SİSTEMİN SESLENİŞİ 2

Ahmed Hulûsi

Bu ara nedense bana soruyorlar, “Kaç kurabiyen var?” diye… Düşünüyorum; bir hayli çok!..

Ya sizin?..

Kurabiye yapıp tapındığım, o kadar çok değer yargısı var ki, hesabını bilemiyorum! Bez parçalarından, etten, camdan, taştan, demirden yontulara kadar!..

Elimle ya da başka bir organımla, yoktan var ederek, bir değer atfedip, karşısına geçip tapınıp; bir süre sonra da bıkıp usanıp, yediğim kurabiyelerimin haddi hesabı yok!

Hissediyorum; göremediğim birileri, bir yerlerden, bir yerleri ile gülüyorlar benim bu kurabiyeciliğime!

Biraz da toplumsal koşullandırmanın, beyin yıkamalarının etkisinde kalarak; ne kadar çok kurabiye ürettiğimin; kendimi, bu kurabiyelere nasıl köle ettiğimin, bazen hiç farkına bile varamıyorum!

Kurabiyeme secde ettiğimin bilincine bile varamadan, geçip gideceğim ötelerde bir yere!

Okuduğumda gülmüştüm, makâmı nûr olsun Halife Ömer’e; cahiliye devrinde kurabiyeden put yapıp; yolculukta, önce tapınır, sonra da yermiş diye… Ayıpladığım, başıma kötü geldi!..

O’nun cahiliye devrinden hâlâ kurtulamadığımı, çok acı gelir bir şekilde fark ettim!

Kendimi, İslâm akîdesini kabul etmiş biri saydığım hâlde; sayısız kurabiyemin oluşunu, hayretle seyretmeye başladım!..

Uyanmamdan uykuma; orucumdan secdeme; düşünmemden sohbetime; cahilliğimden hüner sergilememe kadar pek çok zamanım kurabiyelerle geçiyor da, farkında bile olamıyorum…

Neler yaratmış Allâh, kurabiye yapalım diye!..

Neleri kurabiye yapmışız, ilâh diye!..

Öylesine kurabiyelerimiz var ki, ya yemeye bile kıyamıyor; ya da kara kuru, ne yenilir ne yutulur hâlde olmasına rağmen, yanımızda taşımaktan, elimiz altında bulundurmaktan bir türlü vazgeçemiyoruz!

Hadi burada kurtulamıyoruz bu kurabiyelerden; ya ötede?

Ölümle kurtulabilecek miyiz onlardan?

Yoksa o kurabiyelerimizi de, eski firavunlarda olduğu gibi bizimle beraber kabirlerimize koyacaklar; onları gideceğimiz yerlere taşıyacak mıyız?

Ya ötede, “herkes kurabiyesinin peşine” komutu geldiğinde; o zaman nasıl, kaç parça olup; hangi organımız hangi kurabiyenin peşine takılacak otomatik ve zorunlu olarak?..

Kurabiyeler nereye? Biz oraya!.. (Hani, herkes dünyada iken neye tapınıyorsa, şimdi de onun peşine takılsın; denecekmiş ya…)

Dostum, seni bilmem ama, 54 senelik yolculuğum sonunda hâlim perişan! Allâh âgah; kuldan ne saklayayım!

Kimi dedikoduculuğumu, kindarlığımı, fitneciliğimi yüzüme vuruyor; kimi nankörlüğümü, yüzsüzlüğümü, para için yaşadığımı!.. Kimi de daha nicelerini!.. Allâh cümlesinden uzak etsin beni de, gayrı bir zararım dokunmasın onlara!

Anlayacağınız, yatacak yerim yok dünyalarında!.. Ya kurabiyelerim! Bilmedikleri kurabiyelerim; onlar ne olacak?..

Ne anam var, ne bir hayrım dokunan, ardımdan ağlayacak!..

Bak dostum, ibret al hâlimden!

Acı kendine, düşme benim düştüğüm çukura!

Para pul, şan şöhret; azıcık dedikodu gıybet! Derken cehennem âkıbet!

Yanıyorsan bu dünyada, sanma kalacak o da bu kadarla!

İnsan kaptırınca kendini çeşitli duygulara, hiç farkında olmuyor dünyada geçen günlerinin… Ama, bir an bir el uzanır da sana, kaldırırsa havaya; bakıyorsun ki, kendine; Allâh’ı bilmek, bulmak, ve yaşamak uğruna elde hiçten başka bir şey yok!

Kurabiyeler çok!..

Meded, çare yok!

Lafı, doldurmuş tüm ömrünü; fakat elinde hiçbir şey yok!

Fragmanı şimdi seyrediyorsun; film belki Ağustos’ta, Eylül’de!..

Belki yanlışlarını şimdi fark etmeye başlıyorsun; ama henüz fark ettiklerin seni bir eyleme yönlendirmiyor!..

Dostum, bil ki, bazı gerçeklerin lafını etmen, seni bir yere vardırmayacak!

Elhamdulillâh!.. Orada kendi başına kalacaksın; benden ve zararlarımdan uzak; kendi başına!.. Aklın varsa, ilmin ile hâlinin muhasebesini yap şimdiden!

Şu kurabiyelerini fark edip, onlardan kurtulmaya bak!

İyi ezberledin artık; “ötelerde değil, içimde!” demeyi… Ve lâkin “içinde” olamadı bir türlü!..

Şöyle durup bir düşünsene, “içimde” sözünü derken, ne hissettiğini..?

“İçinin”, nerede veya neresi olduğunu?..

Allâh’ı ötelerde aramayın, o “içinizde” diyorlar!..

Neresi bu “içiniz”?..

Kafanızın mı “içi”?..

Beyninizin mi “içi”?..

Hücrelerinizin, atomlarınızın mı “içi”?..

RUHunuzun mu “içi”?..

Varsa eğer, nûrunuzun mu “içi”?..

Yoksa…

Nerede, neyin “içi”; bu “içimde” dediğiniz?..

“İçimde” diyen kim?..

“İçi” neresi?..

“İçinde” neler var?..

“Dışı” ne?..

“İçi” ne, “dışı” ne?..

“Dışı”nın “içi”!.. “İçi”nin “dışı”!..

“Sen” mi, “dış” ve “iç”… “İç” ve “dış” mı “sen”?..

Yoksa, sen, sensiz bir “iç” ve “dış”… Ya da “dış” ve “iç”siz bir “Sen” mi?..

Sen, “sen”i hisset; sen, nasıl bir “sen”?..

Dünyanın farkında olmayanları hiç fark etmemişleri kapsayıp da, her an onlar üzerinde hükmü aşikâre çıkan bir “sen” mi? Yoksa, dillerde ezilip büzülüp bir kenara atılan sen mi?

Merkür rötarı aynasında kusurlarımı seyrederken; Pluto-Kayron (Şiron) kavuşumunda varlığımla aşikâr olanı seyretmek, şuurumu lâl etti!

Şuurum şuursuz kaldı; lisanım tutuldu; klavyede parmaklarım, genetiğinin sonuçlarını sergileyip; (umarım bağışlanır) kusurlarımı konuştu! Organların dile geleceği gün, bugünden yaşandı!

Bağışlayın dostlar; rahmet okuyun! Bırakın kabrimizde rahat kalalım! Siz de bu hâlimizden ibret alın!

Allâh, kurabiyelerimizi fark etmeyi kolaylaştırsın; kurtulmayı nasip etsin.

 

25.3.1999