TECELLİYAT

Ahmed Hulûsi

Muhterem kişi…

Bütün bunları öğrendikten sonra, nefsini tezkiye etmeye çalış… İşe buradan başla:

“GERÇEKTEN ONU (bilincini) ARINDIRAN KURTULMUŞTUR. (91.Şems: 9)

Bak, eğer bu işe girişebilecek meyli hissedebiliyorsan gönlünde –ki niyetin gerçek mânâsı, gönlün bir işe olan meylidir-; bil ki; yaratılışından takdir gereği bu yol sana kolaylaştırılmıştır. Artık sakın, değerli zamanını yarın pişman olacağın işe harcama!..

“RABBİNİN İSMİNİ ZİKRET (hatırla) VE HER ŞEYDEN KESİLİP SIRF O’NA YÖNEL! (73.Müzemmil: 8)

Çünkü;

“… ALLÂH DİLEDİĞİNİ KENDİNE SEÇER; KENDİNE YÖNELENLERİ DE HAKİKATE ERDİRİR!” (42.Şûrâ: 13)

Bu hâl üzere, çok çalış!.. Çalış ki aslına yönelişinde güçlü olup, tekâmülünde hız kazanasın. Zira sen, gerçek yol üzeresin. Çünkü yönelişin sonunda, sana hidâyet verildi. Sana yardım elleri içinden ve dışından uzanır; okumadın mı Kitabı;

“BİZ’E (ermek için nefsine karşı) SAVAŞ VERENLERE GELİNCE, ELBETTE ONLARI YOLLARIMIZA ULAŞTIRACAĞIZ…” (29.Ankebût: 69)

Böylece, yönelişin sonunda hidâyet verilmiş, yani anlayış kapıların açılmış, gerçek yolu bulmuş olursun.

“ALLÂH KİME HİDÂYET EDER İSE, ODUR HAKİKATE EREN!..” (7.A’raf: 178)

Bunları idrak ettikten sonra, “gizli şirkin” kabacalarından kaçınmak gerek!..

Sakın, süt içtim de midem ağrıdı, diyen mübareğin hâline düşme…

Sebebi, müsebbib görüp, ondan bilme!.. Sonra böyle düşünür de, “sebebi” tanrı edinmiş oluverirsin farkında olmadan!..

“ALLÂH YANI SIRA TANRIYA (dışsal güce) YÖNELME!.. (28.Kasas: 88)

Bil ki, Allâh “şirk koşanları” sevmez ve tövbe etmedikçe affetmez. Bu konudaki geniş bilgiyi “HZ. MUHAMMED’İN AÇIKLADIĞI ALLÂH” isimli kitabımızda anlattık.

“…KESİNLİKLE ŞİRK ÇOK BÜYÜK BİR ZULÜMDÜR!” (31.Lukmân: 13)

İşte bundan sonra nihayet öyle bir mertebeye erersin ki, ne nefsin kalmıştır ortada düşünebileceğin, ne de ehl-i iyalin. Sadece Yaradan kalır!.. Ve O’nun dilediği!.. 

Bu mertebeye erdiğinde öyle bir hâl alırsın ki, bütün mevcudat yok olur, sadece Allâh kalır gözünde… Gerçeği müşahedeye başlarsın!.. Allâh kalmıştır, basîretinde yalnızca!..

Ne bir kimseyi suçlu bulabilirsin, ne de bir kimseyi kusurlu… Zira “yok”tan gelen her şey “yok” olup gitmiştir!.. Bu yüzden ne dünya ile ne de ukbâ ile alâkan kalır…

Görür gözün, işitir kulağın, tutar elin, yürür ayağın, söyleyen dilin hep “O” olur. Çünkü sen, kendi “varsaydığın” benliğinden sıyrılmış, O’nda erimişsindir!.. Çoktan razı olmuşsundur.

Burada dikkat et!.. Bu razı oluş, cebren boyun eğiş mânâsında değildir. Yani, burada sabıra yer yoktur!.. Çünkü sabır; insanın hoşlanmadığı bir hâl veya durumun zuhurunda, mecburen ona boyun eğerek, kabullenmesi, demektir. Sabır daha evvelki derecelerde vardı… Hâlbuki, artık burada hoşlanılmayan bir hâdise bahis mevzu olamaz!.. Mâdemki Rab dilemiş ve o olayı yaratmıştır, hepsi hoştur, hepsi güzeldir.

Zaten bir eser, sahibine diyebilir mi ki, niye beni böyle yaptın… İşte bundan dolayıdır, artık sabırla bile alâkan kalmamıştır!..

Bu mertebeye erince, artık kimseyi kınamazsın!.. Kimseye, şunu niye böyle yaptın veya böyle yapsaydın ya, demezsin!.. Tıpkı, Efendimiz gibi…

Efendimiz, on sene kendisine hizmet eden Hz. Enes’e; bir defa olsun, “of”; veya “Bunu niçin böyle yaptın”; veya “Şunu şöyle yapsaydın ya” dememiştir.

Çünkü O, kaderin ne olduğunu bilirdi!.. Ve sen de, burada biraz “kader” sırrına vâkıf olmaya başlarsın.

Gel, bu konakta biraz duraklayalım ve istersen şöyle bir an için etrafımıza bir nazar atalım…

Aynı toprakta yetişen iki ayrı tohumu düşün. Biri buğday, diğeri arpa. Bunları aynı zamanda, aynı yere ek… Sonra ikisinin de suyunu ver, bakımlarını yap aynı zamanlarda. Bir gün görürsün ki, başakların birisi buğday vermiş, diğeri arpa!..

Niye?.. Toprak aynı, su aynı, gübre aynı! Aynı topraktan yetişen iki tohumdan biri buğday, diğeri arpa. Aynı toprakta yetişen biberin biri tatlı, diğeri acı. Hâlbuki şartlar ve ortam hep aynı… İşte burada ortaya program çıkar! Onun fıtratı buğday olmak üzere idi, ötekinin arpa… Birinin tatlı olmak üzere idi, diğerinin acı…

Peki, gene bir soru çıktı ortaya: “Fıtrat” nedir?.. Oldukça önemli bir soru!..

“Fıtrat”; zuhura gelecek tecellilerin programlanışı ve yaratılışıdır. Bu tohum yaratılışından itibaren, kendine en uygun tecelliler ile beslenir, büyür yeşerir, tâ ki yaratılışındaki gayeye uygun hizmeti ede… O tecellilerin zuhuru ne zaman ki onda sona erer; bu an, tekâmülünün de zirvesidir, artık onun rızkı da sona ermiş olur ve tekrar aslına rücu eder.

“…HERKES YARATILIŞ PROGRAMI (fıtratı-şâkılesi) DOĞRULTUSUNDA FİİLLER ORTAYA KOYAR!” (17.İsra’: 84)

Ve burada son olarak bir cümleyi daha söyleyebiliriz ki; ondan sonrası ne dile gelir ne de kaleme…

“MUHAKKAK Kİ BİZ HER ŞEYİ KADERİYLE (yazılı – programlanmış) YARATTIK! (54.Kamer: 49)

Bu durakta öğreneceğin sırlardan birisi de, fıtratın mı kader icabı olduğu, yoksa fıtratın mı kaderi meydana getirdiği mevzudur. Buna başka bir ifade ile, ilim mi malûmu, yoksa malûm mu ilmi meydana getirmiştir diyebiliriz… Burada;

“ANDOLSUN BUNDAN GAFLET İÇİNDE (kozanda yaşıyor) İDİN… SENDEN PERDENİ KALDIRDIK! BUGÜN ARTIK GÖRME KUVVEN PEK KESKİNDİR!” … (50.Kaf: 22)

Âyeti tecelli etmiş; gerçeği müşahede etmiş olursun. Bundan sonra:

“…NEREDE OLURSANIZ O SİZİNLE (hakikatinizin Esmâ ül Hüsnâ’sıyla var olması sonucu) BERABERDİR!..” (57.Hadiyd: 4)

Âyetinin dahi mânâsına vâkıf olursun! Aman sakın! Gene de edebe riayet et! Çünkü daha idrak edemediğin nice gerçek var ki, gene de sen, ilminle o gerçeğe göre yetersizsin. O takdirde, bunu tefekkür et ve Yaradanına aczini beyan et!.. Efendimiz bile günde en az yetmiş defa istiğfar dilerdi. Henüz Zât’ın künhünü idrak edemediğini bildiği için… Ve bu biliş elbette ki muhaldir.

Bu durumda dersin:

“RABBİM İLMİMİ ARTTIR…” (20.Tâhâ: 114)

Ki, mümkün olduğu kadar, “gizli şirkten” kaçınayım… Yanlış zanlardan kaçınayım… Çünkü bilirsin ki, ne olursa olsun O’nu ihâta edemezsin!..

“EBSAR (görme – değerlendirme organları) O’NU İDRAK EDEMEZ…” (6.En’am: 103)

Yani, yaratılmış olan, Yaradanı ihâta edemez!.. Herhangi bir eserin, sahibini ihâta etmesine imkân var mıdır?

Zâhir, bâtındır; bâtın, zâhir!.. İkisi arasında fark varsanış, gözün kapasitesinden oluşur!.. Aynı Tek şeyin, gözün görebildiği kısmına “zâhir” derler, göremediğine ise “bâtın”… Oysa ikisi aynı “TEK”tir!..

Muhterem kişi…

Zâhir ve Bâtın denir… Tekrar ediyorum… Bil ki, bu iki isimle işaret edilen şey birbirinden ayrı değildir; ikisi, aynı tek şeydir!.. Fark, gözden dolayıdır!.. Hepsinde, her an, tecelliler zuhur etmektedir. Sakın, bu ikisini birbirinden ayrı sanma!..

Bütün tecellilerin hükmü fenâya erip; şuur aslına rücu ettiği vakit, sadece “ALLÂH” kalmıştır!.. Ki bu da her an geçerlidir!.. Mevcudatın vücudu (varlığı) sahibine aittir… Bütün görülenlerin varsanılan vücudları, gözden doğan hayallerdir!

“Mülk kimindir?” diye sual ettiğinde, yine sual eden cevaplandırır… “BİR ve tecellileri fenâya erdirici olanın!..

İşte bütün bunlar; “Ölmeden evvel ölünüz”, buyruğunun sonucunda erilen müşahededendir…