GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

Yâ Gavs-ı Â’zâm, insan sırrımdır ve ben onun sırrıyım! Eğer, insan indîmdeki menziline ârif olsaydı, derdi ki, bütün nefislerdeki nefsim; bu anda mülk yoktur benden gayrı!

Yâ Gavs-ı Â’zâm… İnsanın yemesi, içmesi, mekânı, hayatta duruşu, yayılışı, konuşuşu ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, gaib olduğu şey BENİM. Sekînesi, muharriki ve müsekkiniyim!

 

Bu beyanda, kendisine açıklananı bize nakleden Gavs-ı Â’zâm Abdülkâdir Geylânî, işin bütün hakikatini idraklar önüne seriyor.

“İnsan sırrımdır; ben de onun sırrıyım!”

Önce şu hususu hatırlayalım;

Bu metnin tümünde “İNSAN” kelimesiyle anlatılan mânâ, ilk evvel “İNSAN-I KÂMİL”dir. Daha sonra şayet akış müsait ise, birimsel mânâda insan da o kavram içinde yerini alır!

İşte bu sebeple “İnsan sırrımdır; ve ben de onun sırrıyım” beyanını öncelikle “İNSAN-I KÂMİL” içindirdiyerek anlamaya çalışalım.

İnsanın sırrıdır Allâh! Yani, insanın sırrını meydana getiren, bütün ilâhî isimlerin mânâlarıdır. İnsan ismi, o ilâhî isimlerin mânâ sûretinin adıdır!

İnsan ismiyle anılan varlık, aslı itibarıyla bir ilâhî isimler bileşimidir! Ondan çıkan tüm mânâ ve fiiller, varlığını hep bir isimden veya isim terkibinden alır. Diğer bir deyişle, ilâhî isimlerin terkibinin mânâ sûretinin adıdır İNSAN!

İşte bu sebepledir ki, insanın sırrıdır!

Gene Allâh’ın sırrıdır insan ve insanın sırrıdır Allâh. Zira, Allâh’taki ilâhî isimlerle işaret edilen mânâlardır.

“Eğer insan indîmdeki menziline ârif olsaydı…”

Şayet insan, benim onu ne şekilde var ettiğimi bilseydi; kendi aslını, hakikatini, orijinini, neyle, ne şekilde var olduğunu bilseydi; kendisinin vücudunun var olmayıp, “yok”tan var edilmiş bir “yok” olup, varlığını meydana getiren yegâne vücud sahibinin “BEN” olduğumu, ve kendisinin de benimle kaîm varlık olduğunu idrak etseydi; o zaman anlardı ki, kendisi yoktur, kendisinin ismi altında var olan gerçek varlık, Allâh isimlerinin mânâ terkîbidir.

Bu sebeple de…

Yemesi, içmesi, mekânı, hayatta duruşu, yayılışı ve konuşuşu ve susuşu, yaptığı işi, teveccüh ettiği şey, göremediği ve bilemediği her şey hep O’dur! Çünkü, kâinatta hangi isim altında her ne mevcut ise, hepsi de, Allâh isimlerinin işaret ettiği mânâların bir terkip şeklinde açığa çıkmasından başkaca bir şey değildir!

Kâinat yoktur, sadece Allâh vardır demek; bu algıladığımız kâinat yoktur değildir! Kâinat diye, Allâh’tan ayrı, kendi başına vücud ve varlığı olan bir yapı yoktur, demektir.

Zira her zerrede ve noktada, mahal ve mekân söz konusu olmaksızın mevcut olan Vâcib-ül Vücud Allâh’tır.Algılanan ise, O’nun isimlerinin işaret ettiği mânâlardır.

Dolayısıyla, insan var olmayıp, insanda zâhir olan, tüm mânâlarıyla “Allâh isimleri” olduğuna göre, insan ismi ardından konuşan “Allâh” olur ki; elbette O da der:

“Bütün nefislerdeki NEFS’im BEN! Mülk benimdir… Ve o mülk, benim mânâlarımla mevcuttur!”