TEK’İN SEYRİ

Ahmed Hulûsi

Beyin adını verdiğimiz, hücrelerden ve moleküler bir yapıdan oluşmuş, bilincimizi ortaya çıkaran yapı; esas itibarıyla sonsuz titreşimlerden ibarettir… Holografik bir yapıdır!..

Bakın bu konuda dünyanın en ünlü hocalarından Stanford Üniversitesi Nörofizyoloji kürsüsü eski profesörü olan, Virginia’da Radford Üniversitesi Brain Center -Beyin Merkezi- Başkanlığını yapan Karl Pribram ile fizikçi Einstein’ın öğrencisi olan ve 1992’de vefat eden ünlü fizikçi David Bohm’un en son bilimsel bulgularını inceleyen ve yine aynı yıl sonunda ölen Amerika’lı araştırmacı Michael Talbot, 1992 yılında yayınlanan, Türkiye’de de Ruh ve Madde Yayınları tarafından basılmış olan Holografik Evren (The Holographic Universe) kitabında özetle neler diyor…

 

BEYİN BİR HOLOGRAMDIR

Öncü Keşif

Bir hologram, tek bir lazer ışığının iki ayrı ışına ayrılmasıyla oluşur. İlk ışın, fotoğrafı çekilecek nesneden sektirilir. Sonra ikinci ışın, ilkinin yansıyan ışığıyla çarpıştırılır. Bu durumda ortaya çıkan girişim deseni daha sonra bir film parçasına kaydedilir.

Çıplak gözle bakıldığında film üzerindeki imgenin, fotoğrafı çekilen nesneyle yakından uzaktan hiçbir benzerliği yoktur. Daha çok, bir havuza atılmış bir avuç çakıl taşının oluşturduğu eş merkezli halkalara benzemektedir. Ancak başka bir lazer ışını (ya da bazen parlak bir ışık kaynağı) filmin içinden geçip onu aydınlatacak olursa orijinal nesnenin üç boyutlu bir imgesi yeniden ortaya çıkar. Böylesi imgelerin üç boyutluluğu, genellikle insanı ürkütecek derecede inandırıcıdır. Bir holografik projeksiyonun çevresinde dolaşabilir ve sanki gerçek bir nesneymiş gibi ona değişik açılardan bakabilirsiniz. Bununla birlikte uzanıp ona dokunmak isterseniz eliniz görüntünün içinden geçip gider, ancak o zaman orada gerçekte hiçbir şey olmadığını anlarsınız.

Hologramın tek şaşırtıcı özelliği üç boyutlu oluşu değildir. Üzerine bir elma imgesi kaydedilmiş bir holografik film parçasını ikiye böler ve sonra bu parçaları lazerle aydınlatacak olursak, her iki yarının da elma imgesinin bütününü kapsamakta olduğunu görürüz! Bu yarım filmleri tekrar tekrar bölerek yine aynı işlemi yineleyecek olursak, bütün elma imgesinin en küçücük parçanın üzerinde bile (parçalar ufaldıkça imgeler biraz flulaşmakla birlikte) yer aldığını görerek yeniden şaşırabiliriz. Normal fotoğrafların tersine, holografik bir film parçasının her ufak parçası, bütünü üzerine kaydedilmiş tüm bilgileri kapsamaktadır. (sayfa 36-37)

Görme Duyumuz da Holografiktir

Bir hologramın “her parçada bütünü” barındıran yapısı, görme korteksinin büyük bir bölümü çıkartılmış deneklerin görme testlerini nasıl olup da başarabildiği konusuna kesin bir yanıt getiriyordu. Eğer beyin bir tür içsel hologram aracılığıyla imgeler oluşturabilme yeteneğine sahipse, bu hologramın çok küçük bir parçası bile gözün gördüğü nesnenin bütününü yeniden oluşturma olanağına sahip olabilirdi. Bu durum, dış dünya ile beynin elektriksel faaliyetleri arasında bire bir ilişkinin varlığına işaret eden hiçbir kanıt bulunmayışının nedenini de açıklıyordu. Yine, eğer beyin görsel bilgi oluşturabilmek için holografik ilkelerden hareket ediyorsa, görülen nesneyle beynin elektriksel faaliyetleri arasında, bir holografik film parçası üzerinde girdaplanan anlamsız girişim desenleriyle filme kaydedilmiş bulunan orijinal imge arasında olduğundan daha fazla bire bir ilişki söz konusu değildi.

Anlaşılamayan şey ise, beynin böyle içsel hologramlar yaratabilmek için ne tür bir dalga benzeri fenomenden yararlanmakta olduğuydu. Pribram bu sorun üzerinde düşünmeye başladıktan hemen sonra olası bir yanıt bulduğuna inandı. Beynin sinir hücreleri ya da nöronları arasında yer alan elektriksel iletişimin tek başlarına oluşmadığı biliniyordu. Nöronların ufak ağaç dalları gibi kolları vardı, bu kollardan birinin ucuna elektriksel bir mesaj ulaştığında hemen dışarıya doğru bu elektriksel mesaj, bir dalganın havuzda yayılmasına benzer bir biçimde yayılıyordu. Nöronlar bir arada yoğun bir deste hâlinde bulunduğu için bu genişleyen elektrik dalgaları -bu aynı zamanda dalga benzeri bir fenomendi- sık sık birbirleriyle kesişiyorlardı. Pribram bunu anımsadığı zaman bu dalgaların kesinlikle, kaleydoskopik ve neredeyse sonsuz diye nitelendirilebilecek girişim desenleri yaratmakta olduklarını fark etti. Beyne holografik niteliklerini işte bu desenler veriyor olmalıydı. “Hologram, dalga benzeri bir yapıda olan beyin hücrelerinin desteğiyle zaten hep oradaydı” diye gözlemini belirtiyordu Pribram, “Yalnızca bizler bunu algılayacak anlayıştan yoksunduk.” (sayfa 42-44)

Fantom Uzuvları Algılama Olayı ve “Dışımızdaki Dünya”yı Nasıl Oluşturuyoruz?

Çoğumuz için aşk, açlık, öfke ve bu gibi duyguların birer iç gerçeklik olduğu ve bir orkestranın çıkarttığı ses, Güneş’in sıcaklığı, fırındaki ekmeğin kokusu ve bu gibi diğer duyumların da dışsal gerçeklikler olduğu açıktır. Ancak, beynimizin bu iki gerçeklik arasında bir ayırım yapmamızı nasıl sağladığı o denli açık değildir. Örneğin Pribram, bir kişiye baktığımızda o kişinin imgesinin gerçekte gözümüzdeki retina tabakasının yüzeyinde bulunduğuna işaret ediyor. Bununla birlikte biz o kişiyi retinamızın üzerindeymiş gibi algılamayız. Biz bütün bu imgelerin “dışımızdaki dünya”nın içinde bulunduğunu algılıyoruz. Aynı biçimde, ayak parmağımızı bir yere vurduğumuz zaman acıyı parmağımızda algılıyoruz. Ama acı gerçekte ayağımızda değildir. Acı gerçekte beynimizin bir yerlerinde yer alan nörofizyolojik bir süreçtir. Öyleyse beynimiz, hepsi de içsel olan sayısız nörofizyolojik süreci nasıl oluyor da bize kendi dışsal deneyimimiz gibi yansıtıyor ve bazı deneyimlerin içsel, bazılarının da gri maddemizin sınırları dışında yer almakta olduğunu düşündürterek bizi aldatıyor?

Bir hologramın en başta gelen özelliği, bir nesneyi orada olmadığı hâlde, oradaymış gibi gösteren bir illüzyon yaratmaktır. Daha önce de anlatıldığı gibi, bir holograma baktığınızda onun mekânda bir yer kapladığına inanabilirsiniz, ancak elinizi içinden geçirecek olursanız, gerçekte orada bulunmadığını anlarsınız. Buna karşın, duyumlarınız size ne derse desin, yeryüzündeki hiçbir âlet, hologramın havada salınır gibi durduğu yerde herhangi bir anormal enerji ya da varlığın yer aldığını saptayamaz. Çünkü hologram sanal, orada olmadığı hâlde varmış gibi görünen bir imgedir ve uzayda kapladığı yer, ancak bir aynada gördüğünüz kendi üç boyutlu görüntünüz kadardır. Aynadaki imgenin aynanın arkasındaki gümüşsü yüzeyin üzerinde yer alması gibi, bir hologramın gerçek yeri de her zaman için, kaydedilmiş olduğu film yüzeyine sürülmüş ışığa duyarlı incecik tabakanın üzerindedir.

Beynin, içsel süreçlerimizin beden dışında bulunmakta olduğu sanısını vererek bizi aldatmakta olduğunu kanıtlayan başka bir bulgunun sahibi de Nobel ödüllü fizyolog Georg von Bekesy’dir. 1960’ların sonlarında gerçekleştirdiği bir dizi deneyde Bekesy, gözleri bağlanmış deneklerin dizleri üzerine vibratörler yerleştirmişti. Sonra bu araçların yaydığı titreşimleri çeşitlendirip farklılaştırdı. Bu durumda deneklerinin, titreşim kaynağı noktanın bir dizden diğerine sıçramakta olduğunu duyumsadıklarını gördü. Deneklerin, giderek, titreşim kaynağını iki dizlerinin arasındaki boşlukta bile algıladıkları görüldü. Sözün kısası, Bekesy, insanoğlunun hiçbir duyum alıcısının yer almadığı uzaysal mekânlardan bile duyum algılamakta olduğunu sergiledi.

Pribram, Bekesy’nin çalışmasının holografik görüşle uyumlu olduğuna ve girişim yapan dalga cephelerinin -ya da Bekesy’nin örneğinde olduğu gibi, fiziksel titreşimlerin girişim yapan kaynaklarının- beynin kendi deneyimlerinden bazılarının bedenin fiziksel sınırlarının ötesinde lokalize edebilmesine ek bir örnek oluşturduğuna inanmaktadır. Bu sürecin aynı zamanda, bazı kişilerin fantom uzuvlarının duyumsamaları -bir organı kesilmiş olan bazı kişilerin yitirdikleri bir kolu ya da bacağı sanki yerindeymiş gibi algılamaları- olayını da açıklayabileceğini ileri sürüyor. Bu gibi bireyler, söz konusu fantom uzuvlarında insanı ürkütecek gerçeklikte kramplar, ağrılar ve kaşıntılar duyumsamaktadırlar; ama belki de onların deneyimlediği, beyinlerinin girişim desenlerinde hâlâ kayıtlı bulunan o organlarının holografik anısıdır. (sayfa 49-51)

Pribram, Bohm’la Karşılaşıyor

Pribram’a gelince o, 1970’lere dek kuramını doğrulayan yeterince kanıt birikiminin sağlandığı düşüncesindedir. Buna ek olarak düşüncelerini laboratuvara getirmiş ve motor korteksindeki tekil sinirlerin özel olarak belirli bir dalga genişliğindeki frekanslara karşı duyarlı olduğunu görmüştür ve bu da vardığı sonuçları destekleyen başka bir kanıttır. Onu rahatsız etmeye başlayan soru ise şuydu: Eğer beyinlerimizdeki gerçeklik görüntüsü aslında bir görüntü değil de, bir hologramsa, bu neyin hologramıydı? Bu sorunun yarattığı açmaz, bir masa başında oturan bir grup insanın polaroid bir fotoğrafını çektikten sonra fotoğraf kartının üzerinde bir grup insan yerine leke hâlindeki girişim desenleriyle karşılaşmaya benzer. Her iki durumda da kişi şu soruyu sormakta haklıdır: “Hakiki gerçeklik nedir? Gözlemci tarafından gözlenen ve görünüşe göre olan nesnel dünya mı, yoksa kamera/beyin tarafından kayıtlanan girişim desenlerinden oluşan bu leke mi?”

Pribram, holografik beyin modelinden çıkartılacak mantıksal önermenin, nesnel gerçekliğin -kahve fincanları, dağ manzaraları, karaağaçlar ve masa lambaları dünyasının- belki de gerçekte var olmadığı ya da bizim inandığımız anlamda var olmadığı sonucunu doğuracağını algıladı. Mistiklerin yüzyıllar boyu söyleyip durdukları şey doğru olabilir miydi? Gerçeklik bir maya, bir hayal miydi? Oralarda var olan şey gerçekte, tınlayan, engin bir dalga boyları senfonisi, ancak bizim duyumlarımıza ulaştıktan sonra bildiğimiz dünyaya dönüşen bir “frekanslar ülkesi” miydi?

Aradığı çözümün kendi alanı dışındaki bölgelerde olabileceği düşüncesiyle fizikçi oğluna gidip onun görüşünü almak istedi. Oğlu kendisine David Bohm adındaki bir fizikçinin çalışmalarına bakmasını öğütledi. Pribram, yalnızca sorusunun yanıtını bulmakla kalmadı, aynı zamanda Bohm’un görüşüne göre tüm evrenin bir hologram olduğunu keşfetti. (sayfa 58-59)

EVREN BİR HOLOGRAMDIR

Bohm’u, evrenin bir hologram yapısına sahip olduğu kanısına yönelten patika, sözcüğün tam anlamıyla maddenin kıyısında -atomaltı parçacıklar dünyasında- başladı. 1930’da, Pennsylvania Devlet Kolejine başladığında kendisine meydan okuyan en yüksek zirveyi buldu, çünkü burada kuantum fiziğiyle ilk kez karşılaşmış ve büyülenmişti.

Kuantum fizikçilerinin şaşırtıcı buluşlarından biri şuydu: Bir maddeyi en küçük parçalarına varıncaya dek parçalayacak olursanız, sonunda öyle bir nokta geliyordu ki, bu parçacıklar -elektronlar, protonlar vb.- artık o nesnenin ayırt edici özelliğini taşımaz oluyordu. Örneğin, çoğumuz için bir elektron, ufak bir küre ya da fırıl fırıl dönen bir havalı tüfek saçmasıdır, ama bilinen gerçekliğin sınırlarını hiçbir şey aşamaz. Ancak, bir elektron bazen yoğun, ufak bir parçacıkmış gibi davranırsa da, fizikçiler onun aslında sözcüğün tam anlamıyla hiçbir boyuta sahip olmadığını görmüşlerdir. Bu, bizim için hayal edilemeyecek bir şeydir, çünkü, bizim varlık düzeyimizdeki her şeyin boyutları vardır. Ancak yine de bir elektronun genişliğini ölçmeye kalkışırsanız, bunun olanaksız bir iş olduğunu görürsünüz. Basitçe söyleyecek olursak, bir elektron, bizim anladığımız anlamda bir nesne değildir.

Fizikçilerin başka bir buluşu da, elektronların bazen bir parçacık, bazen de bir dalga olarak belirmekte oluşudur. Bir elektronu kapalı bir televizyonun ekranına çarptıracak olursanız, ekran camını kaplayan fosforsu kimyasal maddenin üzerinde ufak bir ışık noktası belirecektir. Elektronun ekran üzerinde bıraktığı o tek nokta, onun doğasındaki parçacık benzeri yönü ortaya koymaktadır.

Ancak elektronun olabileceği tek biçim bu değildir. O aynı zamanda, lekemsi bir enerji bulutu içinde eriyerek uzaya yayılmış bir dalga gibi davranabilir. Elektron bir dalga biçiminde ortaya çıktığında hiçbir parçacığın yapamayacağı şeyleri yapabilir. Onu üzerinde iki yarık bulunan bir engele fırlatacak olursanız, her iki yarığın da içinden aynı anda geçtiğini görürsünüz. Hatta, dalga benzeri elektronlar birbirleriyle çarpıştıklarında girişim desenleri oluştururlar. Sözün kısası elektron, folklorik inançlardan fırlamış bir “şekil değiştiren” gibi bazen parçacıktır, bazen de bir dalga.

Günümüzde fizikçiler atomaltı fenomenin yalnızca dalga ya da yalnızca parçacık olarak sınıflandırılamayacağına inanmaktadırlar, ancak bu şeyler tek bir kategoride toplanmak istenirse, her nasıl oluyorsa, hem parçacık hem de dalga olduklarını söylemek gerekir. Bu şeylere topluca, kuanta adı verilmektedir ve fizikçiler bunların tüm evreni oluşturan temel madde olduğuna karar vermiştir.

Bütün bu anlatılanların en şaşırtıcı yönü ise, kuanta’nın, yalnızca kendilerine baktığımız zaman parçacık olarak görünmekte olduğu konusunda inandırıcı kanıtlar bulunmasıdır. (sayfa 60-63)

Canlı Bir Elektron Denizi

Bohm, Berkeley Radyasyon Laboratuvarında plazma üzerine bir çalışma yapıyordu. Bu çalışması ileride kendi konusundaki kilometre taşlarından biri olarak kabul edilecekti. Bu plazma, yüksek yoğunlukta elektronlar taşıyan bir gazdır. Bohm, elektronların bir plazma içine girer girmez bağımsız davranış biçimlerini bırakarak daha geniş bir bütünün, karşılıklı bağlantı içinde bulunan parçalarıymış gibi davrandıklarını şaşkınlıkla gözlemledi. Gelişigüzel bireysel eylemler içindeymiş gibi görünmelerine karşın, sayısız elektron bir arada şaşılacak kadar iyi örgütlenmiş etkiler üretebiliyordu. Plazma, sanki amip türü bir yaratıkmış gibi, sürekli olarak kendisini yeniliyor ve tüm kirlilikleri-biyolojik bir organizmanın yabancı bir varlığı bir kist içinde toplanmasına benzer biçimde bir duvar içine alıyordu. Bu organik nitelikler Bohm’u o denli şaşırtmıştı ki, sonradan sık sık, bu elektron denizinin “canlı” olduğu izlenimine kapıldığını söyledi.

Bohm, 1947’de Princeton Üniversitesinde, yardımcı profesör olarak çalışması için yapılan öneriyi kabul etti ve orada, metallerdeki elektronların incelenmesi konusunda Berkeley’de yaptığı araştırmayı genişletti. Elektronların rastlantısalmış gibi görünen bireysel eylemlere son derece örgütlü etkiler üretebildiklerini bir kez daha gördü. Berkeley’de incelediği plazma gibi, bunlar da artık birbirinin ne yapacağını bilen iki parçacığa ilişkin durumlar değildi, ama, tüm bu parçacık okyanusu içindeki parçacıklardan her biri sanki sayısız trilyonlarca diğer parçacığın ne yaptığını biliyormuş gibi davranıyordu. Bohm, elektronların bu tür kolektif davranış biçimlerine plazmonlar adını verdi ve bu buluş onun dünya çapında bir fizikçi olarak tanınmasının sağladı. (sayfa 68-69)

Yeni Tür Bir Alan

Einstein’la yaptığı konuşmalardan sonra Bohm, elektron türünden parçacıkların, bir gözlemci olmadığı zaman da var olduklarını varsayarak işe başladı. Ayrıca, Bohr’un dokunulmaz duvarının altında daha derin bir gerçeklik, bilim tarafından keşfedilmeyi bekleyen bir kuantum-altı düzeyi bulunduğunu da varsaydı. Bu önermelere dayanarak ve sadece, bu kuantum-altı düzeyde yeni bir alan bulunduğunu varsaymak suretiyle, kuantum fiziğinin bulgularını en az Bohr kadar açıklayabildiğini fark etti. Bohm bu öngörülen yeni alana kuantum potansiyel alanı adını verdi ve bu alanın da tıpkı yerçekimi gibi uzayın tümüne egemen olduğunu tasarladı. Ancak yerçekimli alanların, manyetik alanların ve diğerlerinin tersine, bu alanın etkisi karmaşık ve hemen hemen fark edilmez düzeydeydi. Ama her yerde aynı güce sahipti. Bohm kuantum kuramı üzerine yaptığı kendi alternatif yorumunu 1952’de yayımladı. (sayfa 70-71)

Nerede Olduğunuzu Bilmek İstiyorsanız, Mekânsızlara Sorun

Bohm, kuantum fiziğine getirdiği alternatif yaklaşımını geliştirmeyi sürdürdü. Kuantum potansiyelinin anlamını dikkatle inceledikçe, bu alanın, klasik görüşlerden daha köktenci bir biçimde ayrılmakta olduğunu ima eden başka özellikleri olduğunu da fark etti. Bunlardan biri de bütünselliğin önemiydi. Klasik bilim, tüm bir sistemin durumunu, yalnızca parçaları arasındaki ilişkilerin sonucu olarak görüyordu. Oysa, kuantum potansiyeli bu görünüşü tersine döndürüyor ve parçaların davranışlarının gerçekte bütün tarafından örgütlenmekte olduğuna işaret ediyordu. Ve bu durumda, Bohr’un, atomaltı parçacıkların bağımsız “şeyler” olamayıp, bölünmez bir sistemin parçaları olduğu yolundaki görüşünü yalnızca bir adım ileriye götürmekle kalmıyor, giderek en önemli gerçekliğin bütünsellik olduğunu da öne sürüyordu.

Bu görüş aynı zamanda, plazma içindeki (ve süper iletkenlik gibi diğer özel durumlardaki) elektronların nasıl olup da, parçalarının birbirleriyle bağlantılı olduğu bir bütün gibi davranmakta olduklarını da açıklıyordu. Bohm’un dediği gibi, böyle “elektronların ortalığa saçılmamaları, kuantum potansiyeli yoluyla tüm sistemin, örgütlenmiş bir kalabalıktan çok bale dansçılarınınkine benzer içgüdümsel bir hareket içinde oluşları yüzündendi.” Yine, “elektron eylemlerinin böylesi bir kuantum bütünselliği içinde olması bir makinenin, parçalarının bir araya getirilmesi suretiyle sağlanan birliğinden çok, canlı bir varlığın parçaları arasındaki örgütlü birliğe çok daha yakındır” diye yazıyordu Bohm.

Kuantum potansiyelinin daha da şaşırtıcı başka bir özelliği, bir yer kaplama kavramı konusunda düşündürdükleridir. Günlük yaşam düzeyimizde nesnelerin belirgin yerleri vardır, ancak Bohm’un kuantum fiziğine getirdiği yoruma göre, kuantum-altı düzeyde, kuantum potansiyelinin geçerli olduğu düzeyde, bir yer kaplama olgusu ortadan kalkmaktadır. Uzaydaki herhangi bir nokta, diğer noktaların tümüyle eşitlenmektedir, bu yüzden de herhangi bir şeyin diğer herhangi bir şeyden ayrı olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur. Fizikçiler bu özelliğe “mekânsızlık” adını veriyorlar.

Kuantum potansiyeli uzayın her yanını kapsar ve tüm parçacıklar birbirleriyle mekânsızlık içinde karşılıklı bağlantı içindedir. Üstüne üstlük Bohm’un geliştirmekte olduğu gerçeklik imgesi, uzay boşluğunda hareket eden birbirlerinden ayrı atomaltı parçacıklarından oluşmuyordu, tam tersine, her şey bölünmez bir ağın parçalarıydı ve içinde hareket eden madde kadar gerçek ve zengin süreçlerle dolu bir uzay tarafından içerilmekteydi. (sayfa 72-74)

Holograma Giriş

Bohm maddenin içine daha çok daldıkça, düzen kavramının içinde de farklı dereceler bulunduğunu fark etti. Bazı şeyler diğerlerinden daha düzenliydi, bu da belki, evrendeki düzen hiyerarşisinin bir sonu olmaması yüzündendi. Bohm, buradan, bizim düzensiz olarak algıladığımız şeylerin belki hiç de düzensiz olmayabileceği düşüncesine vardı. Belki onlarınki öylesine “sonsuz yükseklikte” bir düzendi ki, bize rastgele gibi görünüyordu. (sayfa 77)

Bohm bu konu üzerine düşündükçe, gerçekte evrenin işleyişini holografik ilkelerle gerçekleştirmekte olduğu konusunda giderek daha çok ikna oluyordu, aslında evrenin kendisi de akışkan, dev bir hologramdı ve bunun farkına varmak onun tüm dağınık sezgilerinin geniş kapsamlı ve uyumlu bir bütün hâlinde belirginleştirmesine olanak verdi. Evrenin holografik görüntüsü konusundaki görüşlerini ilk olarak 1970 başlarında yayımladı ve 1980’de daha da olgunlaştırıp damıttığı düşüncelerini Wholeness and the Implicate Order (Bütünsellik ve Saklı Düzen) adını verdiği kitabında ortaya koydu. (sayfa 80)

Açığa Çıkmamış Düzenler ve Açığa Çıkmış Gerçeklikler

Bohm’un en şaşırtıcı önermelerinden biri de günlük yaşamımızın elle tutulabilir gerçekliğinin aslında, tıpkı holografik bir imge gibi, bir tür illüzyon, bir hayal olduğudur. Bu gerçekliğin altında, daha derin bir varoluş düzeni, fiziksel dünyamızın tüm nesne ve görünümlerini, tıpkı bir holografik film parçasının bir hologram yaratmasına benzer biçimde yaratan engin ve daha temel bir gerçeklik düzeyi yatmaktadır.Bohm bu daha derin gerçeklik düzeyine saklı (implicate) -ki bu “açığa çıkmamış” (enfolded) anlamına gelmektedir- düzen adını veriyor. Bizim varlık düzeyimize de belirgin (explicate) ya da açığa çıkmış (unfolded) düzen diyor.

O bu terimleri, evrende oluşmuş tüm biçimlerin bu iki düzen arasındaki sayısız gizlenmelerin ve ortaya çıkmaların sonuçları olduğunu düşündüğü için kullanıyordu. Örneğin, Bohm bir elektronun tek bir birim olmayıp uzayın tümü içinde gizlenmiş bir toplam ya da topluluk olduğuna inanıyordu. Bir âlet tek bir elektronun varlığını saptadığında, bu basit bir deyişle, elektron topluluğunun bir yönünün ortaya çıkmış olması yüzündendi; tıpkı bir mürekkep damlasının gliserin içinde o belirli yerde ortaya çıkması gibi. Bir elektronun hareket eder gibi görünmesi, sürüp giden bu ortaya çıkış ve gizleniş dizinleri yüzündendi.

Başka bir deyişle, elektronlar ve diğer parçacıklar, bir pınardan fışkıran su kaynağının aldığı biçimlerden daha bağımsız ve sürekli değildi. Onlar saklı düzenden gelen sürekli bir akışla desteklenmekteydi. Ve bir parçacık ortadan kalktığında yok olmuş olmuyordu. Yalnızca içinden fışkırmış olduğu daha derinlerdeki bir düzene geri dönüp saklanıyordu. Bir holografik film parçası ve oluşturduğu imge de saklı ve belirgin düzenlerin birer örneğiydi. Film bir saklı düzendi, çünkü üzerindeki parazit desenlerin içine kodlanmış bulunan imge, filmin tümü içine gizlenmiş bir bütünlüktü. Filmden yansıtılan hologram ise belirgin bir düzendi, çünkü imgenin ortaya çıkmış ve algılanabilir bir yorumunu simgelemekteydi.

İki düzen arasındaki bu sürekli ve akıcı alışveriş, pozitronyum atomu örneğindeki gibi parçacıkların, bir tür parçacıktan diğer bir parçacığa dönüşerek nasıl biçim değiştirmekte olduklarını açıklamaktadır. Bir parçacığı, diyelim bir elektronu, saklı düzene geri dönüp gizlenirken, bir başkasını -bir foton- ortaya çıkıp onun yerini alırken gözlemek mümkündür. Bu aynı zamanda, bir kuantumun nasıl bazen bir parçacık, bazen de bir dalga biçiminde ortaya çıktığını da açıklamaktadır. Bohm’a göre, her iki görünüm de her zaman, bir kuantum topluluğu içine gizlenmiş durumdadır, ancak hangi görünümün ortaya çıkıp, hangisinin gizlenmiş durumda kalacağını gözlemcinin kuantum topluluğuyla olan karşılıklı etkileşim biçimi belirlemektedir. Böylece, bir gözlemcinin bir kuantum biçimini kararlaştırmaktaki rolü, bir kuyumcunun değerli bir taşı değerlendirmesi, hangi yüzünün açıkta kalacağı, hangisinin gizleneceği konusunda karar vermesi kadar gizemlidir. Hologram terimi genellikle, evrenimizi her an yeniden yaratan sayısız gizleniş ve ortaya çıkışların sonsuza dek dinamik ve hareketli olan doğasına uymayan durağan bir imgeyi çağrıştırdığı için, Bohm, evreni, bir hologram değil de bir “holoeylem” olarak tanımlamayı yeğler. (sayfa 80-82)

Pribram ve Bohm Birlikte

Bir arada düşünüldüğünde Bohm ve Pribram’ın kuramları, yeni ve son derece anlamlı bir dünya tasarımı yaratmaktadır: Beyinlerimiz, temelde başka boyutlardan, uzay ve zamanın ötesindeki daha derin bir varoluş düzeninden yansıyan frekansları yorumlamak suretiyle nesnel gerçekliği matematiksel olarak oluşturmaktadır: Beyin, holografik bir evrenin içerdiği bir hologramdır.

Pribram açısından, bu sentez onun nesnel dünyanın, en azından bizim düşünmeye alışık olduğumuz biçimde var olmadığını kavraması sonucunu doğurmuştur. “Bizim ötemizde” yalnızca engin dalgalar ve frekanslar okyanusu vardır ve gerçekliğin bize böyle somut görünmesinin nedeni yalnızca, beyinlerimizin bu holografik karmaşayı alıp onu taşlara, sopalara ve dünyamızı oluşturan diğer tanıdık objelere dönüştürme yeteneğine sahip olmasıdır. Peki (kendisi de maddenin frekanslarından oluşan) beyin, frekanslar karmaşası türünden böylesi dayanıksız bir şeyi alarak ona dokunduğumuzda bize nasıl somut bir şey gibi duyumsatabiliyor? “Beynimizin, ötemizdeki dünya imgesini nasıl yaratmakta olduğunun temeli, Bekesy’nin vibratörleriyle uyardığı matematiksel süreç gibidir” diyor Pribram. Başka bir deyişle, bir porselenin pürüzsüz yüzeyi ve ayaklarımızın altındaki plaj kumu, gerçekte yalnızca fantom organ sendromunun süslü çeşitlemesidir.

Pribram’a göre bu önerme, orada porselen fincanlar ve plaj kumlarının bulunmadığı anlamına gelmez. Bunun anlamı, basitçe söylenecek olursa, bir porselen fincan gerçekliğinin çok farklı iki görünüme sahip olmasıdır. Bu gerçeklik beynimizin merceğinden filtre edilerek geçtiğinde, bir fincan olarak ortaya çıkar. Ama merceklerimizi ortadan kaldırabilseydik onu bir girişim deseni olarak algılayacaktık. Hangisi gerçek, hangisi hayal? “Benim için her ikisi de gerçek…” diyor Pribram, “ya da eğer isterseniz, hiçbiri gerçek değil.”

Bu olup bitenler yalnızca porselen fincanlarla ilgili değil. Bizim kendi gerçekliğimizin de çok farklı iki görünümü var. Biz de kendimizi ya uzayın içinde hareket eden fiziksel bedenler ya da kozmik hologramın içerdiği girişim desenleri olarak görebiliriz. Bohm bu ikinci görüş açısının daha doğru olduğuna inanıyor, çünkü ona göre, kendimizi holografik bir evrene bakan holografik bir akıl/beyin olarak görmek de yine bir soyutlama, temelde ayrılmasına olanak olmayan bir şeyi ikiye ayırma çabasıdır. (sayfa 91-92)