İNSAN VE SIRLARI 1

Ahmed Hulûsi

İslâm Dini, Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’a inanmak ile başlar!..

Çünkü bizler, “O’nun bildirmiş olduğu Allâh”a iman etmek ile mükellefiz!.. Yoksa, herkesin kendi kafasına göre kabullenip, manevî mânâda şekillendirdiği “Tanrı” asla “ALLÂH” kelimesiyle anlatılan mânâ ile birleşmez!..

Esasen çevrenizde bir araştırma yaparsanız, göreceksiniz ki, herkesin “Allâh” kelimesinden anladığı başka bir şeydir!.. Her ne kadar şartlanma yollu edinilmiş ortak noktalar söz konusu ise de, birbirinden oldukça farklı öyle hususlar da bu isim içinde mütalaa edilir ki, şaşar kalırsınız!..

Bu sebeple bizim ilk inanmamız gereken şey Hz. Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)’ın;

“Ben Rasûlullâh’ım!..” tebliğidir.

Kendi yaşadığı devirden, kıyamete kadar bütün insanlara geçerli olmak üzere Allâh’tan aldığı bilgileri tebliğ eden ve kendisinin tanıttığı “Allâh”a iman edilmesini talep eden Hz. Rasûl-ü Ekrem’e, kayıtsız şartsız inandığımız takdirde “İMAN” dairesine girmiş oluruz. Ancak burada çok dikkat edilmesi gerekli bir husus söz konusudur.

Allâh Rasûlü’nün getirdiklerinden hiçbirinin yanlış olduğunu düşünmemek kaydı ile!.. Getirdiklerinin, bildirdiklerinin bir kısmını doğru, bir kısmını yanlış bulmak, O’na inanmamak olur ki, bunun zararını mutlaka çekeriz.

Evet bundan sonra sıra gelir İslâm’ın beş ana farzı olarak bilinen şartların ardındaki bilimsel gerçeklere…

Bu beş şart, insanlar imtihan olsun diye keyfî olarak konmuş beş ayrı fiil türü müdür? Yoksa bunlar birtakım fizik, kimyasal zorunlu sebeplere mi dayanmaktadır?..

İnsan kelimesiyle kastedilen varlık, bilindiği üzere, az çok düşünen ve bu düşüncelerine göre birtakım fiilleri ortaya koyan bir varlıktır. Dolayısıyla ondan birtakım şeyler yapması istenecek ise, o şeyleri yapmasının sebebi de ona izah edilmelidir, ki o şeylere aklı yatsın ve gereğini tatbik etsin.

İnsanın hiç bilgisinin olmadığı bir konuya ilişkin bir fiil ortaya koyması düşünülemez. Önce bilgi, sonra da o bilginin değerlendirilmesi düzeyine göre fiil!..

İslâm’ın beş farzının yerine getirilmesi için Hz. Muhammed (aleyhisselâm) bize özetle ve meâlen şunları söylüyor:

“Dünya içindekilerle birlikte kıyamette cehenneme atılacaktır!.. Siz ise ölümü tadacak ve ölüm ile birlikte yok olmayarak, ebedî bir şekilde yaşamınıza devam edeceksiniz!.. Öldükten sonra bir daha dünyaya geri gelmeniz de söz konusu değildir!..

Şayet gerekli bildirimleri nazarı dikkate alıp, ölüm ötesi ebedî yaşama kendinizi hazırlarsanız, Allâh’ın rahmeti ile cennete ulaşırsınız. Şayet şu dünya hayatı sırasında ölüm ötesi yaşama hazırlanmaz da; zamanınızı tümüyle bu dünyada bırakacağınız şeyler için harcarsanız, bu takdirde âkıbetiniz Dünya ile beraber cehenneme gitmektir!.. Cehennemlik olursanız ebedî olarak orada kalır ve bir daha asla oradan çıkamazsınız. Cennete gidenler için de bir daha cehenneme gitme korkusu yoktur. Allâh’ın bu uyarısını dikkate almayıp, sadece dünya için yaşayanlar yarın mutlaka pişman olacaklardır; ama ne var ki iş işten geçmiştir!..

Ölenler için dünyaya bir daha geri gelmek ve yapmadıklarını telâfi etmek kesinlikle olanak dışıdır!..

Ayrıca, ölüm ötesi yaşama ancak ve sadece Dünya’da iken hazırlanmak mümkündür. Ölüm tadıldıktan sonra yapılacak hiçbir iş kalmaz. Öyle ise Allâh’a ve bu gerçeğe iman et!”

Bu anlama gelen uyarıdan sonra da asgari şartlar olarak bize teklif edilen fiiller şunlar:

Günlük beş vakitte toplam on yedi rekât namaz.

Senede bir defa Ramazan ayında oruçlu olmak.

Hacca gitmek; hiç değilse hayatında bir defa gücün yetiyorsa.

Zekât vermek.