MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

Bundan bir sene sonra, yani İslâmiyetin onuncu ile on birinci seneleri arası, bu dinin diğer kabileler arasında yayılması için yapılan çabalarla geçti…

Efendimiz AleyhisSelâm her fırsattan faydalanarak, gelenlere İslâmiyeti arz ve teklif eder, buna karşılık onlar da Mekkelilerin menfi propagandalarından korkarak ve çekinerek kabule yanaşmazlardı…

Efendimiz için aşağı yukarı en çileli seneler bu senelerdi… Yapılan eziyetler günden güne artıyordu… Mekke daha dayanılmaz bir hâl alıyordu müslümanlar için…

Efendimiz AleyhisSelâm bazen de yanına Hazreti Ebu Bekir ile Hazreti Âli (r.a.)’yi alarak civar kabileleri dolaşmaya çıkıyor ve o kabilelerin ulularını İslâm Dini’ne davet ediyordu… Fakat bütün bu davetlerden bir netice alınmıyor ve büyük üzüntülerle tekrar başlanılan yere dönülüyordu… İşte böyle aşağı yukarı iki seneye yakın bir zaman geçmişti…

Nihayet Mekke’ye, Medine (ki o günkü adıyla Yesrib)’den Hazrec kabilesine mensup altı kişilik ufak bir kafile geldi… Bunlar Mina’da Akabe yakınlarında konaklamışlardı… Bu sırada oradan geçmekte olan EfendimizAleyhisSelâm onlara uğradı ve sordu:

− Siz kimlersiniz?..

− Biz Hazrec kabilesindeniz!..

− Yahudilerin komşu ve müttefiklerinden misiniz?..

− Evet?..

− Sizinle biraz konuşabilir miyiz?..

− Elbette…Buyur, otur!..

Medine halkı Evs ve Hazrec adlı kabilelerden meydana gelmişti… Bu kabileler yahudilerle kâh bozuşurlar, kâh da anlaşırlardı… Yahudiler kitap ehli, ilim sahibi; buna karşılık Hazrec ve Evs kabileleri halkı ise müşrik, putperest idiler…

Ne zaman yahudiler ile diğer kabilelerin arası açılsa, yahudiler onlara kızarlar ve onları şu şekilde tehdit ederlerdi:

− Yakın bir zaman içinde bir Rasûl gelecektir!.. Geleceği zamanın gölgesi üzerimize bile düşmüştür!.. O geldiği zaman, hepimiz O’na tâbi olacak ve sonra da İrem ile Ad kavimleri gibi sizlerin kökünü kazıyacağız!..

Bu sebeple Hazrec ve Evs kabilesi halkı, yakın bir zamanda bir Rasûl ile karşılaşacaklarını biliyorlardı… Efendimiz AleyhisSelâm onlar ile karşılaşıp da oturup konuşmaya başlayınca işler yavaş yavaş aydınlığa çıkmaya başladı ve bu altı kişi için…

− Ben Âlemlerin Rabbı olan Allâh tarafından Rasûl olarak gönderildim… Sizleri sadece Allâh’ı Rab olarak tanımaya, benim de Allâh’ın Rasûlü olduğumu tasdik etmeye davet ediyorum!..

Medineli altı kişi iyiden iyiye inanmıştı Efendimiz Aleyhissalâtu vesselâm’ın Rasûl olduğuna…

Sonra Kur’ân-ı Kerîm’den okudu:

Allâh, her benliğin edindiğinin sonuçlarını yaşamasını murat etmiştir! Muhakkak ki Allâh “Seriy’ul Hisab”dır (yapılanın sonucunu anında oluşturan)!

İşte bu insanlara bildirimdir; onunla uyarılsınlar ve bilsinler ki “HÛ”, Ulûhiyet sahibi BİR’dir! Derin düşünebilen akıl sahipleri de (bu hakikati) hatırlayıp değerlendirsinler!” (14.İbrahiym: 51-52)

Bu âyetler de okunduktan sonra Medineliler birbirlerine şöyle konuştular:

− Bu, mutlaka bizim yahudilerin haber verdiği Rasûl’dür… Biz hemen bu Rasûl’e inanıp tâbi olalım ki, onlar bizi geçip, kendi saflarına çekmesinler!..

Ve böylece Efendimiz Aleyhissalâtu vesselâm’ın bütün söylediklerini tasdik edip, iman ettiler… Sonra da şöyle konuştular:

− Buraya gelirken biz, kavimlerimiz hem kendi arasında, hem de yahudilere karşı düşman ve ters bir durumda idi… Umarız ki Allâhû Teâlâ onları senin sayende bir araya toplar ve birleştirir…

Biz şimdi dönüp onları senin bildirdiğin şeylere davet edecek ve onların da teslim olanlardan olmasını isteyeceğiz!.. Eğer Allâh onları bu din üzere toplar ve birleştirirse, artık senin durumundan daha şerefli ve azîz bir mertebede olan kimse bulunmaz!..

Bu görüşmelerden sonra Ebu Umame Es’ad, Avf bin Haris, Rafi bin Malik, Kutba bin Amir, Ukbe bin Amir ve Cabir bin Abdullah’dan ibaret altı kişilik ilk Medineli müslümanlar, kavimlerinin yanına döndüler ve başlarından geçenleri anlatarak hepsini müslüman olmaya, yahudilerin önüne geçmeye davet ettiler…

İslâmiyete dair haberler Medine’de kısa zaman içinde ve o kadar süratli bir şekilde yayıldı ki, adeta içerisinde İslâmiyet ve Efendimiz AleyhisSelâm’dan bahsedilmeyen bir tek ev kalmadı…

Ve bu şekilde bir sene daha geçti…

Ertesi yıl Hac zamanı geldiğinde Mekke’ye on iki kişilik bir grup geldi Medine’den… Bunların altısı geçen defa ki gelişte Efendimiz AleyhisSelâm’a biat edenler, diğer altısı da yeni müslümanlardı… EfendimizAleyhisSelâm gelenlerin hepsine birden, biat etmelerini teklif etti ve şart olarak da şunları belirtti:

1. Hiçbir şeyi Allâh’a eş ve ortak koşmamak,

2. Hırsızlık yapmamak,

3. Zina yapmamak,

4. Çocukları öldürmemek,

5. Yalan-dolanla kimseye iftirada bulunmamak,

6. Hiçbir hayırlı işe muhalefet etmemek,

Bundan sonrada Efendimiz AleyhisSelâm sözlerine şunları ekledi:

− Sizden her kim sözünde durursa, onun ecir ve mükâfatını Allâh üzerine almış ve onun için cennet hazırlanmıştır…

Kim insanlık hâli, bunlardan birini işlerse ve bundan dolayı da bir cezaya çarptırılırsa, bu yaptığına kefâret olur…

Kim de yine bunlardan birini insanlık hâli, işler de işlediği şeyi Allâh gizler ve açığa vurmazsa; onun işi Allâh’a kalır!.. Dilerse bağışlar, dilerse azap eder…

Bunun üzerine Medine’den gelenler bu teklif edilen şartları olduğu gibi kabul ederek EfendimizAleyhisSelâm’a biat ettiler, yani söz vererek O’na tâbi oldular…

Bu ilk Akabe biatına katılanlar şunlardı:

Es’ad bin Zürâre, Avf bin Haris, Muaz bin Haris, Rafi bin Malik, Zekvan bin Kays, Ubade bin Sabit, Yezid bin Sa’lebe, Abbas bin Ubade, Ukbe bin Amir, Kutbe bin Amir, Malik bin Teyyihan, Uveym bin Saide radıyallâhu anhüm…

Biat meselesinden sonra Medine’ye dönen müslümanlar, Efendimiz AleyhisSelâm’dan kendilerine imamlık yapacak, Kurân’ı öğretecek bir kimseyi göndermesini istediler… Bunun üzerine Efendimiz AleyhisSelâm, Mus’ab bin Umeyr’i Medine’ye imam ve öğretmen olarak yolladı… Keza bir süre sonra da Ümmü Mektum aynı vazife ile ilaveten Medine’ye gönderildi…

Mus’ab Medine’ye gelince Es’ad bin Zürare’nin evine indi ve vazifesi süresince burada ikamet etti… Mus’ab bu şekilde vazife yapıp, Medinelileri müslüman yaparken bir gün Es’ad’ın teklifi üzerine civar mahallelere gitmeye karar verdiler…

Bitişik mahallelerden birine gidip burada bulunan bostana girerek, bir bostan kuyusu başına oturdular… Biraz sonra da diğer müslümanlar burada toplandılar… Bu bostan aslında Zafer oğullarından Sa’d bin Muaz’a ait idi… Ve o da müşriklerdendi… 

O sırada Sa’d da orada bulunuyordu… Yanında da kabilesinin ulularından arkadaşı olan Useyd bin Hudayr bulunuyordu… Mus’ab’ı oraya getiren Es’ad ise Sa’d’ın uzaktan akrabası idi… Bu yüzden kendisi direkt olarak gidip bostandan çıkmalarını isteyemedi… Bununla bereber yanında bulunan arkadaşı Hudayr’a rica etti.

− Bilirsin ki, Es’ad benim akrabam olur, bu yüzden ben şimdi onların yanına gidemem… Ancak sen şimdi oraya git de, içimizdeki aklı ermezlerle zaif olanları kandıran şu adamları bahçe içinden defetmesini söyleyiver… Bir daha da buraya gelmesinler… Aksi takdirde onları fena yaparım!..

Useyd arkadaşının bu ricasını kırmadı ve mızrağını alıp bostanda kuyu başında toplanmış olan müslümanların yanına yürüdü… Useyd’in gelişini Es’ad uzaktan görmüştü… Eğildi ve Mus’ab’ın kulağına fısıldadı:

− Bu gelen, kavmimin ulusudur… Buraya geldiğinde onu müslüman yapmaya çalış!..

Mus’ab cevap verdi:

− Eğer beni dinlerse, onu da müslüman yapmaya çalışırım…

Useyd oldukça hızlı bir şekilde yanlarına geldi, bağıra bağıra Mus’ab’a hitap etti:

− Ne diye buraya geldiniz? Kabilemizin zaif ve aklı ermezlerini azdırmak için mi?.. Şimdi sizi ikaz edeyim, eğer hayatınız size lazım ise, bir an evvel buradan uzaklaşın bakalım!..

Mus’ab gayet sakin bir şekilde cevap verdi:

− Böyle konuşacağına, biraz oturup da bizi dinlesen ve dediklerimizi beğenmezsen, o takdirde bize haklı olarak yüz çevirsen, aksi hâlde beğendiklerini kabul etsen daha iyi olmaz mı?..

Useyd bir an için düşündü:

− Söylediğin doğru!.. Anlat bakalım öyle ise… Seni dinliyorum…

Ve oturarak Mus’ab’ı dinlemeye başladı…

Mus’ab, Useyd’e evvela İslâm Dini’nin esasları hakkında biraz malûmat verdi; sonra da Kur’ân-ı Kerîm okudu. Useyd bu dinlediklerinden oldukça hoşlanmıştı… Gayrı ihtiyarî konuştu:

− Yahu bu ne güzel şeymiş!.. Ne iyi etmişsiniz siz müslüman olduğunuza… Peki şimdi müslüman olmak için neler yapmak lazım geliyor?..

Onlar da anlattılar müslüman olması için yapması lazım gelen şeyleri:

− Evvela gusl eder, boy abdesti alarak temizlenirsin… Üstünü başını da bir güzel temizlersin… Sonra da Kelime-i Şehâdet’i söyleyip Allâh’a imanını, Rasûlünü tasdikini açıklayıp namaz kılarsın…

Bunlar da Useyd’in aklına yatmıştı… Kalktı gusletti, üstünü başını temizledi, Kelime-i Şehâdet getirdi, iki rekât namaz kılıp eski hâline tövbe etti… Bundan sonra Es’ad’la Mus’ab’a hitap etti:

− Buraya gelirken ardımda bir kimse bıraktım… Eğer o müslüman olursa, kavmimden hiçbir kimse İslâm’a karşı olmaz ve hepsi de müslüman olur… Bu da Sa’d bin Muaz’dır… Şimdi onu da buraya yollayacağım…

Sonra geldiği gibi kavminin yanına döndü… Sa’d, Useyd’in gelişini daha uzaktan görmüştü… Dikkatle baktı… Hâlinde bir değişiklik gördü Useyd’in… Yanındakilere döndü.

− Bu adam gidişinden bir başka dönüyor!.. Bunda bir iş olmalı!.. diye konuştu…

O sırada Useyd de onların yanına gelmişti… Sa’d merakla sordu:

− Ne oldu?.. Ne yaptın?.. Söyledin mi o adamlara buradan çekip gitmelerini?..

Useyd son derece sakin, kayıtsız bir hâlde konuştu:

− İkisine de söylememi istediklerini söyledim… Fakat ben onların hâlinde bir serkeşlik görmedim… Bununla beraber yaptıklarına bir son vermelerini istedim!..

Ayrıca, Harise oğullarının, halanın oğlu olan Es’ad’ı, sırf seni küçük düşürmek gayesiyle öldürmeye karar verdiklerini de öğrendim!.. Sa’d bin Muaz bu haberi işitince çok sıkılmıştı… Kızgın ve telaşlı bir hareketle yerinden fırladı ve yola koyuldu… Mus’ab ile Es’ad’ın yanına gidiyordu…

Es’ad, uzaktan gelişini görünce Sa’d’ın, Mus’ab’ı ikaz etti:

− İşte Sa’d bin Muaz geliyor!.. Eğer o da sana tâbi olursa, artık arkasında bir tek kişi kalmaz İslâm’a girmedik…

Sa’d da onlara doğru gelirken, bir yandan da tutumlarını inceliyordu… Durumların da hiçbir telaş emaresi görmeyince; Useyd’in, kendisinin onlarla görüşmesini sağlamak için buraya gelmeye teşvik ettiğini anlayıverdi…

Buna rağmen, son derece kızgın bir hâlde yanlarına yaklaştı ve konuştu:

− Yâ Es’ad, eğer benimle aranda akrabalık olmasaydı, şimdi ben size yapacağımı bilirdim… Bizim hoşlanmadığımız bir şeyi asla bizim mahallemizde kolay kolay tatbik edemezsin…

Mus’ab söze karıştı ve Es’ad’ın yerine cevap verdi.

− Yâ Sa’d, böyle diyeceğine, biraz oturup da bizi dinlesen; sonra, eğer anlattıklarımız aklına yatarsa da sen de bize katılsan daha iyi olmaz mı?..

Sa’d bir an düşündü bu sözü… Hiç de makûl olmayan bir söz olarak gelmemişti… Gayet yerinde, makûl bir teklifti… Oturdu onların yanına ve ne söyleyeceğini merakla beklemeye başladı…

Mus’ab bu defa Sa’d’a da İslâm Dini’nin inceliklerini anlattı ve ondan sonra da Kurân’ın Zuhruf Sûresi’nin baş tarafını okumaya başladı:

Ha, Miim.

O hakikati apaçık açıklayan BİLGİye yemin olsun…

Kesinlikle biz Onu Arapça bir Kur’ân olarak meydana getirdik, tâ ki (anlayıp) aklınızı kullanarak(değerlendiresiniz)!

Muhakkak ki O, katımızda, Ana BİLGİde (İlmullâh), Alîy’dir, Hakiym’dir.

Siz (hakikatinizdeki kuvveleri) israf eden bir topluluksunuz diye, sizi uyarmaktan vaz mı geçelim?

Öncekiler içinde de nice Nebiler irsâl ettik.

Onlara bir Nebi geldiğinde, mutlaka onun getirdikleriyle alay ederlerdi.

Bu yüzden onlardan daha güçlü olan niceleri helâk ettik… Öncekiler ibret dolu hikâyeleriyle mazi oldu!

Yemin olsun ki eğer onlara: “Semâları ve arzı kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları, Aziyz ve Aliym olan yarattı” diyecekler.” (43.Zuhruf: 1-9)

Sa’d, şimdiye kadar hiç böyle sözler duymamıştı… Üstelik ilk defa dinlediği bu Allâh kelâmı, onda çok büyük bir tesir halketmiş, yüzünde iman belirtileri görülmeye başlamıştı… Peki İslâm Dini’ne nasıl giriliyordu?.. Sordu:

− Müslüman olmak için ne yapmak lazım?.. Cevap verildi:

− Gusl abdesti alırsın, üstünü başını temizlersin, ondan sonra Allâh’a imanını ve Rasûlünü tasdikini açıklar ve iki rekât namaz kılarak bugüne kadar yaptıklarına tövbe ederek İslâm Dini’ne girmiş olursun!..

Bu cevabı alan Sa’d, aldığı bir kararla yerinden kalkıp doğruca su başına gitti… Orada gusl etti… Üstünü başını temizledi, sonra iki rekât namaz kılıp tövbe etti… Sonra da kavminin yanına geldi…

Kavim halkı onun gelişinden, hâlinden, tavrından yeni bir şeyler olduğunu anlamıştı… Yanlarına gelince onlara sordu:

− Ey Abdül Eşhel oğulları, beni aranızda nasıl tanır, yaptıklarımı nasıl bulursunuz?.. Cevap verdiler:

− Sen bizim ulumuzsun!.. Düşünce ve görüşlerinle daima bize önderlik edersin…En iyi ve en yardımsever olanımızsın!..

Sa’d onlardan bu cevabı aldıktan sonra, bir gülle gibi çıkıverdi şu sözleri:

− Siz Allâh ve Rasûlüne iman edinceye kadar, sizin erkek ve kadınlarınızla konuşmak bana haram olsun!..

Hiç beklemedikleri bu sözler karşısında dona kaldılar… Zira biliyorlardı ki, çok az zaman evveline kadar, Sa’d onlar gibiydi… Hâlbuki şimdi ise müslüman olmuştu… Mâdemki Sa’d bizim yücemizdir, öyle ise biz de gene ona tâbi olmakta devam etmeliyiz diye düşünerek hepsi birden müslüman olma kararı aldılar…

Böylece o akşama kadar bütün mahalle halkı müslüman olmuştu…

Bu mahallenin de müslüman olmasından sonra, Es’ad ve Mus’ab elele vererek öyle sıkı çalışmaya başladılar ki, kısa zamanda bu mahallede müslüman olmadık ev kalmadı…