MUHAMMED MUSTAFA 1

Ahmed Hulûsi

Efendimiz AleyhisSelâm bir gün Safa tepesinde oturuyor ve Kâbe’ye müteveccih bir hâlde ibadet ediyordu… O sırada Ebu Cehil yanında bir iki kölesi ile o tarafa gelmekte idi… Efendimiz AleyhisSelâm’ı görünce derhâl kölelerine emir verdi ve onlar da Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanına gelerek başına toprak atmaya, hakaret etmeye, türlü acayip sözler sarfetmeye başladılar… 

Efendimiz AleyhisSelâm onların bu aşağılık hareketleri karşısında ağzını açıp tek bir kelime söylemeden evine giti. O sırada Ebu Cehil ve kölelerinin bütün yaptıklarını gören Hazreti Safiye’nin azâtlı cariyesi ise bir kenarda duruyordu… Ebu Cehil ve arkadaşları bundan sonra oradan ayrılıp, Kureyş müşriklerinin Kâbe yanındaki toplantılarına gittiler ve orada oturdular… 

Aradan az bir zaman geçmişti ki, Hazreti Hamza’nın avdan dönmekte olduğu görüldü… Yayı boynunda, kılıcı belinde olduğu hâlde evine gelmekteydi… Hazreti Hamza’nın âdetiydi… Avdan dönüşte, Kâbe’ye uğrar, tavaf eder, putları selâmlar ve oradaki Kureyş ileri gelenleri ile biraz konuştuktan sonra evine dönerdi… 

Bu defa da gene öyle yapacaktı ki, yolda Hazreti Safiye’nin azâtlı kölesi yanına yanaştı ve şöyle konuştu: 

− Ey Umare’nin babası… Kardeşin oğlu Muhammed’e Ebül Hakem bin Hişam (yani Ebu Cehil) neler yaptı bir görseydin! Yapmadıklarını koymadılar… Hazreti Hamza sordu: 

− Hayrola ne oldu? Ne yaptılar ki? 

− Buracıkta tepede oturuyordu ki, Ebül Hakem ve köleleri gelip başına toprak attılar, demedikleri kötü sözleri söylediler ve çeşitli işkenceleri yaptılar… O ise, bu yapılanların bir tekine bile cevap vermedi… Sonra da sessiz sedasız kalkıp yanlarından ayrıldı ve evine gitti… Eğer görseydin, katiyen dayanamazdın bu yapılanlara… 

− Peki, sen gördün mü bu yapılanları? 

− Elbette yâ Hamza… 

Hazreti Hamza bunun üzerine çok kızdı… Doğruca Haremi Şerif’e yollandı… Ebu Cehil’i orada bulacağını iyi biliyordu… Nitekim Ebu Cehil karşıda bir kısım Kureyşli müşrikle oturmakta idi… Yanlarına doğru yürüdü… Ebu Cehil’in yanına gelince boynundaki yayı çıkarıp, bütün hızıyla Ebu Cehil’in kafasına indirdi… 

Ebu Cehil’in kafası bir anda yarılmış ve yüzüne doğru kanlar akmaya başlamıştı… Sonradan da konuştu: 

− Sen misin Muhammed’in dinine sövüp sayan, O’na yapmadığını bırakmayan! Al işte, bende O’nun dinindeyim! Ben de O’nun söylediklerini söylüyorum. Eğer gücün yetiyorsa, O’na yaptıklarını bana da yap, yap da görelim bakalım! 

Ebu Cehil, Hz. Hamza’yı böylesine celâlli görünce korktu ve birtakım laflarla kendini haklı göstermeye çalıştı: 

− Ama bizim tanrılarımızı inkâr edip onların kuru taştan başka bir şey olmadığını söylüyor; çocuklarımızı kendine inandırıyordu… 

− Siz tutup da, Allâh’tan gayrına tanrı diye tapıyorsunuz! Ben şehâdet ederim ki, tanrı yoktur sadece Allâh vardırVe gene şehâdet ederim ki Muhammed de Allâh’ın Rasûlü’dür! 

Hazreti Hamza bugüne kadar böyle bir şey söylememiş ve henüz de müslüman olmamıştı. Ancak bu durum onu gayrete getirmiş Kelime-i Şehâdet’i söyleyivermişti… Bunun üzerine Mahzumoğulları’ndan birkaçı ayağa kalkarak Hazreti Hamza’nın yanına geldiler ve: 

− Hayrola ey Hamza? Biz seni de dininden sapmış buluyoruz… Sen bizden değil miydin? 

Hazreti Hamza buna karşı kesin bir şekilde cevap verdi: 

− Dönmüşsem ne olacak yani? Bana göre, Muhammed’in dininin Hak olduğu ortaya katiyetle çıkmıştır. O’nun Rasûlullâh olduğuna şehâdet ediyorum. Ne diyorsa dedikleri doğrudur. Ve bundan sonra ben de Onun yanındayım. Eğer sözünüzde doğrucu iseniz, gelin de, bana da mâni olun bakalım

Ebu Cehil ise onlara engel oldu: 

− Vallâhi ben onun kardeşinin oğluna çok kötü bir şekilde sövüp saymıştım, hakettim bu yapılanları… Dokunmayın Hamza’ya… 

Hazreti Hamza, müşriklerin yanından ayrılıp evine döndükten sonra sedire uzandı ve düşünmeye başladı… İçine bir vesvesedir düşmüştü. Kendi kendine konuşup duruyordu. Şeytan içinden şöyle hitap etmekteydi ona: 

− Sen Kureyş’in en ileri gelenlerinden birisin. Ne diye tutup ta kavminin yolunu terk etmiş, kendi başına bir yol tutturmuş adamı takip ediyorsun… Herkes seni sevip sayıyordu. Hâlbuki bundan sonra herkes seni aşağılayacak… 

Bütün bu düşüncelerin altında bocalamaya başlamıştı Hazreti Hamza… Ne yapmalıydı ki? 

Birdenbire içinden gelen bir düşünce ile yerinden kalktı ve Kâbe’ye gitti… Orada kapısı önüne geldi Kâbe’nin ve Allâh’a şöyle dua etti: 

− Allâh’ım… Eğer tuttuğum yol Hak üzere ise kalbime bu yolu tasdik ettir… Beni mutmain et; şüphelerimi kaldır… Eğer doğru değilse, o takdirde bana bu içinde bulunduğum hâlden bir kurtuluş yolu nasip et… Şüphesiz ki sen darda kalanların feraha çıkartıcısısın… 

O gece yattı rahat bir şekilde de uyudu… Ertesi sabah kalkınca doğruca Efendimiz AleyhisSelâm’ın yanına vardı ve başından geçenlerin her birini teker teker anlattı… Efendimiz AleyhisSelâm bu anlattıklarından sonra onun iman vaktinin gelmiş olduğunu anladı. Bunu üzerine imanının kuvvetlenmesini sağlayacak tavsiyelerde bulundu… Cehennem azabından, cennet müjdelerinden bahsedip hem onu korkuttu, hem de sevindirdi… 

Bu anlattıklarından sonra Hazreti Hamza, Efendimiz AleyhisSelâm’a şöyle konuştu… 

− Ey kardeşim oğlu, ben şu anda inandım ki, sen doğrucusun… Ve eşhedü en lâ ilâhe illâllâh ve eşhedü enne Muhammeden Rasûlullâh… 

Bundan sonra En’am Sûresinin 122. âyeti nâzil oldu: 

“Ölü iken kendisini (Hakikat ilmi ile) dirilttiğimiz; insanlar içinde onunla yaşaması için basîret nûru oluşturduğumuz kimse(nin durumu); karanlıklar içinde kalıp ondan kurtulamayan gibi olur mu? Hakikat bilgisini inkâr edenlere, yapmakta oldukları böylece süslendirildi. 

Bu âyetin birinci kısmında Hazreti Hamza’dan, ikinci kısmında da Ebu Cehil’den bahsedilmekte, ve nihayet, inanmayanların kendilerini yaptıkları sapık işlerde haklı görmekte oldukları belirtiliyordu…