu orada Cibril? Yok oldu! Çünkü kesret kavramı kalktı.

Kesret kavramı kalkınca Cibril kaldı mı?

”Onun bir adım ötesinde ben yokum… Yanarım” dedi.

İşte bu sebepten kesret kavramının bittiği yer, “Sidre-i münteha”dır.

HAŞR 59-22 Hu Allah, tanrı yok, sadece “Hu”! Gayb ve şehadeti daimi bilendir! “Hu”, er-Rahman (tüm El Esma özelliklerini mündemiç olan) er-Rahim`dir (tüm El Esma özelliklerini açığa çıkaran-o özelliklerle Efal alemini seyrinde yaşamakta olan).

HAŞR 59-23 Hu Allah, tanrı yok, sadece “Hu”! Melik`tir (efal, oluşlar aleminde mutlak hükmü yürüyen), Kuddus`tür (yaratılmışlığa ve kevne ait nitelenmelerden, yaratılmış kavramlardan münezzeh), Selam`dır (yaratılmışlarda yakin ve kurb halini oluşturup maiyet sırrını açığa çıkartan), Mümin`dir (iman açığa çıkartarak hakikatini müşahedeye yönelten), Müheymin`dir (gözetip himaye eden, muhteşem azametini seyirde yaratılmışlığı kaldıran), Aziz`dir (karşı konulması imkansız olarak dilediğini yapan), Cebbar`dır (iradesini zorunlu kabul ettiren), Mütekebbir`dir (Mutlak yegane Kibriya {eniyeti} olan)! Allah, onların ortak koştukları tanrı kavramlarından Subhan`dır!

MU’MiNUN 23-20 Ve (yine o su ile) Tur-i Sina`dan (Musa`ın Rabbiyle buluştuğu mahal) çıkan, yağ veren ve yiyenler için bir katık olan (zeytin) ağaç. (incirin, teklikteki çokluk sembolüne karşı zeytin de direkt teklik sembolü olarak değerlendirilir, tasavvuf düşüncesinde.)

iHLAS 112-2 Allah SAMED`dir (Som, çokluk kavramı düşünülemeyen; gayrı kavramından beri);

RAHMAN 55-7 Semayı (bilinci; Levvame mertebesinden Mardiye mertebesine kadar) yükseltmiş ve mizanı (vahdet-kesret değerlerini dengeli yaşama özelliğini) yerleştirmiştir.

RA’D – RAD 13-2 (ismi) Allah (olan), “Hu”dur ki semaları (algılanan madde ötesi boyutları-bilinç {yedi nefs} mertebelerini) gördüğünüz bir şeye dayanaksız yükseltti! Sonra Arş üzerine istiva etti (Esma`sının özelliklerini Fiiller aleminde hükümran kıldı)! Güneş`i, Ay`ı hükmünün açığa çıkması için işlevlendirmiştir; her biri belli bir ömre sahip olarak işlevine devam eder… Hükmü doğrultusunda (her şeyi) oluşturur-yönlendirir; tüm detaylarıyla var eder; Rabbinizin likasına (hakikatinizdeki Rabbinizin Esma`sının açığa çıkışının farkındalığına) yakin sahibi olmanız için.

SECDE 32-4 Allah, O ki, semalar (gökler veya şuur) ve arzı (yeryüzü veya beden) ve ikisi arasında olanları altı aşamada-süreçte (insan itibarıyla  aşama: .sperm/yumurta, .döllenme (zigot), .geometrik hücre çoğalması, .hücre farklılaşması, .organların oluşması, .farklılaşan organların işlevlenmesi-şuur ve duyuların oluşması. A.H.) yarattı, sonra Arş`a istiva etti (Esma özellikleriyle fiiller aleminde tedbirata başladı)… Sizin O`ndan başka ne bir Veli`niz ve ne de bir şefaat ediciniz vardır… Hala bunu düşünüp, değerlendirmiyor musunuz? (Bu ayeti iki yönlü düşünmek gerek kanaatimce. insanın dış dünyası ve insanın varlığı olarak. A.H.)

SEBE’ 34-3 Hakikat bilgisini inkar edenler: “O saat (ölümle hakikati fark etmek) bize gelmeyecek” dediler… De ki: “Hayır, gaybı bilen Rabbime yemin ederim ki elbette size gelecektir! Semalarda ve arzda zerre ağırlığınca bir şey dahi O`ndan gizli kalmaz! (Hatta) ondan daha küçük ve daha büyük (ne varsa o da) Kitab-ı Mubin`dedir (apaçık kitap olan fiiller aleminde).”

Kavram hakkında henüz bir not alınılmadı.

Nankör

Anlamı Nankör, ilmin gereğini yaşamayandır!. Nankör kelimesi kendisine verileni değerlendirmeyip, eline geçeni tepen, kadir kıymet bilmeyenler için kullanılır….

Oku »

Burç

Burçlar olarak nitelendirilen takımyıldızlar eskiçağda Babil`liler tarafından tespit edilmiş ve tasnife sokulmuştur. 12 Burç olarak tasnif edilen takımyıld…

Oku »

Tecelli-i Esmâ

Anlamı Mutmainne`de; “Merhamet etti, şu parayı verdi!..” der. Fiili konuşur. Râdiye`de; rahmeti, merhameti müşahede eder. Oradan özellikleri meydana getiren isi…

Oku »