GAVSİYE AÇIKLAMASI

Ahmed Hulûsi

 Yâ Gavs-ı Â’zâm… Hiçbir şeyde zâhir olmadım, insandaki zâhir oluşum gibi!

Niye hiçbir şeyde zâhir olmadı “insan”da zâhir oluşu gibi?

Çünkü, her bir varlık, belli sayıda Allâh’ın isimlerinin mânâlarından meydana gelmiş, sayılı Esmâ terkibidir.

İnsan ise “Câmi” isminin mânâsı itibarıyla tüm isimlerin zuhur mahalli olabilecek kabiliyet ve istidatta YARATILMIŞTIR!

“İNSAN” kelimesini iki mânâda anlamak gerekir.

1. İnsan-ı Kâmil.

2. İnsan… Bildiğimiz mânâda, her birimiz!

Yukarıdaki beyitte ifade edilen mânâ, öncelikle “İnsan-ı Kâmil” için geçerli olan husustur.

Bugünkü modern bilim neticesinde oluşan düşünce sisteminin eriştiği, gerçek olarak “KOZMİK BİLİNÇ”adıyla tanımlanan “Evrensel TEK Şuur”; tasavvuf çalışmalarıyla asırlardır tanınan “İNSAN-I KÂMİL”den başka bir şey değildir.

Ne var ki, hakikatin modern bilimle deşifre edilmesinden önceki dönemde, evrensel sırlar ve evrensel gerçek; mecazî-benzetme yollu tanımlamalar ile anlatılmaya çalışılmış ve bundan da farklı isimlendirmeler doğmuştur.

İşte tasavvufta “İnsan-ı Kâmil”, modern düşüncede ise “Kozmik Bilinç” adıyla tanınan Evrensel Öz, Allâh’ın bütün isimlerinin işaret ettiği mânâların ortaya çıkış mahallinden başka bir şey değildir.

“Allâh” isminin bütün mânâlarının “İnsan”da zuhurundan birinci mânâ, evrende ilâhî isimlerin zuhurudur.

Evren, varoluş kabiliyet ve istidat itibarıyla; Allâh’ın dilediği, takdir ettiği bütün mânâları aşikâra çıkartabilecek durumdadır. Daha önce yaşamışlar, bu durumu; Allâh, ilmine ayna olmak üzere “İnsan-ı Kâmil”i yaratmıştır; diye tarif etmişlerdir.

Dolayısıyla, İnsan-ı Kâmil, “Allâh”ın tüm isimlerinin bizâtihi zuhur mahallidir ki, bu yüzden de, onun dışında hiçbir zuhur mahalli mevcut olamaz.

Bu itibarla, evrende algıladığımız her oluş ve onun taşıdığı anlam, bir ilâhî ismin ya da isimler bileşiminin ortaya çıkışından başka bir şey değildir.

Birim insan anlamında değerlendirirsek aynı cümleyi;

Bütün insanlar; tek tek Zât, Sıfat, İsimler ve Fiiller mertebelerini “Câmi” varlıklardır.

Her insan, zâtı itibarıyla Zât-ı ilâhî’ye, vasıfları itibarıyla Sıfat-ı ilâhî’ye, özellikleri itibarıyla Esmâ-i ilâhî’ye ve nihayet fiilleri itibarıyla da Murad-ı ilâhî’ye aynadır.

Kendini ve aslını ve aradaki irtibatı idrak hâli; varlıktaki yani yeryüzündeki tüm canlılar arasında, sadece insana hastır.

Ve bu yüzden de insan “Yeryüzündeki Halife” olmuştur!

Şuur ya da yeni ifade şekliyle bilinç, iki yönlüdür;

Âfaka ve enfüse… Yani, dışa ve öze!

Melek ve cin sınıfında âfaka yani dışa, çevreye dönük şuur olmasına karşılık; öze dönük, hakikatini bilme istikametinde bir şuur kapasitesi mevcut değildir. Ki bu yüzden insan “yeryüzü halifesi” olmuştur. İnsanların hepsinin, temel yapıları itibarıyla sahip oldukları bir kemâlât vardır ki o da beyinleridir. Esasen beyin kabiliyeti olarak bütün insanlar, bütün özellikleri ortaya çıkartabilecek özelliklere sahiptirler…

Ancak, her biri değişik kozmik tesirlere ya da orijinal ifadesiyle melekî programlamaya maruz kaldıkları için; ve de farklı bilgi genetiğine sahip oldukları için birbirlerinden ayrılırlar. Ama buna rağmen, neticede hepsi de belirli ilâhî isimler bileşimidirler.

Bu konuda geniş izah İNSAN VE SIRLARI isimli kitabımızda mevcuttur.

Netice olarak diyelim ki; ister İnsan-ı Kâmil, ister birimsel mânâda insan olsun, hepsi de ilâhî isimlerin zuhur mahalli olarak vücud sahibidirler; ki dolayısıyla, Allâh onlardan daha câmi mânâda hiçbir varlıkta zuhur etmemiştir!