MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

İsra ve Mi’râc hâdiseleri, Efendimiz AleyhisSelâm’ın hayatındaki en büyük mucizelerinden biridir… Hususiyle o devirde eşine rastlanmamış bir durum olmasıyla, insanların pek çoğu için büyük bir fitne olan bu mucize, müslümanlar için ise son derece muazzam bir müjde mahiyetindedir…

İsra her ne kadar lügat mânâsına göre gece yolculuğu anlamına gelmekte ise de, bugün dilimizde kullanış anlamı “Tayyı mekân”; yani, bir anda kilometrelerce yol katetmek şeklindedir… Nitekim EfendimizAleyhisSelâm’ın o gece yaptığı işte budur…

Keza bugüne kadar çeşitli evliyadan zevâtta görülen tayyı mekân; yani bir anda bir yerde iken, aynı anda ikinci bir yerde bulunma; yahut bir anda burada iken ikinci başka bir yerde olmak hâlleri hep EfendimizAleyhisSelâm’ın mucizesinden miras kalan özelliktir…

Mi’râc ise, madde boyutundan maddeötesi yani ışınsal boyuta geçiş anlamına gelmektedir… Biri maddi, ikincisi de manevî olmak üzere iki şekilde görüş vardır…

Efendimiz AleyhisSelâm’da görülen ve daha sonra yüksek dereceli velîlerde de olduğu tespit edilen hâl, bunun her iki şeklidir; yani hem maddi, hem de manevî olarak vuku bulmuştur…

İsra ve Mi’râc hâdiseleri çeşitli hadis kitaplarından derlediğimiz hadislere göre şu şekilde vuku bulmuştur:

“Efendimiz AleyhisSelâm bir gece amcasının kızı Ümmü Hani’nin evinde uyurken Cibrîl AleyhisSelâm geldi ve Efendimiz AleyhisSelâm’ın göğsünü yardı, sonra da zemzem ile içini iyice yıkadı ve söz alarak iman ve hikmet diye tarif olunan, mahiyetini ise Allâh ve Rasûlü’nün bileceği bir şey ile doldurdu…

Sonra “Burak” adı verilen bir binite bindirildi ve doğruca Kudüs şehrinde Beyt’ül Makdis’teki Mescidi Aksa’ya götürüldü… Erbabı irfan, bu gidişin bir an veya kısa zamanda meydana geldiğini ifade etmektedir…

Mescidi Aksa’da İbrahim AleyhisSelâm, Musa AleyhisSelâm, İsa AleyhisSelâm ve daha birçok Nebi ve Rasûl ruhen hazır bulunuyordu… Efendimiz AleyhisSelâm burada onlara namaz kıldırdı…

Bu namazdan sonra Efendimiz AleyhisSelâm’a üç ayrı bardak içerisinde su, süt ve şerbet sunularak, birisini seçmesi istendi… Bu sırada Efendimiz AleyhisSelâm’a bir nida geldi:

− Eğer su alırsan, kendin de ümmetin de ihtiyaçsız ve kanaatkâr olur;

Sütü alırsan, kendin de ümmetin de sırat-ı müstakim de olur;

Şerbeti alırsan, kendin de ümmetin de mahrumiyete uğrar!..

Efendimiz AleyhisSelâm üç ayrı muhtevalı bardaktan içinde süt olanı seçti!..

Bunun üzerine Cibrîl AleyhisSelâm:

− Yâ Muhammed, sen fıtrî ve tabii olanı seçtin… Sen sırat-ı müstakim üzeresin, ümmetin de bu yolda olacaktır… buyurdu…

Bundan sonra Mi’râc başladı.

O Mi’râc ki, Efendimiz AleyhisSelâm bunun hakkında şöyle buyurmuştur:

− Ben, Mi’râctan daha güzel bir şey görmüş değilim!.. Ölüleriniz, öleceği sırada gözlerini ona diker!..

Sahibim beni onun içinde, kapılardan bir kapıya erişinceye kadar yükseltti!..”

Bundan sonrasını da Efendimiz’in ağzından dinleyelim gene:

“Bu eriştiğim yerdeki kapının adı: “Hafaza Kapısı” idi… Hafaza Kapısı, Semâ muhafızlarının beklediği Semâ-i Dünya Kapısıdır… Nitekim burada Cebrâil;

− Açın!.. dedi. Bunun üzerine;

− Kim O?.. diye soruldu. Cibrîl de cevap verdi:

− Cibrîl!..

− Yanındaki kimdir?..

− Muhammed!..

− O davetli midir?..

− Evet!..

Bunun üzerine kapı açıldı… Ve beni selâmladılar…

Bir de ne göreyim!.. Bir melekle karşılaştım ki, adı İsmail’dir… Vazifesi de Semâ’yı muhafazadır… Maiyetinde yetmiş bin melek, ve onların her birinin maiyetinde de yüz bin melek bulunmaktadır…

Bundan sonra bir erkekle karşılaştım ki, sûreti asliyesi, Allâh’ın halkettiği günkü gibi… Onda hiçbir değişiklik yok!.. Kendisine zürriyetinin ruhu arz ediliyor… Eğer mümin ruhu ise hoş bir rayiha veriyor…

− Bunun kitabını “İlliyn”de kılın!.. diyor.

Eğer ruhu habis ise, bu takdirde kötü bir koku veriyor:

− Bunun kitabını “Siccîn”de kılın!.. diyor.

Sordum:

− Yâ Cibrîl, bu kimdir?..

− Baban Âdem’dir!..

Ve o bana selâm verdi!.. Ve:

− Merhaba Sâlih Nebi, Sâlih oğul!.. dedi.

Sonra baktım, bir kavim gördüm ki, dudakları deve dudağı gibi… Bunlara birtakım vazifeliler verilmiş ki, dudaklarını kesiyorlar ve ağızlarına ateşten bir kor koyuyorlar, aşağılarından düşüyor!..

− Yâ Cibrîl, bunlar kimlerdir?.. diye sordum. Cevap verdi:

− Yetimlerin mallarını zulümle yiyenler!..

Sonra gene gördüm ki, bir kavim daha var… Derilerinden sırım kesiliyor ve ağızlarına tıkılıyor ve “Yediğiniz gibi yeyiniz.” deniliyor ve bunlara en iğrenç bir hâl oluyor…

Gene sordum:

− Yâ Cibrîl, bunlar ne oluyor?..

− Bunlar o gammazlar ki, gıybetle insanların etlerini yerler, kötü laflar yayarak başkalarının ırz ve namuslarına uzanırlar!..

Sonra baktım, gene bir kavim gördüm ki, önlerine bir sofra kurulmuş… Üzerinde en güzel etlerden kebaplar yapılıyor… Etrafı ise bu etlerden cifelerle dolu… Onlar o güzel etleri bırakıp, bu cifeleri yiyorlar…

Gene sordum:

− Bunlar da kim, yâ Cibrîl?

− Bunlar, zina yapanlardır!.. Allâh’ın kendilerine helal kıldıklarını bırakıp da, zevk ve şehveti haramda arayanlardır!..

Sonra baktım gene bir kavim var ki, karınları küpler gibi!.. Al’i Firavun yolu üzerinde bulunuyorlar… Firavun ve ehli cehenneme götürülürken bunların üzerlerine basa basa gidiyorlar ve geliyorlar…

Tekrar sordum:

− Yâ Cibrîl, bunlar da kimlerdir!..

− Bunlar da faiz yiyenlerdir!..

Sonra gene gördüm ki, birtakım kadınlar memelerinden asılmış ve birtakım kadınlar da baş aşağı ayaklarından sallandırılmışlar!.. 

− Ya bunlar kimlerdir?.. diye sordum Cibrîl’e… Cevapladı:

− Bunlar zina yapan ve çocuklarını öldüren kadınlardır!..

Sonra İkinci Semâya çıktık!..

Orada Yusuf AleyhisSelâm ile buluştuk… Ümmetinden kendisine tâbi olanlar da etrafında idi… Yüzü Bedir Gecesi, Ay misali idi… Bana selâm verdi:

− Hoş geldin Sâlih Nebi, Sâlih kardeş!..

Sonra Üçüncü Semâya geçtik… Burada da teyzezade; İsa AleyhisSelâm ile Yahya AleyhisSelâm’la karşılaştım… Onlarla da selâmlaştım…

Sonra Dördüncü semâya geçtik… Orada da İdris ile buluştum… Selâmlaştık…

Sonra Beşinci Semâya geçtik…

Burada da kavmine sevdirilmiş olan Musa’nın kardeşi Harun ile buluştum.

Etrafında birçok tebaası vardı… Uzun sakallıydı… Onunla da selâmlaştık…

Sonra Altıncı Semâya geçtik…

Orada da İmam oğlu Musa ile karşılaştım… Kıllı bir vücudu vardı… Musa bana dedi ki:

− İnsanlar bana zulüm eder, Allâh’ın halkettiklerinin ekremi, der!..

Hâlbuki ben sadece ümmetimin ekremiyim!..

Sonra Yedinci Semâya geçtik.

Orada ben İbrahim AleyhisSelâm ile buluştum… Sırtını Beyt-i Mâmur’a dayamıştı…

Beni selâmladı…

Sonra bana:

− İşte senin mekânın ve ümmetinin mekânı burasıdır!.. denildi.

Sonra Beyt-i Mâmur’a girip namaz kıldım… Ona her gün yetmiş bin melek girer de, bir daha kıyamete kadar hiç sıra gelmez…

Sonra Cibrîl beni öyle yükseklere çıkardı ki, yazı yazan kalemin cızırtılarını duydum…

Nihayet Sidre-i Münteha’ya geldim… Burada Cibrîl bana:

− İşte burası Sidre-i Münteha’dır!.. Ben, buradan parmak ucu kadar ileri gitsem, yanarım!.. dedi.

Nihayet Rabbimle karşılaştım…

− Et tahıyyatu el mübarekâtu ves salâvatu vet tayyibatu… diyerek Rabbime selâm verdim…

Buyurdu:

− Es Selâmu aleyke eyyühen nebiyyü ve rahmetullâhi ve berekâtuhu!..

Bunun üzerine Allâh’ın selâmının bütün ümmetime de şâmil olmasını istediğimden ilave ettim:

− Es Selâmu aleyna ve alâ ibadillahis sâlihiyn…

Bundan sonra Allâhû Tealâ ümmetime 50 vakit namazı farz kıldı…

Bundan sonra döndüm… Yolda Musa’ya rastladım. Bana sordu:

− Allâhû Teâlâ ümmetine neyi farz kıldı?.. Ben de anlattım…

− Elli vakit namazı farz buyurdu… Musa ikaz etti:

− Rabbine dön!.. Zira ümmetin buna tahammül edemez!..

Bunun üzerine Rabbimin yanına döndüm… Niyaz ettim… Rabbim 50 vakitten 10’unu indirdi… Dönüşte Musa sordu. Bende:

− 40 vakte indirdi farz namazı!.. dedim. O gene:

− Ümmetin buna da dayanamaz!.. Rabbine gene müracaat et! dedi…

Tekrar müracaat ettim… Rabbım 10 vakit daha indirdi…

Dönüşte Musa tekrar sordu:

− 30 vakte indirdi!.. dedim. O gene:

− Ümmetin buna da takat getiremez… Gene Rabbine müracaat et!.. dedi.

Tekrar Rabbime niyaz ettim… Bu defa 10 vakit daha indirdi.

Dönüşte Musa gene sordu:

− Rabbim farz namaz sayısını 20’ye indirdi… dedim. O gene ikaz etti:

− Ümmetin bunu da kaldıramaz… Tekrar Rabbine rica et!..

Nihayet Rabbim 10 vakte indirdi…

Ben de böylece Musa’nın yanına döndüm… O beni gene ikaz ettti:

− Ümmetin buna dahi takat getiremez!.. Tekrar Rabbine müracaat et!..

Tekrar Rabbime müracaat ettim… 5 Vakit daha indirdi…

− Onlar beştir; fakat yine onlar ellidir!.. BENİM NEZDİMDE VERİLEN HÜKÜM DEĞİŞTİRİLMEZ!.. buyurdu…

Musa’nın yanına döndüğümde o gene:

− Tekrar müracaat et; ümmetin buna bile tahammül edemez!.. dedi. Ben de:

− Rabbimden utanır oldum!.. dedim.

Bundan sonra cennet ve cehennemi gördüm ve tekrar döndüm…”

Evet… Mi’râctan döndükten sonra Efendimiz AleyhisSelâm bunu bütün Mekkelilere anlatmaya karar verdi… Fakat onların inanmayacaklarını da biliyordu… Hatta bunu yolculuk sırasında Cibrîl’e söylemiş de ondan:

− Ebu Bekir seni tasdik eder!.. O Sıddîk’tır!.. cevabını almıştı…

Bunu söyleyince Ümmü Hani, Efendimiz AleyhisSelâm’ın rıdasına yapışarak:

− Ey Allâh’ın Rasûlü, sakın bunu halka açıklama!.. Seni kimse tasdik etmez ve bu yüzden de rencide ederler… dedi.

Efendimiz AleyhisSelâm ise açıklamakta azîmli idi:

− Vallâhi ben bunu açıklayacağım…

Bundan sonra Efendimiz AleyhisSelâm Haremi Şerif’e inip bunu orada, Mekkelilere açıkladığı zaman, onlar şaştılar ve:

− Yâ Muhammed, bu söylediklerine bir delilin var mı? Biz bugüne kadar böyle bir şey işitmedik… dediler.

Bu arada Ebu Cehil oraya gelmişti; alaylı bir şekilde sordu:

− Ne o, yeni bir şeyler mi var?..

Efendimiz AleyhisSelâm da cevap buyurdu:

− Evet!..

− Nedir o?..

− Gece seyahat ettirildim!..

− Nereye?..

− Beytül Makdis’e!..

− Sonra da sabahleyin aramızdasın ha?.. Öyle mi?..

− Evet!..

− Ben böyle yalan hayatımda işitmedim!..

Sonra da, Efendimiz AleyhisSelâm’ın söylediklerini inkâr etmesinden korkarak kavmini oraya toplamak istedi…

− Bana söylediklerini kavmime de anlatman için, onları buraya çağırmamı uygun görür müsün?.. diye sordu… Efendimiz AleyhisSelâm buna müsaade etti…

Bunun üzerine Ebu Cehil, Mekkeli müşriklerin bir kısmını oraya topladı… Sonra da onlar gelince, Ebu Cehil konuştu:

− Haydi, bana anlattıklarını, onlara da anlatsana?..

Efendimiz AleyhisSelâm bunun üzerine anlattı:

− Ben gece Beytül Makdis’e seyahat ettirildim!.. Hayretle sordular:

− Şimdi de aramızda bulunuyorsun ha?

− Evet!..

Hepsi de bu anlatılanlara şaşıp kalmışlardı… Bir an sükûnet içinde kaldıktan sonra hepsi de inkâra koyuldular… Sonra birisi sordu:

− Bu anlattıklarına dair bize bir delil gösterebilir misin?..

− Evet, seyahat sırasında yolda filan oğullarına rastladım… Develerini kaybetmişlerdi… Onlara seslenerek develerinin olduğu yeri gösterdim… Sonra Tenim yokuşunda bir kafileye rastladım ki, önde siyahımtrak bir deve gidiyordu… Üzerinde iki harar yüklü idi… Biri siyah, öteki alaca renkli iki çuval. Onları gördüğünüzde sorun bakalım doğru mu söylüyorum?..

Müşrikler bunun üzerine acele ovaya açıldılar… Nitekim az sonra uzaktan gelmekte olan ilk kafileyi gördüler… Ve Efendimiz AleyhisSelâm ne demişse, kelimesi kelimesine söylediklerini gerek bu ilk gelen kafilede, gerekse de diğer kafilede buldular…

Fakat bütün bunlara rağmen, gene de iman etmediler ve:

− Bu yapılanlar azametli bir sihirdir!.. demekte ısrar ettiler.

Bu arada bazılarıyla da arasında şu konuşma geçti Efendimiz AleyhisSelâm’ın;

− Beytül Makdis’e gittiğini söylüyorsun, öyle ise bize orayı tarif et bakalım!..

Efendimiz AleyhisSelâm bu sual karşısında içinde bulunduğu hâli şöyle anlatırdı:

“Gezdiğim yerler ve hususiyle Beytül Makdis hakkında o kadar çok sual soruldu ki, ben onların bir çoğuna o gece dikkat etmemiştim… Bu yüzden çok sıkıldım. Öyle ki, ben şimdiye kadar hiç böyle sıkılmamıştım.

Derken Allâhû Teâlâ benimle Beytül Makdis arasındaki uzaklığı kaldırdı da, karşımdaymış gibi görmeye başladım… Ve onlar bana ne sual sordularsa, oraya bakarak cevaplandırdım… Hatta biri de bana, “oranın kaç kapısı vardır?” diye sormuştu… Hâlbuki ben de kapılarını saymamıştım… Beytül Makdis’i karşımda görünce kapılarını teker teker saydım ve suallerini cevaplandırdım…”

Müşrikler bunun üzerine O’na inandılar…

− Andolsun ki bu tarifin tamamen isâbetlidir!.. dediler…

Sonra da Velid bin Mugiyre çıkıp:

− Bu adam sihirbazın tekidir!.. diyerek kalabalığın dağılmasına sebep oldu…

Bu arada bir kısım müşrikler de koşa koşa gidip Hazreti Ebu Bekir (r.a.)’ı buldular ve ona:

− Yâ Ebu Bekir, arkadaşının yaptıklarından haberin var mı?..

− Hayır!.. Ne olmuş?..

− Bu gece Beytül Makdis’e gidip orada namaz kılmış… Sonra da geri dönmüş!..

− Peki, O bunu anlattığı zaman siz de O’nu yalanladınız mı?..

− Elbette!.. Mescitte herkese söylediklerinin doğruluğuna inandırmak istiyordu…

Hazreti Ebu Bekir (r.a.) kanaatini bildirdi:

− Vallâhi, O eğer böyle olduğunu söylüyorsa, bu iş öylece olmuştur! Şüphesiz ki ben, O’nun her saat Allâh’tan vahyettiği âyetlere dahi, bundan daha akla uzak görünmesine rağmen inanırken, niye bunu tasdik etmeyeyim?.. O ne demişse doğrudur!..

Hazreti Ebu Bekir bundan sonra doğruca Efendimiz Aleyhissalâtu vesselâm’ın yanına koştu…

− Yâ Rasûlullâh, sen halka, dün gece Beytül Makdis’e gidip orada namaz kıldığını ve sonra da gene aynı gece döndüğünü söyledin mi?..

− Evet yâ Ebu Bekir!..

− Şüphesiz ki seni tasdik ederim yâ Rasûlullâh!.. Senin sözün Hak sözden başkası olamaz!..

− Evet yâ Ebu Bekir!.. Sen de Sıddîk’sın zaten!..

İşte Hazreti Ebu Bekir (r.a.)’a bu anda “Sıddîk” lakabı takılmıştı… Ve o andan sonra da kendisi “Sıddîk”lakabıyla anılır oldu…