EBU BEKİR ES SIDDÎK

Ahmed Hulûsi

Bu mevzi ayaklanmalarından başka, Ebs ve Dübyan kabilelerinin akıncıları da bir gece gelip, Medine’nin yakınlarındaki bir mevkiye konaklayıverdiler. Niyetleri, Medine’yi ele geçirmekti…

Ayaklanmakta olan grupları, bugün dahi İslâmiyet’in baş düşmanları olan Yahudiler de teşvik etmekte; onlara birçok yardımlarda bulunmakta; ve bir o kadarını da vadetmekteydiler…

Halife Hz. Ebu Bekir es Sıddîk, ertesi günü bu durumu haber alır almaz halka haber yolladı ve onları toplattı.

Gece hazırlıkla geçti…

Sabahın alaca karanlığı olmak üzere iken, Medine’nin dâhilî kuvvetleri, bu çapulcuların üstüne müthiş bir hücum yaptı!..

Bu ani baskın karşısında, asla böyle bir şey beklemeyen haddini aşmış olan kabileler, daha vaziyeti kavrayamadan cezalarını bulmaya başladılar… Birçok Arap leşiyle dolu olan çölün üzerine Güneş doğduğu zaman, imansız çapulcuların bir kısmı da dehşet içinde kaçışmaya başladılar.

Müminler ise onların peşlerini bırakmadı… Büyük bir kısmı darmadağın çöle kaçtılar… Diğer bir kısmı ise yakalanarak, Medine’ye baskın yapma heveslerinin cezasını, boyunlarında kılıçları tatmak suretiyle ödediler.

Bu zafer, İslâmiyetin belini doğrultan hareketlerin öncüsü olmuş, birçok kabilenin gözünü korkutmuştu!..

Bu hâdiseden üç gün sonra Rasûlü Ekrem’in hayatta iken tayin etmiş olduğu memurlar, Temim’in zekât bedellerini toplayarak Medine’ye getirdiler.

Bir müddet sonra da Suriye civarını yola getirmiş ve Bizanslılarla yaptığı savaşlarda oldukça önemli bir ganimet ele geçirmiş olan Üsame’nin ordusu da Medine’ye döndü.

Bunun üzerine, Halife Ebu Bekir es Sıddîk, ordunun kumandasını ele aldı, Ensar ve, Muhacirinden de diğer katılanlarla birlikte Necid taraflarına doğru yola çıktı.

Müslüman ordusunun yola çıktığını duyan ne kadar isyancı kabile varsa, yol üzerinden tası tarağı toplayarak selâmeti kaçmakta buldular.

Artık durum bu merkeze gelince, gerek Ensar, gerekse Muhacirin, Hz. Halife’ye:

− Sen artık Medine’de bırakmış olduğumuz evladı-iyalimize bakmak, onları muhafaza etmek üzere Medine’ye dön…

Dediler… Sonra ilave ettiler:

− Bizi ise burada bırak, başımıza da bir kumandan tayin et; biz geri kalan işleri tamamlayalım…

Hz. Sıddîk bu sözlere hiç ehemmiyet vermedi…

Ertesi sabah yürüyüşe çıkmak üzere devesine binip ordunun başına geçince, Hz. Âli, O’nun devesinin dizginlerini tutarak şöyle söyledi:

− Ey Rasûlullâh’ın Halifesi!.. Rasûlullâh’ın Uhud cengi günü söylediği sözleri, şimdi ben de sana tekrar edeceğim:

“Bizi kendi hayatın için endişeye düşürmemelisin. Geri dön!.. Seni kaybedecek olursak, bir daha İslâmiyet kendisini toparlayamaz.”

Halife Ebu Bekir es Sıddîk’ın gönlü, nihayet bu sözler üzerine yattı.

Orduyu on bir kola ayırdı. Bunların her birine kumandanlarını tayin etti, sonra kumanyalarını verdi ve her bir kolun kumandanlarına vazifelerini anlattı. Bundan sonra onları yolcu etti ve Medine’ye döndü.

Bu kollardan en önemlisi Hz. Halid’in kumandan olduğu orduydu.

Velid oğlu Halid’i hatırlanacağı gibi daha evvel Uhud savaşında henüz müslüman olmamışken görmüştük… Geçidi geri alan kuvvetlerin lideri idi. Bilahare müslüman olmuş ve birçok savaşlarda bulunmuş, Rasûlü Ekrem’den “İslâm’ın kılıcı” lakabını almıştı.

Hz. Halid ordusu ile önce; bir müddet evvel Medine’ye baskın için tâ şehrin yakınlarına kadar gelip, sonra da Halife’nin kuvvetleri tarafından püskürtülüp, bunun üzerine Tuleyha’ya katılan; ve yahudilerden de yardım görmekte olan Ebs ve Dübyan kabilesi mensupları üzerine yürüdü… Kısa bir müddet zarfında, onların başını eziverdi!..

Bu sonuç çok mühimdi!.. Çünkü, bütün isyan ve dininden dönmüş Araplar, bu savaşın neticesine bakmaktaydılar… Eğer bu savaş kaybedilmiş olsa idi, çok vahim sonuçlar doğabilirdi… Hz. Halid’in bu savaşı kazanması üzerine, bütün civardaki isyancı kabileler siniverdi.

Bundan sonra Hz. Halid’in kumandasındaki ordu, Seccah isimli kadına yardım etmekte olan Nüveyra oğlu Malik’in üzerine yürüdü. Çok geçmeden o cephede de zafer kazanıldı. Fakat bu defa Seccah isimli kadın bir fırsatını bularak, Yemame taraflarına kaçıp, orada Müseylemet-ül Kezzab ile birleşti.

Müseylemet-ül Kezzab, Rasûlü Ekrem’in son devirlerinde iken peygamberliğini ilan etmişse de, Rasûlü Ekrem’in hastalığının gittikçe artması, ve derken âhirete intikâli, ona karşı bir harekete girilmesine mâni olmuştu.

Müseylemet-ül Kezzab (yalancı), Rasûlü Ekrem’in âhirete intikâlini haber alır almaz cinlerin yalan ilhamlarını melekî sanarak“Melek Cibrîl bana gelip, beni bütün memleketler üzerine Peygamber tayin etti”(!) şayiasını etrafa yaymaya başladı.

Bu hâl üzerine birçok cahil halk, onun etrafında toplanmaya başladı.

Bu arada Hz. Halid’in hücumu üzerine Malik’in yanından kaçmış bulunan Seccah da Müseylemet-ül Kezzab’a katılmış ve onunla evlenmişti.

Hz. Halid derhâl Müseylemet-ül Kezzab’ın üzerine yürüdü. Onun geldiğini duyan Müseylemet-ül Kezzab da, kendisine inanmış olanlardan müteşekkil çok büyük bir ordu ile Ona karşı çıktı…

Fevkalâde kanlı bir savaş oldu!..

İslâmiyetin kıyamete kadar bâkî olacağı hakkında Cenâb-ı Allâh söz vermiş olduğu için, orada da müslümanlara yardım etti, ve müslümanlar bu çok kanlı savaştan zafer elde ederek çıktılar.

Müseylemet-ül Kezzab, Uhud harbinde, Hz. Hamza’yı öldüren ve daha sonra müslüman olan zenci tarafından öldürülmüştü!..

Dirayetli idaresi, ve daha sayılamayacak kadar çok meziyetleri dolayısıyla, ashabtan birkaç kişi, Hz. Halife‘nin kendilerini görmediğini sandıkları bir yerde, O’nu methediyorlardı.

Bu sırada oradan geçmekte olup, bu sözleri duymakta olan Halife Hz. Ebu Bekir es Sıddîk, ellerini semâya kaldırarak şöyle dua etti:

− Allâhım!.. Sen beni benden iyi bilirsin.. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim.

Allâhım, Sen beni, onların zannetikleri gibi iyi bir kul yap!.. Onların dediklerinden dolayı beni sorumlu tutma… Beni de, onları da affeyle… Şüphesiz ki Sen af etmeyi seversin!..