MUHAMMED MUSTAFA 2

Ahmed Hulûsi

O sene Hac zamanı geldiğinden dört yüz kadar Medineli müşrik ile, yetmiş üç erkek, ikisi kadın, yetmiş beş müslüman Mekke’ye gelmişlerdi… Bunlar Mekke civarında kamp kurmuşlardı… Medineli müslümanlardan Sa’d bin Hayseme, Üveym ve daha birkaç kişi, doğruca Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanına giderek selâm verip konuşmaya başladılar:

− Yâ Rasûlullâh, biz kalabalığız, seni yanımıza almak, sana yardımcı olmak, senin yolunda canımızı feda etmek durumunda olduğumuzu açıklamak üzere seni ziyarete geldik… Biz aramızda, yabancı şeylere karşı kendi canımızı koruduğumuz gibi, seni de korumaya söz verdik… Hep beraber seninle görüşmek istiyoruz… Nasıl ve nerede görüşebiliriz?..

Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanında bulunan amcası Hazreti Abbas söze karıştı:

− Sizinle birlikte Hacc’a gelen kavminizden size uymayanlar varsa, hacılar dönüp gidinceye kadar bunu aranızda gizleyin…

Bundan sonra Efendimiz AleyhisSelâm, teşrik günlerinin ortasında, tan yeri ağardığında, Akabe’nin dibinde, uyuyanı uyandırmamak, bulunmayanı beklememek üzere buluşmak için onlarla sözleşti…

Medineli müslümanlar, bu durumu kendilerinden olan müşriklerden gizlediler… Ancak, kendisini yakından tanıdıkları ve güvendikleri Abdulah bin Amr’a meseleyi açarak onu da müslümanlığa davet ettiler… Keza o da bu daveti kabul ederek müslüman oldu ve Akabe biatına katılmak ona da böylece nasip oldu…

Nihayet beklenen vakit geldi ve Medineli müslümanlar ile Efendimiz AleyhisSelâm ve amcası Hazreti Abbas -ki Hazreti Abbas’ın bazı kaynaklara göre o sırada müslümanlığı kabul etmiş olduğu bildiriliyor- Akabe’de toplandılar…

İlk sözü Hazreti Abbas aldı ve şöyle konuştu:

− Ey Hazrec topluluğu, şunu iyi biliniz ki, Muhammed bana gözlerimden daha sevgilidir… Şimdi iyice biliniz ve bana da bildiriniz; eğer siz O’nu tasvip ediyor, Allâh’ın O’nun vasıtasıyla size bildirdiklerine iman ediyorsanız ve kendisini sizinle birlikte geri götürmek istiyorsanız O’nu size vermeden evvel, bu hususta ben inandırıcı bir delil isterim…

Bilirsiniz ki, Muhammed bizdendir!.. Biz O’nu, O’nun inanç ve kanaatine karşı olanlardan koruduk!.. O kavmi arasında, yurdunda, izzet ve şerefiyle korunmuş bir hâlde yaşarken, bütün bunlardan yüz çevirip, sizlerle Yesrib’e gitmeyi düşünüyor…

Eğer siz, sizleri tekrar ok yağmuruna tutacak olan bütün Arap kavimlerinin düşmanlıklarına göğüs gerecek kadar, savaş edebilecek şartlara sahip iseniz, aranızda iyice düşünüp konuşun ve ondan sonra bunu bize bildirin…

Sonradan anlaşmazlığa düşmeyin…

Siz O’na verebileceğiniz sözü yerine getirebilecek ve kendisini düşmanlara karşı koruyabilecek misiniz?.. Bunu gereği gibi yapabileceğinize söz verebilirseniz ne âlâ!.. Yok, eğer Mekke’den ayrıldıktan sonra, kendisini yardımsız bırakarak, rüsva edecekseniz, şimdiden bundan vazgeçiniz!.. O’nu bırakınız, kendisi yine kavmi arasında ve yurdunda şerefi ve muhafazasıyla yaşasın!..

Hazreti Abbas’ın sözleri, Hazreclilere dokunmuştu… Bunun üzerine Es’ad bin Zürare, EfendimizAleyhisSelâm’dan izin isteyerek söz aldı ve Hazreti Abbas’ın konuşmalarına şu cevabı verdi:

− Yâ Rasûlullâh, davetler çeşitlidir… Kimi davetler vardır ki, onlar çok kolaydır… Kimi de vardır ki, onlar çok zor ve çetindir… Kabulü güçtür!.. Biz yurdumuzda, şerefli ve her tecavüzden korunmuş; orada, değil kavminden ayrılan ve amcaları tarafından düşmanlarına teslim edilmek istenen bir Zâtın; hatta kendimizden başka hiçbir zâtın bize göz dikemeyeceği kadar güçlü kuvvetli bir topluluğuz… Buna rağmen, çok zor bir iş olmasına rağmen, biz gene de, Senin teklifini kabul ettik… Hâlbuki bunlar hiç de insanların hoşlanacağı şeyler değildi… Fakat biz bütün bunları, dilimizle ikrar ve kalbimizle tasdik suretiyle kabul ettik…

Şimdi;

Allâh’tan getirdiklerine bilerek ve inanarak Sana biat ediyoruz!.. Rabbimize ve Rabbine biat ediyoruz… Yedullâh ellerimizin üzerindedir… Kanlarımız kanınla, ellerimiz elinledir!.. Kendi oğullarımızı, kadınlarımızı esirgeyip koruduğumuz gibi, aynı şeylerden seni de koruyup gözeteceğiz…

Eğer bu ahdimizi bozarsak, Allâh’ın ahdini bozan yaramaz ve bedbaht kimselerden olalım… Allâh bilir ki, biz bu sözümüzde sadıkız ve elbette Allâh yardımcımızdır…

Bu konuşmalardan sonra Efendimiz AleyhisSelâm onlara Kurân’dan bazı bölümler okudu ve İslâmiyete teşvik etti…

Sonra da ne üzerine biat edeceklerini şöylece anlattı:

− Size iki şartım vardır…

Birincisi Rabbim Azze ve Celle adınadır: O’nun Ahadiyetine hiçbir şeyi eş ve ortak koşmayacaksınız… Gene, şirk koşmaksızın ibadet edeceksiniz, namaz kılacaksınız ve zekât vereceksiniz…

İkincisi ve kendime ait isteğim şudur: Allâh’ın Rasûlü olduğuma şehâdet etmeniz ve beni kendi çocuklarınızı, kadınlarınızı esirgeyip koruduğunuz gibi muhafaza etmenizdir…

Bu şartlar sayılınca Abdullah bin Rehava sordu:

− Bunu yaparsak, karşılığında ne var bize?.. Efendimiz AleyhisSelâm açıkladı:

− Cennet var!..

Medineliler cevap verdiler:

− O hâlde bu çok kârlı bir alışveriştir!.. Artık katiyen bu meselenin tartışmasını istemeyiz!.. Söyle yâ Rasûlullâh, sana ne şekilde biat edelim?..

Efendimiz müslüman olanların kendisine ne şekilde biat etmesi lazım geldiğini onlara anlattı:

− Tanrı olmayıp sadece Allâh’ın var olduğuna; benim, Allâh’ın Rasûlü olduğuma iman etmeniz; ve namaz kılacağınıza, mallarınızın zekâtını vereceğinize;

Neşeli ve neşesiz zamanlarınızda sözümü dinleyeceğinize;

Darlıkta da varlıkta da muhtaçlara yardım edeceğinize;

Hiçbir alaycının alayına aldırmaksızın, Allâh yolunda, daima Hakkı söyleyeceğinize;

Başkalarını kötülüklerden sakındırıp, iyiliği daima tavsiye edeceğinize dair söz vermelisiniz!..

Bundan başka, bana her cephesiyle yardım edeceğinize, yanınıza vardığımda, kendinizi, çocuklarınızı ve kadınlarınızı nasıl muhafaza ediyosanız; size karşı, onlara karşı, beni de öylece müdafaa ve muhafaza edeceğinize de kesin olarak söz vermelisiniz!

Efendimiz AleyhisSelâm’ın bu teklifine karşılık, Ebul Haysem cevap verdi…

− Biz, bu şartları, mallarımızın felakete uğraması, eşrafımızın öldürülmesi pahasına da kabul ediyoruz…

Böyle dedikten sonra da sordu Efendimiz AleyhisSelâm’a:

− Yâ Rasûlullâh, bizimle o adamlar arasında, bir bağlanma, bir sözleşme var!.. Biz bu hareketimizle, onu kesip atmış oluyoruz… Allâh seni muzaffer kıldıktan sonra kavmine, Mekke’ye dönersen, bizi kendi hâlimize terk edersen, hâlimiz nice olur?..

Efendimiz AleyhisSelâm tebessüm buyurdu:

− Benim kanım, sizin kanınızdır. Siz benim kanımı, diyetimi istersiniz, ben de sizin kanınızı, diyetinizi isterim… Zimmetim zimmetinizdir!.. Hürmetim hürmetinizdir!.. Ben sizdenim, siz de bendensiniz!.. Siz kiminle savaşırsanız, ben de onunla savaşırım!.. Siz kiminle barışırsanız ben de onunla barışırım!..

Bundan sonra Medineliler Efendimiz AleyhisSelâm’a biat ettiler…

Daha sonra da Efendimiz AleyhisSelâm onlara:

− Bana içinizden on iki kişi çıkarınız ki, onlar her hususta kavimlerinin benim yanımda temsilcisi olsunlar… Musa da İsrailoğullarından on iki temsilci almıştı… dedi… 

Bu buyruk üzerine Medineliler on iki temsilciyi seçtiler:

1. Es’ad bin Zürare 2. Sa’d bin Rebia 3. Abdullah bin Revaha 4. Rafi bin Malik 5. Bera bin Marur 6. Abdullah bin Amr 7. Ubade bin Samit 8. Sa’d bin Ubade 9. Münzir bin Amr 10.Useyd bin Hudayr 11. Sa’d bin Hayseme 12. Ebu Heysem Malik

Efendimiz AleyhisSelâm bu seçimden sonra seçilenlere şöyle buyurdu:

− Havarilerin, İsa bin Meryem’e karşı kavimlerinden dolayı kefil oldukları gibi, siz de, sizden gayrının kefillerisiniz…

Daha sonra bu on iki kişiden Es’ad bin Zürare de on ikilerin temsilcisi olarak seçildi… Biat işlemi sona ermek üzere iken, Akabe tepesinden, Münbih bin Haccac’ınkine benzeyen fakat ona ait olmayan bir ses duyuldu… Şöyle bağırıyordu:

− Ey Mina’da konaklayanlar!..

Zemmolunmuş adamla yanında bulunan dinlerinden dönmüş Medineliler, sizinle savaşmak üzere toplanıp sözleştiler!..

Efendimiz AleyhisSelâm bu sesi işitince, oradakilere açıkladı.

− Bu Akabe’nin şeytanıdır!..

Sonra da o bağırana dönerek cevap verdi:

− Dinle ey Allâh’ın düşmanı!.. İşimi bitirince, senin hakkından gelirim!..

Medineli müslümanlara döndükten sonra da onları ikaz etti:

− Haydi, hemen yerinize dönünüz!..

Ve onlar yerlerine döndüler, kimseye görünmeden…

Sabah iyice olduğunda, Medinelilerin bir kısmının Efendimiz AleyhisSelâm ile bir anlaşma yaptığı haberi bütün Kureyş’e yayılmıştı… Hepsi de bundan büyük telaşa kapıldılar ve doğruca Medinelilerin yanına koşarak onlara şöyle konuştular:

− Ey Hazrecliler!.. Öğrendiğimize göre siz, bizim adamımızı aramızdan alıp götürmek ve bizimle savaşmak üzere sözleşmişsiniz… Hâlbuki, bizim Arap kabileleri arasında savaşa girmek hususunda sizin kadar nefret duyduğumuz ikinci bir kabile yoktur… Bizi sakın savaşa icbar etmeyin!..

Puta tapan ve gece olup bitenlerden hiçbir haberi olmayan Medineliler ise bu işe şaşa kalmışlardı… Zira böyle bir şeyden haberleri yoktu… Hayretle sordular:

− Bizim sizlerle savaşmaya katiyen niyetimiz yoktur!.. Şunu çok iyi bilesiniz ki, bizim, şu demekte olduğunuz anlaşmadan da katiyen haberimiz yoktur… Yanlışlık olmalı bu işte…

Medineli müslümanlar ise bu arada hiçbir şeyden haberleri yokmuş gibi öylece seyrediyorlardı Kureyşliler ile kendi kavimler arasında geçen konuşmaları…

Kureşliler bundan sonra, doğruca Medinelilerin ulularından Abdullah bin Übeyy’in yanına giderek olup bitenleri ona anlattılar ve ondan kendilerine yardımcı olmasını istediler… Abdullah ise bu mevzuda hiçbir şey bilmediği için, onları güzellikle reddetti:

− Sizin bahsettiğiniz bu anlaşma çok muazzam bir iştir!.. Bana kalırsa böyle bir şey katiyen vâki olamaz!.. Kavmimden kimse bana bir şey danışmadı… Ve bana danışmadan da hiçbiri bir şeye karar vermezler. Belki başka birileri böyle bir anlaşma yapmıştır…

Daha sonra Hac vazifesi bittiği için bütün kavimler kendi memleketlerine döndüler… Ancak Medinelilerin dönüşü sırasında, Kureyşliler onların bir anlaşma yaptığını tespit ettikleri için, arkalarından adam çıkardılar ve en geriden gelen iki kişiyi yakalayıp Mekke’ye getirdiler…

Yakalanan Medineliler müslüman olduklarını söylemişlerdi… Bu durum karşısında Mekkeliler onlara eziyet etmek istedilerse de, onları tanıyan bazı Mekkeli tüccarların araya girmesi dolayısıyla serbest bırakıldılar ve Medine’ye geri döndüler…