İSLÂM

Ahmed Hulûsi

Hemen hepimizin küçük yaşlardan duyduğu şu klişe ifade, güçlü bir şekilde beyinlerimizde yer etmiştir:

“ALLÂH’ın senin ibadetlerine ihtiyacı yoktur! Her ne yaparsan kendin için yapmak zorundasın!..”

Şu çok basit ifade, gerçekte, çok muazzam bir gerçeğin; “İslâm Dini”nin açıkladığı ALLÂH’ın yaratış SİSTEM ve DÜZENİNİN, en basite indirgenerek anlayışımıza yansıtılmak isteniş formülüdür! Ne var ki, maalesef biz bu gerçeği hiçbir zaman fark etmemişizdir!

Allâhın bizim ibadetimize ihtiyacı yoksa, niçin ibadet etmeliyiz?.. İbadete neden ihtiyacımız var?.. Niçin namaz, oruç, hac ve diğerleri?…

İnanın, bütün insanlar için, en acil olarak fark edilmesi zorunlu konu budur!

Biz, yanlış bir bilgilenme sonucu olarak, sanıyoruz ki bütün bu çalışmaları, yukarıda ötelerde bir yerde oturmakta olan TANRI’nın gönlünü hoş edip, onun rızasını kazanıp, bizi cennetine sokması, ya da kafası kızıp cehennemine atmaması için yapmalıyız!!!

Oysa, ne ötelerde bir yerde oturup, bizi sınayan ve sonunda da hoşuna gitmezsek cehennemine atacak olan tanrı var; ne de kandırabilirsek cennetine sokacak ilâh!

Düşünün ki İslâm adına ilk bize öğretilen şey KELİME-İ TEVHİD’dir; ve üzücüdür ki onun gerçek anlamının dahi farkında değiliz!

“Lâ ilâhe illâllâh” sözünü “Allâh’tan başka tapılacak tanrı yoktur” diye derinliğine ve sonuçları düşünülmeden çevrildiği için, “Allâh’ın tapılacak tek tanrı” olduğunu varsayıyoruz…

Oysa Kelime-i Tevhid’in gerçek anlamı şudur:

“TANRI YOKTUR SADECE ALLÂH VARDIR”!

Yani, Hz. Muhammed (aleyhisselâm) bize şu gerçeği fark ettirmeye çalışmıştır;

Tapınılacak ve bir şeyler umulacak bir tanrı kavramı geçerli değildir; sadece Allâh vardır!

İşte gelmiş geçmiş bütün tasavvuf ehli kişiler, bu gerçekten yola çıkarak o yüce mertebelere ermişlerdir. Mevlâna Celâleddin’den Hacı Bektaş Velî’ye, İmam Caferî Sadık’tan Abdülkâdir Geylânî’ye kadar!

Hakikat erenleri, Allâh’ı ötelerinde bir tanrı sanma gafletinden kurtulmuşlar; her şeyin Allâh’ın takdiriyle kendi Esmâ’sından meydana gelmiş olduğunu fark etmişler; yaradılmışa sevgi ve hizmetin Yaratana olduğunu hissederek yaşamışlardır! Halka hizmetin Hakk’a hizmet olması da bu mânâ yönündendir.

Allâh, her şeyi, takdiriyle, kendi Esmâ’sından yarattığına göre; yaşadığımız âlemdeki tüm doğa düzeni ve kanunlar gerçekte “Allâh düzeni ve sistemi”dir!

Öyle ise fark etmeliyiz ki, ne kadar içinde yaşadığımız sistemi ve düzeni anlayabilirsek, o oranda Allâh nizamını tanımış oluruz.

ALLÂH; ezelde, içinde yaşamakta olduğumuz bu sistemi ve düzeni yaratmış, şartlarını oluşturmuş; bundan sonra da bize Nebi ve Rasûlleri aracılığı ile neler yaparsak, nelerle karşılaşacağımız hakkında bilgi eriştirmiştir!

Bizim için bugün iki yol vardır önümüzde, gelecekte pişmanlık duymamak için;

1. Allâh Rasûlü’nün neler getirdiğini, niye bunları getirdiğini çok iyi anlayarak yaşamımıza buna göre yön vermek… Ya da…

2. Allâh Rasûlü’nün dediklerinin hikmetini hiç anlamadan, körü körüne uygulayarak kendimizi yarına hazırlamak.

Evet, fark etmeliyiz ki, “İslâm Dini”nde ibadet adı verilen çalışmalar, ötedeki bir tanrıya yaranmak amacıyla teklif edilmemiş olup; tamamıyla Allâh’ın yaratmış olduğu bu sistemin işleyişi dolayısıyla öngörülmüş çalışmalardır…

Alınan gıdalar nasıl vücudun ihtiyacını karşılama amacına dönükse, bir tanrının hoşuna gitmek gayesine yönelik değilse; tespitlerimize göre ibadet adı verilen çalışmalar da aynı şekilde, beyin kapasitesinin gelişmesi, ruhun güçlenmesi ve kişinin ölüm ötesi yaşama hazırlanması amacına dönüktür! Ya bu çalışmalarla kendinizi ölüm ötesi yaşam koşullarına hazırlarsınız; ya da ne gerekçeyle olursa olsun bunu ihmâl eder, sonuçlarına katlanırsınız!

TANRI ve tanrılık anlayışının geçersiz olduğunu fark etmek inanın ki yaşamımızın en önemli gerçeğidir!